Toplumcu Gerçekçi Aydın Romanı

TOPLUMCU GERÇEKÇİ AYDIN ROMANI

Toplumcu Gerçekçilik ve Birey Olarak Aydın

Sosyal aydınlatma isteklerinin baskın olduğu roman tarihimiz düşünüldüğünde, romanlardaki aydınların erken “bunalmaya” başladığı söylenebilir mi? Halit Ziya’nın Mai ve Siyah‘ındaki Ahmet Cemil’i, romanda bunalan ilk kentli aydın sayabilirsek, roman tarihimizde daha çeyrek bir yüzyıl geçmeden görülen bunaltının erken olduğunu söyleyebiliriz. Ahmet Cemil’e, Yakup Kadri’nin Sodom ve Gomore‘sindeki Necdet’i, Yaban‘daki Ahmet Celal’i ekleyebiliriz. Cumhuriyetin ilk yıllarından sonra bunalan aydın yine görünür: Peyami Safa’nın Yalnızız‘ındaki Samim, Tanpınar’ın Huzur‘undaki İhsan, huzuru ararken hep huzursuzdurlar. Fakat Tanzimat’tan 1960’lara kadarki romanlarımızın tamamı düşünüldüğünde, bizim roman aydınlarımızın, erken bunalmanın aksine, varlıklarını toplumun yararına harcamak isteyen idealistler olduğu görülür. Ahmet Mithat’ın Felatun Bey ve Rakım Efendi‘sindeki Rakım Efendi; Bahtiyarlık’ındaki Şinasi; Mehmet Murat’ın Turfanda mı Turfa mı‘sındaki Mansur; Reşat Nuri’nin Yeşil Gece‘sindeki Ali Şahin; Halide Edip’in Yeni Turan’ındaki Kaya ve Oğuz; Peyami Safa’nın Fatih Harbiye‘sindeki Şinasi ve Ferit; köy romanlarındaki öğretmenler, kaymakamlar gibi aydınlar, hayatlarını, toplumlarını aydınlatmaya harcarlar.

Başlangıçtan 1960’lara kadar, genel olarak yazarlarından (yaratıcılarından) pek de ayrı düşünülemeyen roman aydınları, toplumunu, kültür, siyasal düşünce ve hatta ekonomik olarak kalkındırmak sevdasındadırlar. Tanzimat romanının aydınları, bazen yenileşen hayatın zararlarından, Batılılaşma taklitlerinden milletini korumak isterler; bazen batı ile doğu arasında yeni bir senteze ulaşarak örnek olurlar. Cumhuriyet romanının bazı aydınları, genel olarak Cumhuriyetin hedef ve ilkeleri çerçevesinde, eski düşünceyle, hurafelerle, savaşırlar. Bu aydınların bir kısmı, milletinde milli bir şuur uyandırmak isterler. Köy romanının aydınları, halkı, kendilerini ezen ve sömüren kişilere ve düzene karşı bilinçlendirirler. Anlaşılan o ki, ister iktidar destekli olsun, ister iktidara muhalif olsun, söyleyeceklerinin toplum için önemli olduğunu düşünen her yazar, romanı, aydın ile halk arasındaki zihni ilişkiyi sağlayan bir tür olarak görmektedir.

1960’lardan sonraki bazı romanlarda bunalan aydın, artık Tanzimat ve Cumhuriyet romanlarındaki aydın gibi, kesin inançları olan, iddiası ve önerisi olan aydın değildir. Bu romanlardaki aydının bunaltısı, yeni bir kimliği arayan, kökleriyle bağlar kurmak isteyen Peyami Safa’nın ve Tanpınar’ın aydınlarının bunaltısından da farklıdır. Bu aydınların bir kısmı, neyi niçin yaşadığını bilmeyen ve yaşadıklarını anlamlandıramayan, bir anlamın peşinde de olmayan; bir kısmı, uğruna savaştıkları ideolojik değerlerle birlikte yenilgiye, ihanete, baskıya uğrayan; maddileşen ve sıradanlaşan ilişkilerle başa çıkamayan; bir kısmı felsefeyle hayat arasında kalan, inançlarındaki merkez kuvveti kaybeden aydınlardır. Birbirinden farklı görünseler bile, bu aydınları “modern insanın bunalımı” noktasında birleştirmek mümkündür. Bu bunaltıların zihinsel ve kuramsal arka planında, özellikle Nietszche, Camus ve Sartre‘ı bulmak mümkündür.

