Tebliğ-Bildiri Nedir? Özellikleri, Örnekleri

Tebliğ-Bildiri Nedir? Özellikleri, Örnekleri

Tebliğ-Bildiri Nedir?

Tebliğ – Bildiri, bilimsel ve akademik yönü ağır basan, tek kişinin konuşmacı olarak katıldığı bir sözlü anlatım türüdür. Bilimsel bir çalışmayı, konuyu ilgililerine sözlü olarak anlatma işidir.

Bildiri sunan konuşmacı için esas olan, bahsettiği konunun yeni ve bilimsel temellere dayanıyor olmasıdır. Bundan dolayı konferansa benzeyen yanları fazladır. Hatta mini konferans da denilebilir. Ancak bildiri, konferansa göre daha kısa süreli ve daha özel bir dinleyici grubuna karşı sunulur. Sempozyum ve kolokyum gibi akademik vasfı ön planda olan organizasyonlarda yaygın olarak yapılan bir konuşmadır.

Bildiri 15-20 dakikalık zaman diliminde yapılan bir sözlü anlatım türüdür. Konular bilimsel ve akademik olup uzmanlık gerektirir. Konunun anlatımında daha özel bir konuşma dili vardır. Konuyla ve alanla ilgili terimler ve terminoloji ön plandadır. Bildiri dinleyicileri, konuyla yakından ilgilenenlerden oluşur.

Bildiri konuşmasında da konferansta olduğu gibi yazılı kompozisyondaki giriş, gelişme ve sonuç bölümleri dikkate alınır. Girişte konu hakkında kısa bilgi verilir ve konunun amacından bahsedilir. Gelişme kısmında söylenmek istenenler ayrıntılı olarak ve delilleriyle beraber açıklanır. Sonuç kısmında da konuya dair anlatılanlar kesinleştirilerek vurgulanır. Bildiri sunumu tamamlandıktan sonra sorulara geçilir ve dinleyenlerin soruları cevaplandırılır. Soru-cevap kısmında tartışmalar da olabilir.

Bildirinin konferanstan ayrıldığı nokta, hem zaman, hem konu hem de dinleyici açısından daha sınırlı olmasıdır. Sonuç olarak konferansın indirgenmiş hali demek de mümkündür. (M.Gedizli, Söyleyebilmek)

Bildiri Örneği:

Değerli katılımcılar!

Ben Dr. Cercis İkiel. Sempozyuma Türkiye-Sakarya Üniversitesinden katılıyorum. Şimdi sunacağım bildirinin konusu; “Küreselleşme, kesintisiz bir süreç mi?” sorusuna cevap arama çabası olacaktır.

Bu bildiri, küreselleşme hakkında yapılan aşağıdaki tanımlamaların geçerliliğini kanıtlamak için kaleme alınmıştır. Aslında küreselleşme denildiğinde anlaşılan, insanın (içinde yaşadığı toplum, devlet ve kültürel ve de medeni çevresi) vizyon ve misyonuyla birlikte mekanda gösterdiği hareketlilik kabiliyetidir. Bu gibi vizyon ve misyonlar, kasıtlı ve maksatlı olaraktan canlı bir aracıyla şekillenecek olan (yani toplum, devlet veya bunların her ikisinin oluşturduğu grup) küresel bir rol gerektirmektedirler ve bu durum, gücün belirli bir türünü oluşturmaktadır. Bu hareketlilik sürecinde insanın hareketliliği ve diğer insanlarla olan birlikteliği arasında, mekân ve zaman boyutunda, düşüncenin şekillenmesinde ve küreselleşmenin uygulanmasında bize öncülük eden iki taraflı bir ilişki gözlemlenebilir. Buna göre bildirinin amacı:

a) Bu hareketliliğin etkileri veya diğer hareketsiz toplumlardan üstün olan bir devletin küresel amaçlı rolü, onların barbar veya emperyalist olarak suçlamaları

b) Tarihe göre her ikisinde de farklı terimlerin kullanıldığı dinamik ve statik toplumların çatışmalarının büyüklüğü, son olarak da

c) Sonuca yönelik birkaç değerlendirmenin ortaya konulmasıdır.

