Enis Behiç Koryürek

Enis Behiç Koryürek Kimdir? Hayatı, Edebi Kişiliği, Eserleri

Enis Behiç Koryürek, (d.11 Mart 1891, İstanbul – ö. 18 Ekim 1949, Ankara) Şair, yazar.

Enis Behiç Koryürek

Enis Behiç Koryürek, 11 Mart 1891’de İstanbul’da doğdu, 18 Ekim 1949’da Ankara’da yaşamını yitirdi.

Hecenin Beş Şairi‘nden biridir. Selanik, Üsküp ve İstanbul idadilerinde öğrenim gördü. 1913’te Mülkiye Mektebi’nden mezun oldu. Hariciye Nezareti’nde çalışmaya başladı. Bükreş ve Budapeşte’de görev yaptı. 1921’de Türkiye’ye döndükten sonra Kurtuluş Savaşı’nı destekleyen “Müdafaa-i Milliye” adlı örgüte katıldı.

Cumhuriyetten sonra Fransızca ve edebiyat öğretmenliği yaptı. Uzun yıllar Ticaret, İktisat ve Çalışma Bakanlıklarında çalıştı. 1946 seçimlerinde Demokrat Parti’den milletvekili adayı oldu, seçilemedi. Yaşamının son dönemini zorluklar içinde geçirdi.

Servet-i Fünun etkisi taşıyan ilk şiirleri 1912’de “Şehbal” dergisinde yayınlandı. Şiire arzu ölçüsüyle başlayan Enis Behiç, daha sonra Ziya Gökalp‘in etkisiyle hece ölçüsünü benimsedi ve Milli Edebiyat akımına katıldı.

Hiciv türünde yazdığı eserlerini “Akbaba” adlı mizah dergisinde yayımladı. Mizah türünde yazdığı eserlerinde “Çimdik” takma adını kullandı.

Ulusal duyguları ön plana çıkaran ve yiğitlik temalarını uç noktalara götüren şiirler yazdı. Bazı şiirlerinde biçim açısından hece kalıplarını kırma çabası da gösterdi.

1946’dan sonra mistik bir şiire yöneldi. Bir mevlevinin ruhuyla bağlantı kurduktan sonra yarattığını öne sürdüğü tasavvufi şiirler yazdı.

Enis Behiç Koryürek’in Eserleri:

Şiir:

  • Miras (1927)
  • Varidat-ı Süleyman Çelebi (1949)
  • Miras ve Güneşin Ölümü (Ölümünden sonra, Dr. Fethi Tevetoğlu’nun incelemesiyle, 1951)

Enis Behiç Koryürek’in Şiirlerinden Örnekler

BİR CENAZE ALAYI

Yedi ifrite dönmüş yedi büyük günahın
Omuzlarında giden bu tabut acep kimin?
Allah’ım, bu cenaze bana benden çok yakın;
Bu benim en kıymetli, en fazla sevdiğimin!

Bu ölen bir ruh idi, bir fâninin varlığı,
Onu şimdi bekliyor yokluğun mezarlığı.
Bu ruh ölmeyecekti; fakat öldürdüler, ah,
Şu melun yedi cellat, şu yedi büyük günah!

Ardınca ağlaşıyor bir kafile genç kadın :
Bunlar hep bu ölünün dul kalan emelleri…
Hepsinin yüzü solgun, saçları darmadağın,
Boşlukta çırpınıyor ince, berrak elleri.

Alayın arkasından, çılgınca haykırarak,
Rastladığı her şeyi dişleriyle kırarak,
Bu ruha ait olan ceset – iki kolunda
İki iblis asılı – ilerliyor yolunda…

ÇANAKKALE ŞEHİTLİĞİNDE

– İbrahim Alâeddin’e –

1.

Ey şimdi köyünden pek çok uzakta,
Ey şimdi bir yığın kara toprakta
Uyanmaz uykuya dalan yiğitler!
Şehîdlik şanını alan yiğitler!

Yan yana dizilen mezarlarınız
Zemine semâvî iftihar olmuş.
Dünyaya kapanan nazarlarınız
Tanrının mağfiret nuriyle dolmuş.

Ne alçak görünür şu fâni hayât,
Baktıkça samîmî uzletinize.
Bir anda coşarak ağlarım, heyhat!..
Günahkâr gözyaşım lâyık mı size?..

