Millî Edebiyat Dönemi Dilde ve Edebiyatta Türkçülük

Millî Edebiyat Dönemi Dilde ve Edebiyatta Türkçülük

Türklük konusundaki dağınık araştırma ve çalışmalar, 1890’larda bir bütünlüğe doğru gider. 1876’da Sırpların ayaklanmasıyla başlayan Balkanlardaki bağımsızlık hareketleri, panslavizm düşüncesinin güçlenmesi çözülmeyi hızlandırmış, 1880 Berlin Antlaşması ve bu antlaşmayı izleyen yıllarda imparatorluk sürekli gerilemiştir. 1894’te ilk Ermeni olayları patlar. 1895’te Avrupa devletlerince desteklenen Ermeniler İstanbul’da Babıâli’ye yürürler. Bunu 1896’da Girit ayaklanması ve Osmanlı Yunan savaşı izler (1897).

Mehmet Emin Yurdakul’un ilk şiiri Cenge Giderken’de “Ben bir Türk’üm dinim cinsim uludur” haykırışıyla bu yıl yayımlanır. Yurdakul’u Türkçe şiirler yazmaya özendiren, İslamcılıkla Türkçülüğü birleştiren Cemaleddin Efganî’dir.  Şemsettin Sami, Veled Çelebi, Necip Asım gibi adlar da dil ve tarih alanlarındaki çalışmalarıyla Türkçülüğü edebiyat alanına aktarırlar. Böylece İslamcılık ve Batıcılığın yanı sıra Türkçülük de edebiyatta yandaşlarını bularak değişik bir sanat anlayışının gelişmesine yol açar.

Aslında milli bir edebiyat, milli bir dil konusundaki arayışlar, Türkçülük hareketinden önce başlamıştı. Eski edebiyatı öz ve biçim açısından eleştiren Namık Kemal’e göre Divan edebiyatı yapmacık bir edebiyattı, gerçekle ilgisi yoktu. Oysa edebiyatın ana görevi, düşüncenin gelişmesine ve toplumun eğitimine hizmet etmekti. Bunun için de yeni bir anlatım yolu, yeni bir dil gerekmekteydi. Yine Namık Kemal millet ve milliyet kavramlarına bağlı olarak çeşitli yazılarında âsâr-ı milliye (milli eserler), milli eş’arımız (milli şiirlerimiz) gibi tamlamalar kullanarak edebiyatın milliyeti koruyucu etkisinden söz etmekteydi.

Ziya Paşa ise Şiir ve İnşâ (1868) adlı yazısında Divan edebiyatının taklide dayandığını ve yabancı kökenli olduğunu öne sürerek “bizim tabii olan şiir ve nesri”mizin halk arasında yaşadığını, dolayısıyla halk edebiyatına dönülmesi gerektiğini söyler.

Ali Suavi de Londra’da çıkardığı Muhbir gazetesinde (1867) Türk dilinin “vatanımızın lisan-ı millisi” olduğunu özellikle belirtir.

Ama hepsinin milli dil, milli edebiyat derken üstünde durdukları Osmanlıca ya da Osmanlılık’tır. Amaçlan Osmanlıcanın yalınlaştırılması, özellikle düzyazıda herkesin anlayabileceği bir dilin geliştirilmesidir.

İlk kez Şemsettin Sami, konuştuğumuz dili, Osmanlı lisanı deyimiyle nitelemenin doğru olmadığım öne sürecektir:

“Söylediğimiz lisan ne lisanıdır ve nereden çıkmıştır? Osmanlı lisanı tabirini pek doğru görmüyoruz; çünkü bu unvan Osmanlı sultanlarının birincisi (olan) meşhur fatihin (Osman Bey) yüce adlarına nisbetle adı geçenin kurmuş oldukları bir devletin unvanıdır; halbuki lisan ve cinsiyyet adı geçenin ortaya çıkışından ve bu devletin kuruluşundan eskidir. Asıl bu lisanla konuşan kavmin ismi Türk ve söyledikleri lisanın ismi dahi Türk lisanıdır.” (Lisan-ı Türkî “Osmanî”

Hafta dergisi, 10 Zilhicce 1289/1880) Bu konuda çalışmalarını sürdüren ve incelemeleri, sözlük çalışmalarıyla Türk edebiyatı tarihinde seçkin bir yer edinen Şemsettin Sami, dil ve edebiyat ilişkisi üzerinde durduğu bir başka yazısında ise tutulması gereken yolu gösterir:

