Albert Camus Hayatı, Eserleri, Edebi Kişiliği

Albert Camus Hayatı, Eserleri, Edebi Kişiliği

Albert Camus (d. 7 Kasım 1913, Mondovi, Cezayir – ö. 4 Ocak 1960, Sens yakınları, Fransa), Fransız düşünür, romancı, deneme ve oyun yazarı. 1957 Nobel Edebiyat Ödülü‘nü kazanmıştır.

Albert Camus

Albert Camus

 Gençlik Yılları

Alsace’lı yoksul bir işçi olan babası; Camus’nun doğumundan hemen sonra, I. Dünya Savaşı’nda ilk Marne Çarpışması’nda öldü. İspanyol asıllı annesi, çocuklarına bakabilmek için ev işlerinde çalıştı. Camus, erkek kardeşi Lucien ve annesi, Cezayir’in işçi mahallelerinden birindeki iki odalı bir evde, anneannesi ve felçli dayısıyla birlikte yaşadılar. Camus, denemelerinden oluşan ilk kitabı L’Envers et l’endroit’da (1937; Tersi ve Yüzü, 1963) bu yıllarda yaşadığı ortamı anlatır ve annesi, anneannesi ve dayısını tanıtır. İkinci deneme kitabı Noces (1938; Düğün Gecesi) Cezayir köy yaşamına lirik bir bakış getirir ve doğanın güzelliğini, yoksulların bile sahip olabileceği bir zenginlik olarak sunar. Her iki kitap da insanın dayanıksız, ölümlü yapısı ile maddi dünyanın dayanıklılığı arasındaki karşıtlığı ortaya koyar.

Camus 1918’de ilkokula başladı. Öğretmeni Louis Germain’in yardımıyla bir burs kazanarak 1923’te liseye girdi (34 yıl sonra Nobel Edebiyat Ödülü’nü alırken yaptığı konuşmayı Germain’e ithaf eden Canms, kendine özgü bağlılık anlayışını sergiliyordu). Bundan sonra okumaya ve futbol, yüzme ve boks gibi çeşitli spor dallarına merak sardı. 1930’da vereme yakalanınca spor yaşamı sona erdi, eğitimi de engellendi. On beş yıldır yaşadığı sağlıksız evden ayrılmak zorunda kalan Camus, bir süre Yoltaire’in görüşlerini benimseyen ve kasaplık yapan bir akrabasıyla aynı evde oturdu. Daha sonra yalnız yaşamaya karar verdi ve çeşitli işlerde çalıştı. Bu arada Cezayir Üniversitesi’nin felsefe bölümüne yazıldı.

Üniversitede, özellikle edebiyat ve felsefe alanındaki görüşlerini geliştirmesine yardım eden, kendisi gibi futbol meraklısı öğretmeni Jean Grenier’den etkilendi. Plotinus ve Aziz Augustinus’un felsefi yazılarına dayanarak Yunan ve Hıristiyan düşüncesi arasındaki ilişkiyi inceleyen teziyle l 936’da yükseköğrenim diploması aldı. Üniversitede öğretim üyeliği yapma ına olanak verecek agrege (doçentlik) sınavına aday oldu, ama hastalığının yeniden şiddetlenmesi bu girişiminin sonuçsuz kalmasına yol açtı. Sağlığına kavuşmak için Fransız Alpleri’nde bir tatil yöresine gitti. Bu ilk Avrupa gezisinden Cezayir’e, Floransa, Piza ve Cenova üzerinden döndü.

Edebi Kişiliği

1930’larda ilgi alanı genişleyen Camus, Gide, Montherlant, Malraux gibi çağdaş yazarların yanısıra Fransız klasiklerini de okudu; Cezayir’in genç solcu aydınlan arasında yer aldı. 1934-35’te kısa bir süre Komünist Parti üyesi oldu. Aynca Theatre du Travail (İşçi Tiyatrosu) için oyunlar yazdı, uyarlamalar yaptı, oyun yönetti ve oynadı.