Küreselleşme, insanoğlunun tarihi serüveninin son birkaç on yılını kapsayan bir olgudur. Bu dönemde, iki belirleyici özellik dikkati çekmiştir: a) Küreselleşmenin homojen (eşit dağılımlı) yapılanması veya küreselleşmeyi homojenleştirme düşünceleri ve b) Değişik yollardan yerellik ve küresellik arasında bir karşılaştırma. Bununla birlikte kanımca bu her iki düşüncenin olumlu ve olumsuz sonuçlarını içeren bireysel yaşamları, yerel ve küresel ölçekteki toplumları derinden etkileyen, üçüncü bir şık daha mevcuttur. Daha sonra göreceğimiz üzere bu durum bize, “küreselleşmenin kesintisiz bir süreç olduğunu” gösterecektir.

Toplam üç maddede ele aldığımızda görüyoruz ki, küreselleşme olgusu gerçekten, uzun bir sürece ve renkli bir tarihi altyapıya (geçmişe) sahiptir. Bu nedenle geniş bir bakış açısıyla değerlendirilmek zorundadır. Bu da bizi küreselleşme olgusuna, farklı bir bakış açısıyla bakmaya götürür. Bu tasarlanan bakış açısı, çeşitli sınıflandırmalara ve genel kavramlara dayandırılabilir. Örneğin; Jameson, bu kavramla ilgili bir sınıflandırma yapmıştır: 1) Küreselleşmeyle eşdeğer bir kavram yoktur. 2) Küreselleşme yeni bir şey değildir. 3) Küreselleşme ve dünya pazarı arasındaki ilişki, kapitalizmin vardığı son noktadır. 4) Küreselleşme, kapitalizmin çokulusluluk safhasında, post modemizmle birlikte adlandırılan esaslı bir özelliğe sahiptir (Jameson, 1998).

Bu bildiride bizim bakış açımız daha çok, Jameson’un sınıflandırmasındaki ikinci maddeyle benzerlik göstermektedir. Çünkü bana göre küreselleşme, insanın hareket etme özelliğinin açığa çıkmasıyla, kurgulanmasıyla ve mekânla olan iletişimini kurmasıyla gerçek anlamda başlamıştır. Bu yüzden bilinen ve etkilenen mekân (ecumen), toplumlardaki hareketlilik ve iki taraflı ilişkiyle uyum sağlayarak genişlemektedir. Bu temel üzerinde, onlar toplumlarını diğer toplumlara, kültürlere ve medeniyetlere açmışlardır. Bu durum, bilginin genişlemesi ve buna bağlı olarak insanın merakını gidermesiyle muazzam bir bilgi birikiminin oluşmasını sağlamıştır. Bu nedenle, insanın bir dizi yeni zihinsel, ruhsal, fiziksel ve özellikle ekonomik ihtiyaçları çeşitli şekillerde, bu ilişkiye ve bilgi birikimine bağlı olarak artış göstermiştir.

Bunu bilerekten, hareketlenme ve örgütlenme yeteneğine sahip olan toplumlar, kendi toplumlarına ve diğer toplum ve kültürlere öncülük (idare) etmişler, onları yönetmişlerdir. Bu yüzden, onlar küreselleşme sürecinde ve sonrasında, dikkate değer etki bırakmışlardır. Bu bağlamda sözü geçen kültürel ortamların hepsini şu şekilde sıralayabiliriz: Çinliler, Hintliler, Mısırlı-Mezopotamyalılar, Sümerler, Persler, Antik Yunanlılar, Türkler vb. Örneğin Türkler; bir kültürü temsil eden ve bu kültürü küresel motifleriyle Merkezi Asya’ya yansıtan, büyük bir olasılıkla küreselleşen ilk toplumlardan birisidir. Çünkü Türkler hareketliliğin eşsiz niteliğine sahiptiler. Bu yeteneği uygulayaraktan, arkalarında çok farklı bir evrensel kültür bırakarak Merkezi ve Ön Asya’da çok geniş coğrafyalara ulaşmışlardır.