“Lisanımız pek güzeldir. Dünyanın en güzel lisanıdır desek mübalağa etmiş olmayız. Güzelliği nisbetinde de kolaydır. Bu ise nail olduğumuz çok büyük bir nimettir. Edebiyatımız ise lisanımızla mütenasip değildir. Edebiyatımız pek geridir ve yanlış bir yola sapmıştır. Bu sebepten lisanımızın güzelliği sade konuşmada kalıp kolaylığından da istifade edemiyoruz. Edebiyatımız ıslaha muhtaçtır, ilerlemeye muhtaçtır ve daha doğrusu söylediğimiz lisanın esas alınmasıyla ona göre değiştirilmeye ve yenilenmeye muhtaçtır. Buna her hamiyyet ve gayret sahibinin çalışması gerekir. Bunun aksine eski usulün devam ve bekasına çalışanlar ise insafsızlık etmiş olurlar.” (Lisan ve Edebiyatımız, Sabah gazetesi, 27 Temmuz 1314/1898)

Bu açıdan bakıldığında Servet-i Fünun dergisi çevresinde toplanan Tevfik Fikret ve arkadaşlarının başlattığı edebiyat hareketi (Edebiyat-ı Cedide), bir gerileme olarak nitelenebilir. Çünkü bu dönemde dildeki yalınlaşma eğilimleri yerini daha kapalı, daha soyut, daha anlaşılmaz bir söyleyişe bırakır. Özellikle düzyazıda Fransızca sözcükler girer Türkçeye. Ayrıca Fransız dilinin yapısından, deyiş özelliklerinden etkilenerek Arapça ve Farsçanın kurallarıyla yeni sözcükler, kavramlar türetilir. Böylece yapma bir dil oluşturulur.

İşte Mehmet Emin Yurdakul’un daha önce sözü edilen Cenge Giderken başlıklı şiiri, bu anlayışın egemen olduğu bir dönemde yayımlandığı için büyük bir yankı uyandırmıştır:

Ben bir Türküm: dinim cinsim uludur.
Sinem, özüm ateş ile doludur.
İnsan olan vatanının kuludur.
Türk evlâdı evde durmaz giderim.

Burada yeni olan dil ve söyleyiş ya da kullanılan hece ölçüsü değil, dile getirilen bilinçtir. Yurdakul iki yıl sonra şiirlerini topladığı kitabına “Türkçe Şiirler” adını verirken de aynı bilinçle davranır. Onun şiiri bir ideolojinin şiiridir. Bu ideolojinin iki temel kavramı ise halkçılık ve milliyetçiliktir. Amacı, “halkın hayatından ilham alarak onu mevzu ittihaz etmek ve bunları halkın diliyle terennüm etmektir.” (Asır gazetesi, Selanik 1313/1897)

Ama Mehmet Emin Yurdakul’un şiiri, siyasal baskının arttığı bir döneme denk düştüğü için izleyici bulamayacaktır. Çünkü 1900 sonrası edebiyatın ikinci plana itildiği bir dönemdir. Alman sermayesi İngiliz ve Fransızlarla ittifaklar kurarak imparatorluğa yerleşmiş, Makedonya’da panslavizm işi komitacılığa dökmüştür. Aydınlar üzerindeki baskı ise iyice artmış, hatta bütün manzum yazılar yasak edilmiştir.

Bu durum edebiyatı önce genel bir suskunluğa iter. Edebiyatçı iki seçenek karşısındadır: Ya boyun eğecek ya da direnecektir. Birinci yolu tutar. Gerçekte de siyasal idealden yoksun Edebiyat-ı Cedide, sanatı bireyin dünyasına, bireysel duyarlıklara hapsetmişken direnişe geçemezdi. Yalnız bir kişi Tevfik Fikret susmaz. Sis, Sabah Olursa, Mâzi… Atî gibi toplumsal içerikli şiirlerini bu dönemde yazar. Yazılan yayımlanamamaktadır belki, ama yazılan şiirin elden ele dolaşmasını hiçbir güç engelleyememektedir.

Asıl kavga ise İstanbul dışında, Avrupa’da, Selanik’te, Mısır’da yayımlanan dergi, gazete ve broşürlerle verilir. Kavganın ön safında I. Meşrutiyet’te (1876) olduğu gibi, düşünür-eylem adamı niteliği taşıyan edebiyatçılar görülmez. Yeni bir kuşak kavgayı devralmıştır. Sivil-asker aydınlardan, yüksek öğrenim yapan gençlerden oluşmaktadır bu kadro. Siyasal eylem düşünceyi öne geçirmiş, tek amaç meşrutiyetin yeniden ilanı olmuştur.

Bu açıdan 1908’de ilan edilen II. Meşrutiyet yalnız kurtuluş umudunun değil, dilde ve edebiyatta da yeni arayışların başlangıcıdır.

Bir Yorum Ekle