Serveti Fünun Edebiyatının Genel Özellikleri

Serveti Fünun (Edebiyat-ı Cedide) Dönemi (1896-1901) Edebiyatının Genel Özellikleri

Serveti Fünun Sanatçıları

Servet-i Funun (Edebiyat-ı Cedide) Topluluğu’nun (1896-1901) Edebiyat Anlayışının Genel Özellikleri

Servet-i Funun (Edebiyat-ı Cedide) Topluluğu‘nun sanat ve edebiyat anlayışı, ortak birtakım özellikler gösterir. Bunları maddeler hâlinde şöyle sıralayabiliriz:

1. Tanzimat’ın I. kuşak şair ve yazarlarının, edebiyatı, toplumu eğitme ve bilinçlendirme aracı olarak görmelerine karşılık, Edebiyat-ı Cedideciler, sanat yapmayı ve güzelliği yansıtmayı amaçlamışlardır.

2. Tanzimat’ın ilk dönemindeki eserlerde toplumsal konulara ağırlık verilmesine karşılık Edebiyat-ı Cedide topluluğunda ağırlıklı olarak bireysel temalar işlenmiştir.

3. Edebiyat-ı Cedide yazar ve şairleri, hem dönemin toplumsal/siyasal koşulları, hem de mizaçları gereği, içe kapanık, karamsar, gerçeklerden kaçıp hayale sığınmaya eğilimli şahsiyetlerdir. Bu nedenle olsa gerek, eserlerinde hayal-gerçek çatışmasına ve karamsar duygulara sıkça rastlanır. Mâi ve Siyah, Kırık Hayatlar, Rübâb-ı şikeste, “Ömr-i Muhayyel”, “Elhân-ı şitâ”, “Gayyâ-yı Vücûd” gibi eser adları ve şiir başlıklarında dahi bu karamsarlığı ve hayal-gerçek çatışmasını görmek mümkündür.

4. Roman ve hikâyede, Tanzimat döneminde görülen, anlatıcının araya girip okurla sohbet etmesi, bilgiler aktarması, gerçeği zorlayan tesadüfler ve kişilerin idealize edilmesi gibi kusurlar, Edebiyat-ı Cedide romanında oldukça azalmış, olay örgüsü, karakterlerin canlandırılması ve çevre tasvirleri bakımından, daha sağlam, daha gerçekçi ve Batı tarzına uygun eserler kaleme alınmıştır.

5. Şiirde daha çok parnasyenlerin, romanda ise, kısmen romantiklerin; ancak daha çok realistlerin etkisi altında kalmışlardır. Şiirde Tevfik Fikret; Alfred de Musset, François Coppée ve Sully Prudhomme’dan, romanda ise Halit Ziya ve Mehmet Rauf; Stendhal, Balzac, Goncourt Kardeşler ve Paul Bourget’den etkilenmiştir.

6. Tanzimat döneminde, özellikle şinasi, Namık Kemal ve Ziya Paşa’nın başlattığı, dilde sadeleşme hareketi, Edebiyat-ı Cedide ile kesintiye uğramış, Servet-i Fünûn yazarları, eserlerinde Tanzimat kuşağına göre daha soyut ve ağır bir dil kullanmışlardır. Bundan dolayı eserlerinde, az kullanılmış veya hiç kullanılmamış “tîraje, ibtikâ, şegaf, takattur, lerzende, pûşîde” gibi kelimelere yer vermişlerdir.

7. Eserlerinde, “sâat-ı semenfâm (yasemin kokulu saatler), havf-i siyâh (siyah korku), ûd-ı mükevkeb (yıldızlı ud), nây-ı zümürrüd (zümrüt ney), leyâl-i girîzân (kaçıcı geceler)” gibi alışılmamış yeni tamlama ve imgelere yer vermişlerdir.

8. Eserlerinde “ki ve evet” gibi edatlarla, “oh, of, ey, âh” gibi aşırı duygusallık ifade eden ünlemleri sıkça kullanmışlardır.

9. Şiirde aruzu ustalıkla kullanmışlardır.

10. Kafiyenin göz için değil, kulak için olduğu anlayışını benimsemişler; bu anlayışa uygun olarak yazılışları farklı, sesleri aynı olan harflerle kafiye yapmışlardır.

11. Kimi kez bir paragraf, hatta bir sayfa süren, uzun cümleler kurmuşlardır. Özellikle Halit Ziya’nın romanlarında bu uzun cümleler dikkati çeker.

12. Divan şiirinde cümlenin ve anlamın bir dize veya beyit içinde tamamlanmasına karşılık, Edebiyat-ı Cedide şiirinde, cümlenin ve anlamın bir dizenin ortasında başladığı veya bittiği görülür; hatta 7-8 dizeye kadar yayılan cümlelere rastlanır. Buna anjambman denir. Böylece şiir, bu dönemde giderek düzyazıya yaklaşmıştır.