Bu niteliğe sahip olan toplumlar, küreselleşmenin ilk modelini oluşturmuş ve temsil etmişlerdir. Yukarıda örnek verdiğimiz toplumların da evrensel vizyon ve misyon anlayışına sahip olmayı gerektiren, geniş çapta zihinsel ve yapısal modele dayanan evrensel bir dünyaya sahip olma hayalleri vardı. Bu durum onların neden diğer yerel toplumlardan farklı olduğunu açıklamaktadır. Diğer yandan bu açıklamaya benzer bir biçimde; durağan ya da hareketsiz toplumlar veya hareketli toplumlar ve o toplumun oluşturduğu kültürler arasında farklılıklar görülür. Bunlardan birinci gpup, tarih boyunca ikinci gruba bağımlı olmuştur. Tarihin bize gösterdiği gerçeğe göre, onlar hareketli toplundan barbar olarak adlandırdıkları için bu sonuç kaçınılmazdır. Çünkü onlar, hareketli toplumların evrensel düşlerinin ne olduğunu anlamamışlardır. Bunun tam tersi, ikinci grup etkin olduğu devrede girişimcilik, kültür ve bugünün devletlerini derinden etkileyen ve şekillendiren bu faktörlere dayanarak dünyayı yönetmektedirler.

Modem çokuluslu yapılanmalar, hareketsiz toplum ve kültürlerin rolünü ellerinde bulundururlar ve onları idare ederler. Bu yapılanmanın mantığa aykırı bir biçimde barbar kavimlerde olduğu gibi hareketsiz toplumlarda fark gözetmeden bir arada tutulduğunu görmek çok ilginçtir. Bu yüzden tarih bir kez daha tekerrür etmiştir. Değişen toplumlar ve kültürler, kendi ahlaki ve kültürel sistemlerini, sosyal yapılanmalarım ve yönetim biçimlerini, ekonomik yayılışlarını ve sosyal refahlarını, hukukunu, yasama yapma ve hoşgörülü adaletini, durağan toplumlar üzerinde, onları kendi küresel düzeninin ve yönetiminin bir parçası yapmak için iktidarını kullanarak ve zorla kabul ettirmişlerdir. Örneğin hukuk, Beckmann’m ortaya çıkardığı olguyla: “Uluslararası hukuk, (kesinlikle) hızlanmakta ve yoğunlaşmakta; fakat genişliği, hızı ve etkisi bütünüyle aynı şekilde kalmamaktadır (Beckmann, 2002).” Aynı derecede benzer sürecin ana vasıtalarından birisidir.

Bu yüzden, bir kez daha yerellik ve hareketlilik fikri, birbirleriyle karıştırılmamalıdır. Bu kavramların eski kullanımlarının tersine, bugünkü karşılaştırılması, birçok gelişmiş anlam tarafından oluşturulmuştur. Küresel düşünce ve uygulamaların rolü, yerel nitelik ve değerlere sahip olan, Batılı değerlerle uyum içersinde şekillenmiştir. Sonuç, sömürgecilik sonrası, modem ve post modem çağlarda uygulamaya konulan, Irak ve diğer Doğu ülkelerinin şahit olduğu üzere, zamanımızda Batılı olmayan tarzda hareketsiz toplumlara liderlik eden ve onları kışkırtan yönde davranış ve hareketler, homojenliğin lehinde kaçınılmaz olarak değişecektir.

Sonuç olarak, bildirinin başında da değindiğim üzere, küreselleşme, kesintisiz bir süreçtir. Kanımca, şimdiye kadar söylediklerimizin hepsini bir arada değerlendirirsek, bu ifade haklı çıkacaktır. Umuyorum ki, bizim burada sunduğumuz küreselleşme tanımından sonra, diğer sosyal bilimciler de konuya bu bakış açısıyla bakmayı deneyeceklerdir. Şunun farkındayım ki, bu durum bizi yeni teknik terimlerin, geniş bakış açısının, yöntembilimin vb. kullanımına götürecektir. Örneğin; “Küreselleşme, coğrafi oluşumların yeni yapılanmalarına neden olmaktadır (Hann, 2000).” İnanıyorum ki, “Mekânın yeniden yapılanması ve inşası sürerken, sadece coğrafyada değil, diğer bilim dallarında da bu gibi kavramsal çalışmaların yansıtılması gerekmektedir (İkieî, 2003).” Bu yüzden, Apparadurai tarafından söylenmiş olan şu ikilemden kaçınabilmeliyiz: “Bilginin küreselleşmesi ve küreselleşen bilgi arasında bir ayrım mevcuttur (Apparadurai, 2000).”

Beni dinleme nezaketi ve sabrı gösterdiğiniz için hepinize teşekkür ederim.

Ayrıca bakınız ⇒

SÖZLÜ ANLATIM (KONUŞMA)

Sözlü Anlatım Türleri

DİKSİYON

YAZILI ANLATIM