Daha sonra Theatre de l’Equipe (Grup Tiyatrosu) adını alan bu topluluk, işçilere iyi oyunlar sunmak amacıyla kurulmuştu. Camus’nün tiyatro sevgisi yaşamının sonuna değin sürdü, ama en az ilgi gören yapıtları da oyunları oldu. Gene de (sırasıyla) 1944 ve 1945’te sahnelenen Le Malentendu (Yanlışlık; 1960, 1973, 1984) ve Caligula (Caligula, 1969, 1993) uyumsuzluk tiyatrosunun dönüm noktalarından ayılır. 1956’da Faulkıler’ın Requiem For a Nun (Bir Rahibenin Ruhu İçin Dua) adlı yapıtından ve 1959’da Dostoyevski’nin Besi (Ecinniler, 1994) adlı romanından yaptığı sahne uyarlamaları da tiyatroya önemli katkılarındandır.

II. Dünya Savaşı’ndan önceki iki yıl AlgerRepublicain gazetesinde başyazarlık, yayın yönetmeni yardımcılığı, politika muhabirliği ve kitap eleştirmenliği gibi çeşitli görevler aldı. Sartre’ın ilk edebiyat yapıtlarının bazılannı tanıttı ve Kabilya bölgesi Müslümanlarının toplumsal koşullarını inceleyen önemli bir yazı dizisi hazırladı. Actuelles 3 (1958) adlı kitabında kısaltılarak yeniden yayımlanan bu makaleler, 1954’te Cezayir Savaşı’na yol açan birçok haksızlığa 15 yıl öncesinden dikkati çekiyordu. Camus, politik-ideolojik olmaktan çok insancıl bir tutumla ama sömürgeciliğin yol açtığı haksızlıkları göz ardı etmeden, Fransa’nın gelecekte de Cezayir yaşamında etkili olabileceğini düşündü.

Fransız işgalinin son yıllarıyla kurtuluşu izleyen yıllar en etkili gazetecilik dönemi oldu. Camus Paris’in günlük Combat gazetesinin (büyük bölümünden gene onun sorumlu olduğu Direniş Hareketi’ne bağlı tek sayfalık bir gazetenin devanu) genel yayın yönetmeni olarak adalete, gerçeğe ve her türlü siyasal eylemin sağlam bir ahlaki temele dayanması gerektiği inancına dayanan bağımsız bir sol çizgi izledi. Daha sonra gerek sağın, gerek solun kısa vadeli çıkarlara yönelik politikalarının yarattığı düş kırıklığıyla 1947’de Combat ile ilişkisini kesti. Artık Camus edebiyat alanında sözü edilen biri olmuştu.

Savaştan önce başladığı ve 1942’de yayımlanan ilk romanı L ‘Etranger’de (Yabancı, 1953, 1996) bir Arabı öldüren, ama bu suçtan çok, yalnızca gerçek duygularını dile getirdiği ve toplumun istediği kalıba girmeyi reddettiği için toplum dışına itilen ve ölümle cezalandırılan bir “yabancı” aracılığıyla, 20. yüzyıl insanının içine düştüğü yabancılaşmayı ele aldı. Çağdaş nihilizmi saçma (absurd) olgusu bağlamında inceleyen felsefi denemesi Le Mythe de Sisyphe de (Sisyphe Efsanesi, 1962/Sisyphos Söyleni, 1983, 1997) aynı yıl yayımlandı.

Nihilizmin üstesinden gelme yollarını aradığı ikinci romanı La Peste (1947; Veba, 1955, 1997) Oran’da bir salgın hastalığı yenmeye çalışan insanların simgesel öyküsüdür. Romandaki kişiler, salgına karşı verdikleri savaşında başarısız olacaklarını bile bile yılmadan, insanın değerini ve insanlar arası kardeşliği savundukları için önem taşırlar.