İkinci Dünya Savaşını, sosyalist ve kapitalist dünya arasındaki soğuk savaşı, Türkiye özelinde darbelerle gelen baskı ve hapishaneleri de bunaltıyı besleyen bir siyasal arka plan olarak görmek gerekir. 1960’lardan 2000’e kadar kentli aydın bunalımlarını yansıtan roman sayısı oldukça fazladır. Bir kaç örnek vermek gerekirse:

  • Yusuf Atılgan- Aylak Adam,
  • Oğuz Atay- Tutunamayanlar,
  • Erdal Öz- Yaralısın,
  • Adalet Ağaoğlu- Ölmeye Yatmak,
  • Mehmet Eroğlu- Issızlığın Ortasında,
  • Selim İleri- Bir Akşam Alacası,
  • Sevgi Soysal- Yenişehir’de Bir Öğle Vakti,
  • Vedat Türkali- Bir Gün tek Başına.
Yusuf Atılgan: Aylak Adam

Yusuf Atılgan’ın ilk romanı Aylak Adam 1959’da yayımlanır. Her ne kadar, yetişkin bir aydın olmasa da, otuzuna merdiven dayamış, kentli ve paralı olan Aylak Adam’ın C’si, bunalma biçimiyle, kendisinden sonra bunalan roman kişilerinin öncüsü sayılmalıdır. Çalışmayan, hazırdakini yiyen bir aylaktır C. Hemen her sabah işi varmış gibi sokaklara çıkan C., bir süre ressam Sadık’ın yanında vakit geçirir; ressamın öğrencilerinden biri onun portresini yapar; sonra kendini caddelere vurur. Çok sınırlı olan tanıdık çevresi alışmıştır C.’nin bu haline. İçindeki bunaltı, ona bir “şey” arattırmaktadır sanki ama ne arandığı belli değildir. Aradığı şey kadın olmasa gerektir. Çünkü tanıştığı kadınlarla hiçbir zaman sağlıklı bir ilişki kuramaz, daha doğrusu, bilinmeyen dürtülerle onlardan uzaklaşır. Tanışıp ilişkiyi ilerlettiği Ayşe’nin evine gidip onu evde bulamayınca içinden sevindiğini hisseder. Caddelerden, meyhanelerden, sinemalardan oluşan bir döngü içinde, iç dünyasını dinler; en çok çocukluğunda takılı kalır. Sanki tanıştığı kadınlarda bir anne bulamadığı için uzaklaşmaktadır. Ve belki de kadın ve anne, bilinçaltında aynîleştiği için, cinsel dürtülerinin doğallığı da bozulmuştur. Bir gün sokakta bir genç kızın peşine takılır. Günlerce kızı takip eder. Sonunda buluşup tanışırlar ama ilişki ilerleyince yine biter. C., evlenecek, elinde paketlerle evine gidecek biri değildir. Yazlığa taşınan C., orada eski sevgilisi Ayşe ile karşılaşır. İlişkileri yeniden canlanır ama, hep bir eksiklik duyar. Sanki olmasını beklediği bir şey vardır ve o bir türlü olmamaktadır. C., Ayşe’ye çocukluğundan, sert ve soğuk biri olan babasından, annesinin ölümünden ve kendisini dizlerine yatırıp büyüten teyzesinden söz eder. Kadın bacaklarına düşkünlüğü, belki de bilinçaltındaki anne/teyze sıcaklığındandır. Fakat bir gün babasını teyzesinin bacaklarını okşarken görmüştür. Çocuk babasının üzerine atılmış; fakat baba, çocuğu fırlatıp atmıştır. Evlenmekten, baba olmaktan korkmasının nedeni bu olabilir. Hayatında bunalımı sona erdirecek, içindeki boşluğu dolduracak bir şey yoktur çevresinde C’nin. Bir gün sokakta otobüse binen bir kadın görür. Aradığının o olduğuna inanır. Fakat bulduğu gibi kaybetmiştir.