13. Sone ve terzarima gibi batı edebiyatına özgü nazım biçimleri kullanılmıştır.

14. Divan edebiyatındaki müstezat nazım biçimini, farklı vezinler kullanarak şiire uygulamışlar; serbest tarzda müstezatlar kaleme almışlardır.

Serveti Fünun Edebiyatında Şiir türünde görülen başlıca isimler şunlardır:

  • Tevfik Fikret (1867-1915),
  • Cenap Şahabettin (Raik Vecdî takma adıyla, 1870-1934),
  • Hüseyin Siret (Özsever, Ömer Senih takma adıyla, 1872-1959),
  • Hüseyin Suat (Yalçın, 1867-1942),
  • Ali Ekrem (Bolayır, 1867-1937, Ayın Nâdir takma adıyla. Nâmık Kemâl’in oğlu),
  • Ahmet Reşit (Rey, H.Nazım takma adıyla, 1870-1955),
  • Mehmet Sami (Süleyman Nesib takma adıyla, 1866-1917),
  • Süleyman Nazif (İbrahim Cehdî takma adıyla, 1869-1927. Diyarbakırlı Sait Paşa’nın oğlu),
  • Faik Âli (Ozansoy, 1876-1950, Süleyman Nazif’in kardeşi. Zahir takma adıyla),
  • Celâl Sahir (Erozan, 1883-1935, Yemen Valisi ve kumandanı İsmail Hakkı Paşa’nın oğlu).

Servet-i Fünuncular, nesirle şiir söylemeyi denediler. Duygu yoğunluğunu ve heyecanlarını mensur şiir halinde ifade ettiler. Bertrand (Bertran), Baudelaire (Bodler), Mallarme (Malarme) ve Rimbeaud (Rembo) gibi şairlerin izinde yürüdüler. Mensur şiiri onlardan aldılar. Bu türü önce Halit Ziya sonra Mehmet Rauf denedi.

Hikâye ve romanda başarılı isim Halit Ziya’dır. Onu Mehmet Rauf, Hüseyin Cahit, Ahmet Hikmet ve Safvetî Ziya izler. Küçük hikâye örnekleri bu dönemde görülür. Klâsik vaka hikâyelerinin temsilcisi Halit Ziya’dır.

Servet-i Fünuncular, ülkenin içinde bulunduğu durumdan dolayı, tiyatro türünde beklenen ölçüde eser veremediler. Tiyatro ile ancak 1908’den sonra uğraşma imkânı bulabildiler. Hüseyin Suat Yalçın, Mehmet Rauf, Cenap Sahabettin, Halit Ziya, Faik Ali Ozansoy, Ali Ekrem Bolayır ve Safvetî Ziya’nın tiyatro denemeleri vardır. Bunlar teknik bakımdan başarılı eserlerdir. Günlük konuşma diline yaklaşma çabası gösterirler. Tiyatro dili, bu dönemde normal bir çizgi takip eder. Konuları aile çevresinde geçer. Evlenme, boşanma, kadının medenî hakları gibi temaları işler.

Tiyatroda dikkat çeken isim Hüseyin Suat’tır. Yazdığı ve uyarladığı yirmi kadar piyesi vardır. Manzum piyesler de yazan yazar, komedi ve dram türünde eserler vermiştir.

Hüseyin Suat’tan sonra tiyatroyla ilgilenen Mehmet Rauf olmuştur. Aşk, evlenme şekilleri, evlilikte ihanet ve bağlılık temalarını işlediği oyunlar, edebiyatımıza fazla birşey kazandırmamakla beraber, anılmaya değer eserlerdir.

Cenap Sahabettin de Yalan (1911) ve Körebe (1917) piyesleriyle teknik bakımdan yeterli görülmemektedir.

Adını, bir dergiden alan bu dönem edebiyatı, dergi ve gazete alanında da başarılıdır.

Bu dönemde çıkan dergiler şunlardır:

  • Mektep (1895),
  • Mütâlâa (1896),
  • Musavver Ma’lûmât (1895-1903),
  • Hazîne-i Fünun (1882-1897),
  • Resimli Gazete (1881-1899),
  • Musavver Fen ve Edeb (1899)
  • Tefrika (1898).

Dönemin edebiyat, sanat ve düşünce yazılarına önem veren gazeteler:

  • Tercüman-ı Hakikat (1886-1908),
  • Sabah (1886-1917),
  • Tarîk (1886-1899),
  • İkdâm (1894-1901),
  • Terakki (1897-1898) vb…dir.