Bu yapıtıyla Camus, düşüncesinin temelini oluşturan “saçma” kavramından ahlaki ve metafizik ‘başkaldırı” düşüncesine geçti. İkinci uzun denemesi L’Homme revolte’de (1951; Başkaldıran İnsan, 1967, 1995) bu düşünceyi siyasal-tarih el devrime karşıt olarak ele alması, Marksist eleştirmenlerle Jean-Paul Sartre gibi Marksizme yakın kuramcıların sert çıkışlarına yol açtı. Öteki önemli edebiyat yapıtları, başarılı tekniğiyle dikkati çeken La Chute (1956; Diişüş, 1961, 1997) adlı romanı ve L’Exil et le royaume (1957; Sürgün ve Krallık, 1960, 1994) adlı öykü kitabıdır. Hıristiyanlığın simgelerini kullanma çabasını yansıtan Düşüş, din dışı, insancıl bir ahlak anlayışının kolaya kaçan biçimlerini zekice alaya alır.

Düşünsel yönü. Teknik ve akademik anlamda bir felsefeci sayılmayan Camus, gene de önemli felsefi görüşler ortaya koydu. Soren Kierkegaard, Friedrich Nietzsche ve Martin Heidegger gibi filozofların başlattığı geleneği izleyerek insanın dünya içindeki konumuna anlam ve eylem açısından baktı. Felsefe görüşünde önemli bir yer tutan kişinin toplum ve tarihle ilişkilerini “yalnızlık” ile “dayanışma”· kavramları yoluyla irdeledi.

Düşünsel gelişmesi iki dönemde gerçekleşen Camnus, ” saçma” kavramı üzerinde durduğu birinci dönemde intihar, “başkaldırı”yı işlediği ikinci dönemde ise cinayet olgusunu ele aldı. İki dönemin ortak yanını oluşturan mutlak son ölüm ise, yaşamın anlamsızlığını ve dolayısıyla “saçma” yaşantıyı ortaya çıkaran temel olgudur.

Camus’ye göre intihar temel bir çelişme içerir. Yaşamı anlamsız bularak intihar eden insan, aslında bu eylemiyle uğrunda yaşayabileceği bir anlamın varlığını kanıtlar. Yaşam anlamsızsa, insanın eylemde bulunmak, dolayısıyla da intihar etmek için nedeni yoktur. İntihar eylemi anlamı var sayar. Ayrıca “dünyayı ateşe vererek” yani başkalarını da öldürerek ölebileceği halde tek başına ölmeyi seçen insan, en azından öteki insanların yaşamalarında bir değer görmüştür.

Sisyphos Söyleni’nde “dünyanın saçmalığı” ve “yaşamın anlamsızlığı” gibi intihara varan yaşantıları edebiyat ve tarih bağlamı içinde belirli kişiliklerde izleyen Camus, Sisyphos’u bunlara karşı bir kişilik olarak ortaya çıkarır. Tanrıları sürekli boşa çıkacak umutsuz bir iş yapmakla, hep yeniden aşağıya yuvarlanacak taşı tepeye çıkarmakla cezalandırdığı Sisyphos’un en önemli özelliği, cezasını bilinçli olarak kabullenmesidir. Sonunda cezasına ulaşan bütün yaşamını “evetlemiş” olmakla kendi “kaderi”ne egemen olur: “Taş, kendi taşıdır.” Bu düşünce sonradan Veba’da, ortadan kaldıramayacağını bile bile vebayla savaşan Doktor Rieux’nun kişiliğine yansır. Dünyanın saçmalığını, yenilginin sonu gelmeyeceğini bile bile kötülüklere karşı çıkmak, yaşamaya aolam katmaktır.

Veba’da da işlenen başkaldırı konusu ikinci döneminin. en önemli felsefi yapıtı olan Başkaldıran İnsan’da geliştirilir. Başkaldırıyı “metafizik” ve “tarihsel” biçimde ikiye ayıran düşünür, bir bütün olarak “dünyanın anlamsızlığı “na başkaldırmak ile belirli tarihsel durumlarda, toplumu değiştirmek, kötülükleri gidermek, daha iyi bir düzen kurmak amacıyla eylemde bulunmayı da ayn ayn ele alır.