Fethi Naci, C’nin, “bütün değerlerini yitirmiş, dayanacak bir şey arayan, henüz yolunu bulamamış aydın gençliğin tipik bir örneği” olduğunu ve romancının, aylak adamın neden çıkmazdan kutulamayacağını sezmeyi okura bıraktığını söyler (Naci, 1990 :366). Bir başka yazıda, Aylak Adam C’nin bireysel eylemin mantığını us dışında odaklandırdığı, düşünceyi eylemin dinamiği kıldığı ve Yusuf Atılgan’nın iletişimsizlik problemini toplumsal kurumlaşma biçiminde de gözlemlediği belirtilir (Işın, 1982). Aylak Adam C’nin, bunalan, yerini yönünü bulamayan bir kişi olduğu, roman üzerinde görüş bildirenlerin ortak oldukları bir konu. Atılgan’ın bunalımın toplumsal nedenlerini göstermediği ve bu nedenler üzerinde durmadığı da belirtilir bu eleştirilerde. Bunun sebebi, roman üzerine söylenen hemen hemen bütün sözlerin ve yapılan eleştirilerin, sosyal gerçekçi bir bakış açısına bağlı olmasıdır. C’nin, bunaltı ve çıkmazın kaynağı olarak burjuva düzeni gösterilmeli, yazar, bunalan kişisinin, bu düzenin çelişki ve tutarsızlıklarından sıyrılabileceğini işaret etmelidir. Oysa Aylak Adam’da bunalan insanın niçin böyle olduğuna dair, yaslanabileceğimiz tek kaynak, bireyseldir. C’nin davranışlarını belirleyen libido ve bilinç altıdır. Böyle olunca da romana sosyal gerçekçi bir açıdan değil, psikanalitik bir açıdan yaklaşmak gerekir. Sert ve soğuk baba, yumuşak ve sıcak anne/teyze figürleri, C’nin huzursuzluğunun, güvensizliğinin kaynaklarıdırlar. Bu huzursuzluktan çıkış yolu olarak görülen değer ise “sevgi”dir. Fakat bu gerçek sevgi asla bulunmaz; çünkü C’nin annesi ölmüştür.

Oğuz Atay: Tutunamayanlar

Oğuz Atay, Tutunamayanlar’ı 1972’de yayımlar. Yayımlandığı yıllarda çok tartışılan, eleştirilere konu olan bir roman olmasa da, yayımlandıktan on yıl kadar sonra, çok sayıda eleştirmenin dikkatini çeker. Postmodern romanın ilkleri bağlamında birçok eleştirinin konusu olur. Romanın iç içe geçen kurguları (alışılmamış ve aslında roman kurgusunun içinde olan önsözler, yine kurgu içinde bir kurgu olan yayımcının mektubu), kişilerinin, olaylar içindeki davranışları ve ilişkilerinden çok, zihinsel devinimleriyle var olmaları ve aydının kendi içindeki hesaplaşması (Turgut Özben’in eleştirel ve ironik tutumu), eleştirilerin en belirgin konularıdır. Tutu-namayanlar’ın konusunu, “Selim adlı arkadaşının intiharını araştıran mühendis Turgut Özben’in hayatı” olarak not etmek mümkünse de, romanın yapısı, olaylardaki düzensizlik ve karışıklık, sembolik anlatımlar, böyle bir belirlemeyi çok yüzeysel kılar. Romanın dış kurgusu diyebileceğimiz Sonun Başlangıcı bölümü, bir gazetecinin verdiği bilgileri nakleder. Güya Turgut Özben, yaşadıklarından çıkardığı notları gazeteciye göndermiş ve yayımlanmasını istemiştir. Bu olaydan iki yıl sonra gazeteci bu notları bazı isimleri değiştirerek yayına hazırlamıştır. Yayımlayıcının Açıklaması bölümünde ise, notlarda geçen yer ve şahıs isimlerinin gerçekle ilgisi olmadığı belirtilir. Kitabın sonuna eklenen Turgut Özben’in Mektubu’nda ise, Turgut, romanın asıl hikâyesinin nasıl oluştuğunu, Selim’in intiharını araştırmaya başlamasını ve arkadaşının günlüğünden oluşan kurguyu anlatır. Galiba bu bölümdeki asıl maksat, okuru, Turgut, Selim ve Süleyman’ın yaşadıklarına hazırlamak, ayrıntılara dikkat etmesini sağlamaktır. Romanın iç kurgusuna gelince: Turgut Özben, arkadaşı Selim Işık’ın intihar ettiğini öğrenir ve bu intiharın sebeplerini araştırmaya koyulur. Selim’in arkadaşlarıyla görüşür. Selim’in arkadaşı Metin’in bir kızla ilişkisi vardır. Selim, kızla Metin’in uyuşmadıklarını söylemiştir ama sonradan kendisi aynı kızla arkadaş olmuştur. Zeliha adlı bir kız iki arkadaşın hayatından da çıkıp gitmiştir. Esat, Selim’i liseden beri tanımaktadır. Ona göre Selim’in ilginç bir karakteri vardır; kıvrak bir zekası, oyuncu yeteneği olan Selim, Oscar Wil-de, Maksim Gorki gibi yazarlar okumaktadır. Selim’in arkadaşlarından biri de Süleyman Kargı’dır. Süleyman, Selim’in altı yüz mısralık bir şiirini verir Turgut’a. Bu şiir, Selim’in kafa karışıklığını ve bunalımlarını yansıtan bir metindir. Şiirde kendisinin, yalnız, sabırsız, amansız, cansız biri olarak bilindiğini anlatır Selim. Evlenme noktasına geldiği kız arkadaşı Gülseli de, Selim’in her şeyden kuşkulandığını, geleceğe güven duymadığını söyler. İlişkilerini doğal bir sonuca ulaştıramayan Selim’in inancı da yoktur; kendisini bağlayacak bütün değerlerden kaçmaktadır. Bir ara içkiye düşmesi de yaşadığı bunalımı hafifletmek içindir. Hiçbir çevrede tutuna-mayan Selim, Gülseli’ye gönderdiği mektuptan sonra intihar etmiştir. Selim, hayatının sonlarında “tutunamayanlar”a ilişkin bir ansiklopedi hazırlamakta ve kendisi için de bir madde ayırmaktadır. Bu maddede adeta “tutunamayan” Selim’in arka planı verilmektedir. Bir kasabalıdır ve babası küçük bir memurdur. Çocuk yaşta büyük şehre göç ederler. Sınıfın arka sıralarına oturur; yaşıtlarının okumadığı kitapları okur. Dünya savaşı çıktığında askere gider ve orada Süleyman Kargı ile tanışır. Askerlikten sonra iş bulamaz veya bulduğu işlerde çalışmaz; kendini terkedilmiş olarak hisseder. Bütün bu araştırmalar sürecinde Turgut Özben de değişmeler olur. Alışılmış bağlar altında hayatını sürdürdüğünü düşünen Turgut, giderek Selim’le özdeşleşir ve fark eder ki kendisi de bir “tutunamayan”dır. Kendini bağlayan toplumsal değerlerden kopmaya başlar. Romanın sonunda ortadan kaybolur.