Abdülhamid’in döneminin baskıcı yılları, basın hayatına canlılık kazandırmaz. Buna rağmen, başarılı oldukları gözlenmektedir. Bu dönemde yazılan makaleler, genellikle Batı edebiyatını tanıtıcı niteliktedir. Edebî çalışmalarını yalnız edebî tenkit konusunda yoğunlaştıran tek yazar, Ahmet Şuayb (Şuayib)’dir. Tenkitte; kendilerine yöneltilen eleştirileri cevaplandırmak, kendi edebiyat anlayışlarını tanıtmak ve yorumlamak, Batı edebiyatı hakkında değerlendirmeler yapmak ve edebî akımları gündeme getirmek gibi konular görülmektedir. Tevfik Fikret, Cenap Sahabettin, Mehmet Rauf, Ali Ekrem, Hüseyin Cahit gibi sanatçıların yazılarında: estetik, edebiyat, edebî zevk, edebiyatta tenkit, edebiyat ve şiir, şiirde konu, vezin, kafiye, nazım şekilleri, hikâye, roman, edebiyat devreleri, eski-yeni edebiyat gibi konular, tenkidin özünü oluşturmaktadır.

1895 yılında Malûmat dergisinde Hasan Âsaf’ın “Burhan-ı Kudret” adlı şiirinin yayınlanması üzerine, kafiye konusunda ileri ölçülere varan bir tartışma başladı.

“Zerre-i nurundan iken muktebes
Mihr ü mâha etmek işaret abes”

beyiti, anlam ve kafiye bakımından eleştirilere uğradı. “muktebes” ve “abes” kelimelerinin kafiye oluşturamayacağı yolunda tartışmalar başladı. Kafiyeyi göz için kabul edenlere göre, sondaki “sin” ve “peltek se”nin kafiye oluşturması mümkün değildir. Kafiyeyi kulak için kabul eden anlayışa göre, bu iki kelime kafiye teşkil edebilirdi. Böylece tartışmaların boyutları genişledi. Yankıları büyük oldu. Dönemin ilk akla gelen tartışma örneği niteliğini kazandı.

Tenkit alanında, Hüseyin Cahit Yalçın‘ın “Kavgalarım” adlı eseri de anılmaya değer niteliktedir. Ahmet Şuayb, Servet-i Fünun dergisinde “Son Yazılar” başlıklı yazıcında, Servet-i Fünun edebiyatının ferdî duygulan ve özellikle aşk konusunu işlemesinden memnun olmadığını belirtir (7 Haziran 1900, s. 482). Deneme ve tenkitleriyle gücünü hissettirir. (Dönemin tenkit anlayışı hakkında geniş bilgi için, Dr. Bilge Ercilasun’un “Servet-i Fünun’da Edebî Tenkit”, Ank., 1981,400 s; adlı eserine bakınız).

Servet-i Fünun dergisinde “Musâhabe-i Edebiyye”leriyle ilgi toplayan ve sohbet türüne canlılık kazandıran Tevfik Fikret olur. (Fikret’in bu tür yazılarını, Doç. Dr. İsmail Parlatır; Tevfik Fikret-Dil ve Edebiyat Yazılarında bir araya getirdi; Ank.,S7,283s).

Bu devrede, seyahat edebiyatının en güzel örneği Cenap Sahabettin’in “Hac Yolunda” adlı eseridir (1896’da tefrika olunan eser, 1909’da basıldı).

Edebiyat tarihi alanında çalışmalar durmuş gibidir. Süleyman Nazif’in Nâmık Kemâl (1912), Mehmet Akif (1924), îki Dost (Ziya Paşa-Namık Kemal, 1926) monografileriyle Ali Ekrem’in Nâmık Kemâl (1930) ve Lisânımız (1937) adlı incelemeleri dönemin uzantıları olarak görülen eserlerdir.

Servet-i Fünun edebiyatının, yukarıda dokunduğumuz türlerde eserler verirken, yüksek zümreye, aydın kesime hitap ettiğini hemen belirtelim. Bu dönem sanatçılarının ortak yanı, Abdülhamit düşmanlığında birleşmeleridir. Karamsar hayat görüşü, hepsinin belirgin yanıdır. Eserlerinde işledikleri temalar; realiteden kaçış, hayat-hakikat tezatı, karamsarlık, tabiat ve kadındır. Onların eserlerinde tabiat, resimden gelme bir tabiat olarak karsımıza çıkmaktadır. Bu tabiat yaşanılan tabiat değil, görülen seyredilen bir tabiattır. Konuların dar bir perspektif içinde ele alınmış olması, onların sanat ve edebiyat güçlerini gölgede bırakmış değildir. Şiirde, tenkitte ve romanda teknik sağlamlığıyla başarılı eserler vermişlerdir.

Benzer İçerikler:

İlginizi Çekebilir:
Kapalı
Başa dön tuşu