Hayır, sanmayın ki bu gözyaşlarım
Kirletmek istiyor merkadinizi.
Ey benim kaybolan arkadaşlarım,
Ben görmek isterim bir daha sizi.

Lâ’net, gözlerimde duran gölgeye;
Ağlarım bu gölge silinsin diye.

Ah, o gölgedir ki hayata tapar;
Gözümün nurunu sizlere kapar;
Beni bir vefasız riyakâr yapar!..

2.

Ey şimdi sevgili ailesinden,
Ey şimdi gençliğin her hevesinden,
Ayrılıp bayrağa kavuşan erler!
Ah, o bayrak için ölen neferler!

Yurdumun derdini dinlesem de ben,
Şi’rimle ebedî inlesem de ben,
Rebabım sizlere in’ikâs etmez;
Fânîlik sesini beka işitmez.

Sizler ki bilinmez isimleriniz,
Bu taşsız mezarlar değil yeriniz;
“Türklüğün târihi” türbeniz sizin,
Kandili “hilâl” dir bu türbenizin.

Düşündüm sizlere anlatabilen,
Bir ilhama sahip olmak istedim.
Sanat incileri sahtedir, sizden,
Şi’rime bir avuç toprak istedim.

Bu toprak titriyen elimi yaktı;
Ve beni kalbimle yalnız bıraktı.

Utandım bu âciz şairliğimden.
Ağlaya, ağlaya anladım ki ben:

Hayalim olsaydı şeref yoldaşı,
Göklerin yolunda pek yorulurdum.
Ömrümde en yüksek şi’ri bulurdum,
Olsaydı sâniham bir mezartaşı.

Çanakkale cebhesinde, 1915

DÜŞÜNDÜN MÜ?

– Halil Nihad’a –

Ey yabancı, meçhul adam!… Ey kalbime kalbi kardeş!
Ey ruhumu anlıyan ruh!.. Ey duygusu duyguma eş!
Şâir olup bir fikr için ağladığın zamanlarda,
Dâhîlerin elindeki mûsıkarı düşündün mü?..
Tek başına dolaştığın derin, yeşil ormanlarda
Yaprakları kurutacak sonbaharı düşündün mü?

Gökte nisan güneşinin bâzan öyle yaşatıcı
Işıkları olur ki sen, hem pek tatlı, hem pek acı
Bir hevesle genç yaşında ölmek ister ve titrersin!.
Hayat böyle çok güzelken intiharı düşündün mü?..
Vakit, vakit gözlerini kapayarak, o herkesin
Âhettiği “Sevdâ” adlı günahkârı düşündün mü?…

“Sevdâ” dedim; gönlümde bir coşkun ateş dalgalandı,
Gözüm daldı; hayâlimde yine binbir zevk uyandı…
Söyle bana: Sen de bâzan hem müsterih, hem asabî
Şimdi emin, şimdi kıskanç, güzel yâri düşündün mü?..
Bir bûseye can virdiğin zamanlarda benim gibi,
Sevdiğine sâhip olan bahtiyarı düşündün mü?…

Şubat 1916

EY AŞK!

Sen eskiden gönülde yıllarca ve yıllarca
Sönmez bir büyük yangın, tüten bir yanardağdın.
Gözyaşı dalga dalga, sineler parça parça,
Feryatlarla yaşanan bir ulvî maceradan.

Benzerdi verdiğin dert en hoş bahtiyarlığa.
Bir damla düşmüş olsan harap bir mezarlığa;
Yeni hayat gelirdi her kurumuş varlığa;
Sen bir “altın yağmur” dun, pırıltılarla yağdın.

Ey cihan ahenginin en güzel bülbül sesi!
Tanrı seninle açtı “tarihî mukaddes”i
Seninle doğdu Hüsn’ün ilâhî kasidesi:
Sen güller, incilerle örülmüş bir mısraydın.

Ey sen, ah, ey sen, ey aşk! Çağlayanda rübabın.
Şairin, sanatkârın ruhunda ıstırabın.
Zindandan bin teselli yaratırdı serabın.
“Zühre”nin ümit ile parlattığı çerağdın.

Sen eskiden böyleydin; bunlardan daha güzel.
Bunlardan daha yüksek bir duyguydun, bir emel.
Bu günse kaldı ancak, o eski nura bedel,
“Fuzûlî Dîvânı”nda alev alev bir yandın.