Yazar Oğuz Atay, Selim Işık, Turgut Özben ve Süleyman Kargı’nın iç içe giren öyküsünde neyi göstermeye çalışmaktadır? Şehirli aydının köksüz ve retorik hayatını mı? Bütünüyle modern şehir hayatının isteklerinin, bağımlılıklarının, davranışlarının, kısaca düşünme ve yaşama biçiminin boşluğunu mu? İdeolojilerin getirip bıraktığı karanlık eşikleri mi? Ya da bütün bunlar içerisinde yaşayan bir aydının eninde sonunda düşeceği bunalım ve kaçışı mı? Galiba Tutunamayanlar’da bunların hepsi gösterilmeye çalışılmıştır. Romanı kaplayan kara mizah, bunalımın ağırlığından kaynaklanmaktadır. Selim Işık’ın hazırladığı sosyalist yönetmelik, ne Le-nin’in uygulamalarından ne de kendi yaşadığı pratiklerden çıkar: Dinsel ve arkaik metinlere benzer. Bu yönüyle ideolojik tasarımlar köksüz ve retoriktir. Yazar, Se-lim’e bunu hazırlatarak, aydın retoriğini eleştirir ve onunla ince ince alay eder. Şehirli hayatında, çocukluktan üniversiteye kadarki eğitim, devlet ile halk ilişkilerini biçimlendiren bürokrasi, sosyal bağların temeli olan aile ve evlilikler, insanların amaçları ve istekleri hep çelişkiler ve tutarsızlıklarla doludur. Bu hayatın bilgisi, aşkı, parası, dostlukları, çelişkileri fark eden insanı huzurlu kılmaya yetmez. Alemdar Yalçın, Tutunamayanlar’da asıl verilmek istenenin, Turgut Özben şahsında bir tu-tunamayan olmadığını söyler. Ona göre romanda tam tersine, kendisiyle barışık, eksikliklerini, açmazlarını çok iyi anlamış gerçek bir aydının içtenlikle yaptığı öz eleştiri; toplumsal, kültürel ve sosyal çelişkilerin ortaya konuluşu vardır (Yalçın, 2003: 493). Romandaki eleştirel tutum dikkatli okunduğunda bu çıkarsamayı paylaşmamak mümkün değil. Fakat çelişkilerini, açmazlarını görmüş ve toplumsal ve kültürel çelişkileri fark etmiş Turgut Özben ve Selim Işık’ın yine de “tutunduklarını” ve bunalımdan çıktıklarını gösteren bir işaret yoktur. Selim’in bir kurban olduğunu düşünsek bile, ortada kaybolan bir Turgut vardır. Turgut Özben’in Olric adlı kurgusal kişiyle (ikinci ben’i de diyebiliriz) konuşması; içinde yaşadığı dünyadan uzaklaştığını düşündükçe Olric’e yaklaşması; Turgut’un bir dönüşüm geçirdiğini gösterir. Olric’le yaptığı simgesel yolculuk, kendi içine doğru yaptığı yolculuktur. Sanki Olric’le bir şeyi fark etmiştir ve bunu içinde yaşadığı burjuva toplumuyla paylaşması imkansızdır. Bu yanıyla düşünüldüğünde intihar eden Selim, burjuva çıkmazında intihar eden Turgut’un nihilizmi; hayatını sonsuz bir yolculuğa çeviren Turgut, Turgut’un metafiziğidir. Bu da “toplumsal belirlemeler dışında soyut bir insan kavramını öne sürmek” (Belge,1994 :191) biçiminde düşünülebilir.