Camus’ye göre ölümlere yol açan toplumsal başkaldırı eylemleri tıpkı intihar gibi temel bir çelişme içerir. Bir anlam, bir değer adına başkaldınldığına, bu da bütün insanları kapsayan bir çerçeve gerektirdiğine göre, bir anlam ve bir değer uğruna insanları ölüme götürmek tutarsızlıktır. Camus bu durumda tarihsel başkaldırı eyleminin, “köklerine ihanet ettiğini” söyler. Tarihsel başkaldırıyı Fransız Devinimi’nden faşizm ve sosyalizme kadar inceler, “köklerine sadık kalan” toplumsal başkaldırı biçimi olarak da çağdaş “devrimci sendikacılığı” öne çıkarır. Camus’nun felsefesi ilk kez Nietzsche’nin dikkat çektiği nihilizm ile felsefi yoldan baş etmeye çalışmış en önemli çağdaş görüşlerden biridir. Bu açıdan varoluşçuluk ile bazı ortak özellikler taşısa da, belli bir akıma bağlanamayacak ölçüde özgündür.

Değerlendirme

Camus, Nobel Edebiyat Odülü’nü kazandığında 44 yaşındaydı. Kendine özgü alçakgönüUülükle ödül komitesinde olsaydı, oyunu Andre Malraux’ya vereceğini söyledi. Ödül töreninde yaptığı konuşmaya Discours de suede (Sanatçı ve Çağı, 1965) adını veren Camus üç yıl geçmeden yayımcısı Gallimard ile bir trafik kazasında öldü.

Romancı, tiyatro yazarı düşünür ve politik kuramcı olarak II. Dünya Savaşı’ndan sonra yalnız Fransa’da değil, Avrupa’da ve bütün dünyada kendi kuşağının sözcüsü, bir sonrakinin de yol göstericisi oldu. Özellikle insanın kendisine yabancı bir evrendeki yalnızlığı, bireyin kendisine yabancılaşması, kötülük. her şeyin ölümle sona ereceğini bilmenin yarattığı bunalım gibi duygulan ele alan yazılan, savaş sonrasında aydınların içine düştüğü yabancılaşma ve düş kırıklığını bütün boyutlarıyla yansıtır. Çağdaşlarının nihilizmini anlayışla karşılamakla birlikte doğruluk, ılımlılık, adalet gibi değerleri savunmanın gerekliliğini de ileri sürdü. Son yapıtlarında hem Hristiyanlığın, hem Marksizmin katı yönlerini reddeden liberal bir insancıllığın ana hatlarını ortaya koydu.

Diğer Eserleri

Roman

  • La mon mort heureuse (1970; Mutlu Ölüm, 1973, 1995).

Oyun

  • L’Etat de siege (1948; Sıkıyönetim, 1971),
  • Les Justes (1950; Dogrular, 1964 ).

Sahne uyarlaması

  • La Devotion a la Croix (1953; Calderon’un oyunundan; Haça Bağlılık),
  • Un Cas intereessant (1955; Dino Buzzati’nin yapıtından; Klinik Bir Olay).

Deneme ve makale

  • Lettres a un ami allemand (l945; Bir Alman Dosta Mektuplar, 1966, 1996),
    L’Ete (1954; Yaz, 1994),
  • La Peine Capital (A. Koestler ile birlikte; İdam, 1972/Ölüm Cezası Üzerine Düşünceler, 1986).

Günlük

  • Camets: Mai 1935-Fevrier 1942 (1962; Defterler: Mayıs 1935-Şubat 1942),
  • Carnets: Janvier 1942-Mars 1951 (1964; Defterler: Ocak 1942-Mart 1951).
  • Carnets: Avril 1951-Decembre 1959 (1966; Defterler: Nisan 1951-Aralık 1959).