Sen bugün, ey zavallı, ne bir büyük rüyasın,
Ne küçük bir buseden kızaran saf edasın!
Bu gün sen ancak riya, hem ucuz bir riyasın;
Ey sen ki öz yürekten kopan yanık duaydın!

Dün bir define, bu gün mücevher hırsızısın
Dün bir ilahe idin, bu gün bir bar kızısın!
Dün kalbe şeref, bu gün vicdanda bir sızısın
Sen ki behimiyetten ulviyete bir bağdın.

Üç kadeh içki, biraz pembe et, biraz ipek,.
Bir sinir gerginliği, bir ateşli titremek
İşte sen busun! Artık ne yalvarma, ne emek!
Bin bir fedakârlığa dün ne coşkun menbadın!

Geçmiş asırlardaki yüksekliğinle seni
Anarak ağlıyorum boş yere mersiyeni.
Ey Enis, anlatma ki hayalinden geçeni,
Cazbant uğultusundan duyulmuyor feryadın.

EY TÜRKELİ

Ey Türkeli, ben uzaktan gelen yorgunum.
Dinle beni, ben de senin bir öz oğlunum.
Geceleyin çölde yalnız kalan yolcu bir
Solgun ışık farkedince nasıl sevinir,
Nasıl bütün ümidini bağlarsa ona,
Ben de öyle yadelinden baktım vatana.
Sen uzaktın benden, fakat kalbim senindi.
Ey Türkeli, hasretin tâ ruhuma sindi.

Bir kasırga alt üst etti dünyayı bütün.
Kanlı, viran mabedinde tarihin bugün
Kaç hükümdar tâcı kandil olup asıldı…
Kaç istiklâl gömmek için mezar kazıldı…
Bu kazılan mezarlardan biri en derin.
Bu en derin mezar senin, ey vatan senin!
Kızıl gökten çalacaktı ayla yıldızı
Ölümünden şenlik yapan kefen hırsızı.
O karanlık günlerinde, gönlümüz kara,
Bağrımızda sefillerin açtığı yara,
Ellerimiz bağlı matem zincirleriyle.
Neslimizin bezgin ömrü bütün hâile,
Şehid olan emellere hep hazin, hazin
Ağlamaktan nuru söndü gözlerimizin.
Dinleyerek baykuşların kahkahasını
Millet kara bayraklarla tuttu yasını.

Bugün ki biz Hak yolunda kanını döken,
Bugün ki biz bin kahrile hurdahaş iken
Yekpâre bir çelik olmuş sine sahibi
Bir milletiz, kükremişiz yanardağ gibi…
Bugün ki biz, alçakların hakaretinden
Varlığında kıyametler kopup cûşeden
Yıldırımlı bir ummanız, uğulduyoruz;
Zulme karşı Tanrı hışmı oldu Ordumuz.

Biz daha dün öyle bedbaht olanlarız ki.
Öyle göğsü hicran ile dolanlarız ki.
Rûhumuzun zırhı oldu ıztırâbımız…
Bahtımızla budur, dedik, son hesâbımız.
Varsın gelsin arzın daha bin beliyyesi!
Öcümüzün sayhasıdır topların sesi.
Felaketler pençemizde oyuncak oldu…
Yangınlarla bütün vatan alsancak oldu…
Bir kırılmaz yalınkılıç gibi hıncımız.
İmanını kalkan etti her akıncımız…
Tayfunlara yoldaş oldu nâra salan Türk!..
Hey koca Türk, Tanrısından kuvvet alan Türk!

“Zafer” azgın bir küheylân; koşar, şahlanır;
Sırtındaki şehsuvârı pek çabuk tanır.
O şehsuvâr, küheylâna daha binerken
Yelesinden bir tutar ki, azgın at hemen-
İlk mahmuzda anlar nasıl binicisi var.
Yol ver artık küheylâna, şanlı şehsuvâr!
Sen korkusuz, güçlü, hâkim oldukça ata
Atın seni erdirecek her saltanata.
Onu ne dağ, ne de deniz durduracaktır.
“Zafer” seni uçuracak, uçuracaktır…
Fakat bil ki: İrâdende sarsıntı varsa,
Gönlünü bir lâhza için korku sararsa,
Ya gözlerin kararırsa böyle uçuştan,
Veya biraz mestolursan, dalgınlaşırsan
“Zafer” seni birdenbire sırtında atar;
Attan düşen nallarının altında yatar…

İşte biz ki tâ ezelden beri atlıyız,
Asırların göklerinde biz kanatlıyız.
Kanımızın ateşinden şimşek yarattık;
Bu şimşekle küheylâna bir kırbaç attık.
“Allah!” diye haykırarak “zafer”imize
Hurûş ettik “Sakarya”dan tâ Akdeniz’e…
Âtîlere koşuyoruz gençlikle, şanla…
Şan beraber koşar Hakka doğru koşanla.