Selim İleri: Bir Akşam Alacası

Selim İleri’nin Bir Akşam Alacası 1981’de yayımlanır. Sanatçı-aydın ilişkileri çerçevesinde gelişen romandır. Kendini kabul ettirmiş, ünlenmiş ama bütün bunlarla tatmin olmamış; hayatından ve sanatından kopmuş bir ressam ile sanatında arayışlar için de olan bir romancının toplumsal ilişkileri, iç yaşantıları ile anlatılır.

Romancı Emre Taran’ın sıkıntılarının kaynağı, kurmaya çalıştığı roman anlayışına ve roman diline bir türlü ulaşamamasıdır. Ülkedeki siyasal çatışma ortamı, eleştirmenlerin yargısız infazları ve yazdıklarını küçümseyişleri, Emre üzerinde baskı oluşturmakta, onun yaratıcı kimliğini olumsuz etkilemektedir. Soylu bir aileden gelen, yalnız yaşayan Emre, edebiyat çevrelerinde tartışılan, önemsenen yerlerde ol(a)mayan, siyasal gerginliğin bir tarafında yer al(a)mayan bir aydındır. Aslında çevresinde sınırları belirlenmiş bakış açıları izin verse, kendi edebiyat anlayışını ve siyasi görüşünü oluşturup söyleyecektir; ama buna pek imkan yoktur. Bir bakıma yaşama biçimiyle birlikte olduğu insanlardan, algı ve anlayış olarak ayrılmaktadır. Fakat içinde yaşaya geldiği ilişkileri değiştirmesi de mümkün görünmemektedir. Bunaltısının sebebi budur.

Emre Taran’ın edebiyat, siyaset ve toplumsal hayat içinde durduğu yerle Selim İleri’nin durduğu yer birbirine çok benzemektedir. Emre Taran’ı bireysel olmakla suçlayan şair Atilla gibi toplumcuları, büyük ihtimalle Selim İleri de tanır. Sanıyorum Emre Taran da “Okurum ve ben öyle yalnızız ki” (İleri, 1986) diyen Selim İle-ri’yi iyi tanıyordur; çünkü o da yazarı gibi, özgür bir ortamda her şeyin var olabileceğini ve tartışılabileceğini düşünür. Fakat sanat ve düşünsel çevresi, durmadan Emre’ye yüklenerek, onun kendi olmasına izin vermemekte; “ben zavallı, yalnız bir adamım; benden ne istiyorsunuz” dedirtecek kadar baskı kurmaktadır. Emre, hayatındaki biten şeylerden büyük ıstırap duyar. Zayıflasa da, yaralansa da aşklar ve dostluklar bitmemelidir. Anılarından, yani yaşadığı güvenli ve seçkin ortamdan ayrılmak istemeyen bilinç altıdır bu aslında. Emre Taran solcudur solcu olmasına ama, naif, kibar ve hüzünlü anılarından kurtulamadığı için, ideolojilerin şiddetini ilkel kan davaları gibi görmekten kendini alamaz. Selim İleri, bir romancının iç dünyasını görünür kılarak, birçok romanında olduğu gibi bireyin problem dünyasına eğilir. Bu yalnız kişilerin mutsuzluğu, doğal olarak toplumsal göstergeler taşırlar; ama bu romanlarda asıl problem, hiçbir zaman kendi bireyselliğinden kurtulan sosyal aydın problemi değildir. Ahmet Oktay, bir taraftan, İleri’nin ekonomik ve sınıfsal düzeyi ciddiye almadığını söyler; diğer taraftan onun, popüler romancı kimliğine bürünerek enikonu siyasal romanlar yazdığını ileri sürer (Oktay, 1986).

Toplumcu Gerçekçi Roman ve Darbeler

1950-2000 arası romanın siyasal kültürel ve sosyal arka planını özetlemeye çalışırken, 27 Mayıs 1960 askeri darbesinin, Cumhuriyet tarihimizde yeni bir dönem açtığını söylemiştik. Bu gün, hazırlanışı, uygulanışı ve sonuçları ile birçok noktada tartışılmış bulunan darbenin, büyük bir ihtimalle halen bilinmeyenleri vardır. Öncelikle bu darbenin, birçok bileşenleri olan bir “tepki” olduğu düşünülmektedir. Bu ortak tavrın unsurlarını birkaç maddede toparlamak mümkün değilse de, bir edebiyat çalışmasının genel zeminini yoklamak için bir toparlama yapılabilir:

1. Pazar ekonomisinin veya solun söylemiyle, Amerikan kapitalizminin güçlenmeye başlamasından duyulan rahatsızlık
2. İnönü dönemi bürokrasinin hiyerarşik üstünlüğünü kaybetmesi
3. Muhafazakâr ve dini argümanlarının siyasetin içinde çoğalması
4. Her alandaki çağdaşlaşmanın geriye gittiği düşüncesi
5. Özgürlüklerin kısıtlandığı, öğrencilerin siyasal olarak kışkırtıldığı haberleri.

Bu unsurların her birinin görünen ve görünmeyen boyutları olduğu bu gün de tartışılmaya devam etse de; darbenin, idareyi ele aldıktan sonra uyguladıklarına ve 61 Anayasasına bakılınca, bu unsurların darbe bileşenini oluşturduğu görülür. Türkiye demokrasinin tanıştığı asıl hazin durum ise idamlardır. Artık neredeyse hiç kimsenin doğruluğu konusunda görüş bildirmediği bu idamlar, siyasete bağlı sosyal hayatın şekillenmesinde çok önemli etkilere sahiptir. İdamları, sosyal vicdanında affetmeyen geniş kitleler, sonraki yıllarda Menderes dönemini anlatan her türlü edebiyat ve düşünce eserlerine yoğun ilgi gösterdiler.

Sevgi Soysal: Şafak

Sevgi Soysal’ın Şafak adlı romanı 1975’te yayımlanır. Roman, Adana’da bir gecekondu mahallesindeki bir eve gece yapılan baskınla başlar ve sabahın erken saatlerinde sona erer. Bu kısa zaman dilimi içinde neredeyse tek olay, devrimci bir gurup arkadaşın göz altına alınıp, sorgulanması ve serbest bırakılmasıdır. Romanın zamanı geriye dönüşlerle genişleyerek, ideolojik arka planı içine alır. Evin sahibi Maraşlı Ali, “Ecevitçi”dir. Oya, Ali’nin yiğeni Mustafa’nın arkadaşıdır ve bu iki genç de devrimcidirler. Yine Ali’nin akrabası olan Avukat Hüseyin de eski bir İşçi Partilidir. Göz altına alınanlar emniyete götürüldükten sonra başka bir görüntü devreye girer. Bu göz altına alanların toplantısıdır. Emniyet müdürü Zekai Bey, fabrika müdürü olan emekli albay Muzaffer’in evindeki briç partisinden ayrılarak, sorgulama için emniyete gider. Sorgulama ve işkenceler gece boyu devam eder. Emniyet Müdürü Zekai, Emekli Albay ve sanayici Muzaffer, Polis Abdullah, ilerici devrimci insanları ve bu bilinci yok etmekte birleşmiş kapitalizmin ve faşizmin; Oya ve Mustafa devrimci gençlerin; Zekeriya, ispiyoncu işbirlikçilerin; Avukat Hüseyin, kişisel çıkarlarının güdümünde savundukları ideolojilerden vazgeçebilen oportünistlerin; Ali, dürüst, namuslu ve doğal işçi sınıfının göstergeleridirler. Göz altına alınan kişiler içinde işkenceye maruz kalanlar iki devrimci ve Ali’dir. Diğerleri bir şekilde düzenle uzlaşma ve veya düzene yanaşma yolunu bulurlar. Oya, daha önce de komünizm propagandası yapmaktan hapiste yatmış, iki çocuklu bir yazardır. Mustafa da aynı sebeplerle içerde kalmış bir öğretmendir. Ali ise işçidir.