GAZİ

Ey senki alev saçlı zafer küheylânıyla
Kurtardığın vatanda en yüce şehsüvarsın,

Bir şimşek çağlayanı halinde Türk kanıyla
Aldığı şâna lâyık tarihte bir sen varsın.

Erişemez vasfına hiçbir rebabın sesi,
Sen yükseksin ilhamın yıldızlı göklerinden.

Dehâdan kanatlanan kılıcının şulesi,
Ebediyette olmuş bir murassa kasiden.

Kızıl gökte parlayan ay-yıldızın nurusun.
Sen bu büyük milletin, Türklüğün gururusun.

Bu yurdun timsalisin bugün bütün cihanda
Gözler, gönüller senin, senin şeref de, şan da.

GEMİCİLER

Biz dalgalar, fırtınalar kahramanı yiğitleriz.
Ufuklardan ufuklara haber sorar, gezeriz.
Güneşlerde uyuklayan yamaçları,
Kalbi durgun tarlaları bıraktık.
Gölge veren ağaçları
Sevmiyoruz biz artık.
Sevgilimiz,
Ey deniz!

İşte biz;
Nihayetsiz
Mavilikler yolcusu!
Ruhumuzun kardeşidir
Güneşlerde parlayan bu yeşil su.
Bayrağımız yeşil sular ateşidir.
Biz bayrağın fedaisi sayısız Türk genciyiz.
Biz hilâle şan arayan korku bilmez gemiciyiz.

Ey vatandan müjdelerle bize kadar gelen rüzgâr!
O sarışın sahillerde kara gözlü genç kızlar,
Yaz gecesi mehtâb ile konuşurken,
Doğru söyle, sordular mı bizleri?..
Nasıl cevap verdi gökten
Gemimizin rehberi,
O vefakâr
Yıldızlar?..

Poyraz var;
Yelken dolar.
Gemi sanki kanatlı!
Enginlerde pembe güneş
Gülümserken bu yolculuk ne tatlı!
Çal sazını kalenderce yiğit kardeş!
Nağmelerin yorulmadan dalgalardan bahtiyar.
Gönderelim bu ahengi o sevgili yurda kadar…

HÂTIRA

Geçsin günler, haftalar,
Aylar, mevsimler, yıllar…
Zaman sanki bir rüzgâr
Ve bir su gibi aksın…

Sen gözlerimde bir renk
Kulaklarımda bir ses
Ve içimde bir nefes
Olarak kalacaksın…

ORDUNUN DUASI

Ey ulu Tanrı, işte biz:
İmanımız lekesiz,
Yüz sürdük vatanın toprağına.
Ey ulu Tanrı, işte biz:
Öz Türkoğlu erleriz;
Toplandık “Milliyet” bayrağına.
Bağrımızdan kopup gelen,
Sana kadar yükselen
Bu duâyı kabul eyle, âmin!
Göklerinde dalga vuran,
Dünyaları dolduran
Bu duâyı kabul eyle, âmin!

Ey ulu Tanrı, her zaman
Hak yolunda parlayan
Süngümüz yerlere eğilmesin!
Ey ulu Tanrı, her zaman
Bu kahraman ordudan
Tarihin şerefi eksilmesin!
Yurdumuzun, o sevgili
Annemizin emeli
Her devirde zafer bulsun, âmin!
Tanyerinde bu al bayrak
Karanlığı yakarak
Her devirde zafer bulsun, âmin!

Ey ulu Tanrı, el açtık:
Yetimlere pek yazık,
Çiğnetme düşmana memleketi!
Ey ulu Tanrı, el açtık:
Kan isteriz biz artık;
Ağlatma yeniden bu milleti!
İntikama and içenler,
Canından vazgeçenler
Dergâhında aziz olsun, âmin!
Ceng ederken vurulanlar,
Son şerefi bulanlar
Dergâhında aziz olsun, âmin!

Başa dön tuşu