“Sevgi Soysal, biri iç biri dış iki tür çatışmayı ana tema olarak seçmiş. Dış çatışma, devrimcilerle, egemen güçler arasındaki çatışmadır. İç çatışma ise, romanın ana kişileri Oya ile Mustafa’nın, küçük burjuva kimlikleriyle devrimci kimlikleri arasında yaşadıkları bunalımdan kaynaklanır” (Moran, 1994: 20). Romandaki dış çatışma, devrimci hayatın ve edebiyatın doğal yansımasıdır. Oysa iç çatışmayı, sorgulamayı harekete geçiren 12 Mart tutuklamaları ve işkencelerdir. Sosyalist eğilimler için 12 Mart bir hayal kırıklığı yaratmıştır. Daha önce yanlarında hissedebilecekleri bütün güçler, ezen gücün yanında yer alıvermiştir. Yenilmelerinin açık sebebi budur. Fakat bu yenilginin derindeki sebebi, işçi olamamış küçük burjuvadır. Oya ile Mustafa, sorgulama ve işkence gecesinde, geriye dönüşlerinde hep küçük burjuva alışkanlıklarına, davranışlarına takılıp kalırlar. Ali’yi tasvir edişindeki güvenli ve sevimli bakış fark edilirse, anlatıcının da problemi, işçi ol(a)mamakla ilintili gördüğü düşünülebilir. Romanda üzerinde özellikle durulduğu anlaşılan bir şey de, iç-kence ve cinsellik ilişkisidir. Egemen güçler, özellikle kadın devrimcilere işkence ederken onların cinselliğine de saldırmaktadırlar. Çünkü bu güçlerin ahlâkı, temelde cinselliği bir acı çektirme ve intikam alma olarak algılamaktadır.

Erdal Öz: Yaralısın

Erdal Öz’ün Yaralısın adlı romanı 1974’te yayımlanır. Bu roman da Şafak gibi, bir gö-zaltıyla başlar. Romanda zaman ve tarih açık olarak belli olmasa da, işkence, sorgulama, egemen güçler karşısında yalnız kalan, kendisiyle çatışmaya düşen, bütün değerlerini sorgulayan devrimci genç portresi, 12 Mart romanının belirgin özelliklerinden biridir. Fakat yazarın tarihsel durumu belirsizleştirmesinde amaç, sadece hâlâ etkileri bütün kuşatıcılığıyla devam eden egemen güçlerden sakınmak değil; baskı ve sömürü düzenleri karşısında alınan tavrı anlatmaktır. Yaralısın’ın 12 Mart döneminin kazandırdığı bir roman olduğunu söyleyen Erdal Öz, bu romanda kendisinin de içinde olduğu bir savaşın izlenimlerini değil, genel olarak toplumun yakalandığı bu hastalık döneminde faşizm mikrobuna karşı çıkmayı anlattığını söyler (Öz, 1975).

Gözleri bağlanmış olarak gözaltına alınan genç, içerde çok ağır bir sorgulama ve işkenceye maruz kalır. Hangi suçla göz altına alındığı belli değildir. Roman üzerine yapılan değerlendirmelerde, Erdal Öz’ün, gencin politik geçmişini ve diğer tarihsel bilgilerini vermemesi olumsuz bulunmakta ve romanın sadece bir işkence belgeseli olabileceği belirtilmektedir. Ama içeri alınan genç, yasak kitaplar okumaktadır; içeri alınacağını bilmektedir; içerde arkadaşlarının ismini vermemektedir. Bütün bunlar romanın politik dokusunu ortaya koyar. Romanda asıl ortaya konmak istenen, insanlık dışı sayılabilecek bir mekanizmanın karşısında yalnız kalan, ezilen, taşıdığı düşüncelerden kuşkuya düşen bir devrimcinin yenilgisidir. Yenilmiştir çünkü “faşizan” güçler karşısında halkı yanında görememiştir. Mekanizma onu “Nurileştirmiştir”. (Nuriler, egemen güçlerin, kendi düzenlerinin ayakta durması için kurban ettikleri, çeşitli suçlarla toplum dışına ittikleri, insanlıktan çıkardıkları adi suçlulardır.)

Mehmet Eroğlu: Issızlığın Ortasında

12 Mart sonrasında yazılıp yayımlanan, “içeri alınan ve işkence gören devrimci” görüntüsünden farklı bir çatışmayı ortaya koyan bir roman Mehmet Eroğlu’nun Issızlığın Ortasında’sıdır. 1979 yılında yayımlanan roman, 12 Mart döneminde sorgulama ve işkenceden geçmiş; o tarihten sonra da yaşayıp tanık olduklarıyla da kendi içinde çatışmalar yaşamış, bu çatışmalardan sağlıklı bir dönüşüme ulaşamamış Ayhan’ın hikâyesidir. Romanın vakası 1975 yılındaki iki aylık bir zaman dilimidir. Fakat geriye dönüşler, serbest çağrışımlar, etkili zaman süresini, çocukluğa kadar genişletir. Çocukluğu, ailesinden uzakta, İzmir’de yatılı okulda geçen Ayhan, bütün gençliğini uğruna savaştığı devrim için harcamıştır. Erdal Öz’ün zamanı ve kişileri soyutlaştırmasının tersine Eroğlu, tarihsel zamanı, kişileri ve olayları açıkça vermektedir. Hatta “Eroğlu’nun geçmişi ile romanın baş kişisi Ayhan arasında bağlantılar olduğu gözlemlenebilmektedir. Yazarın, 1971 yılında Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nden makine mühendisi olarak mezun olması, 12 Martta tutuklanması, hapis yatması ile Ayhan’ın aynı yıllarda makine mühendisi olarak mezun olması ve tutuklanması arasında benzerlik bulunmaktadır” (Yalçın, 2003: 568). Ayhan, 1974 Kıbrıs çıkarmasına asteğmen olarak katılmış, Türk insanının savaş içindeki ruh halini görmüş, şehitlik ve gaziliğin ölüme verilen en yüksek değer olduğuna tanık olmuştur. Askere gitmeden önce yaşadığı politik yenilgi; askerde içine düştüğü, ve daha önce hiç tanımadığı duygular içindeki insanları görüşü, ölmek veya öldürmek şeklindeki savaş gerçeği, Ayhan’ı kendi vicdanını, geçmişini, hayatın anlamını sorgulamaya itmiştir.

Ayhan askerlik dönüşü geldiği Ankara’da boşluğun içinde bocalamaya devam eder. Kendi içinde devrimci teorileri ve pratikleri olan; birbirlerini keskinleştiren sosyal gruplar, cunta tarafından dağıtıldıktan sonra, kimi gençler içerde kalmış; kimileri ölmüş; kimileri saklanmış; kimileri düzenin belirlediği yaşama biçimine uyum sağlamış; kimileri de kendi dünyasına kapanmıştır. Ayhan’ın en yakın dostlarından Ali, çatışmada ölmüş; Zafer ise kayıptır. Ayhan, dostu Zafer’in peşinde İskenderun çevresinde her türlü gayri meşru yoldan para kazanan Kör Abdül’e ulaşmıştır. Fakat Kör Abdül, Ayhan’ı da kendi düzenbazlığı içine çekmek ister. Güya Zafer, Ayhan ismiyle aralarına girmiş fakat hasmı Hasan Bey tarafından öldürülmüştür. Fakat Ayhan işin peşini bırakmaz oda Zafer ismiyle, arkadaşını aramaya devam eder. Fakat ulaştığı bilgiler çok şaşırtıcıdır. Kişiliğine hayran olduğu Zafer, zaaflarıyla bilinir biri olmuştur. Siyasi polis Ayhan’ın (yani Zafer’in) zaaflarını yakalamış ve onu yem olarak kullanmaya başlamıştır. Ayhan’ın, devrimci kişiliğine hayran olduğu Zafer, sonunda yurt dışına kaçmıştır. Ayhan’ın içindeki bir direk daha yıkılır. İnanmak ister ama onu da başaramaz. Bütün varlığıyla yaşadığı topluma yabancı olduğunu da anlar. Artık insanlıkta inanılacak bir şey kalmamış; insanlığın değer verdiği bütün kavramlar, kanla yıkanmıştır; artık beyninin bu anlamsızlık içinde yeri yoktur. Bütün bunlar onu Nemrut dağında intihara sürükler.

Kaynakça: Doç.Dr. Mehmet NARLI, Toplumcu Gerçekçi Roman ve Gelişimi