Son Sığınak – Reşat Nuri Güntekin

Reşat Nuri Güntekin’in “Son Sığınak” Romanı İncele, Eleştiri

Eleştiri: Fethi Naci

Son Sığınak, Reşat Nuri Güntekin‘in son romanı; ilk defa 1961’de kitap olarak yayımlanmış; Reşat Nuri’nin, ölümünden sonra gün ışığına çıkan tek romanı.

Son Sığınak’ı okurken Anadolu Notları‘nı, Notlar’ın birinci bölümündeki “Tulûat Tiyatroları I, II, III” başlıklı yazıları anımsamamak olanaksız. (Behçet Necatigil’in ünlü sözlüğünde Notlar’ın ilk cildinin 1936’da, ikinci cildinin 1966’da yayımlandığı belirtiliyor.) Reşat Nuri, tuluat tiyatrolarına duyduğu büyük ilgiyle yazdığı bu yazılarda, hem tuluat oyuncularına duyduğu sevgiyi dile getirir, hem de tuluat tiyatrolarının önemini:

Son Sığınak – Reşat Nuri Güntekin

“Bu, yorgunluktan, açlıktan yılmadan, mihneti kendilerine zevk eden uyanık ve sevimli göçebeler yıllarca Anadolu’ya neşe, hareket ve yaşamak zevki taşımışlardır.” (Anadolu Notları, İnkılâp Kitabevi, 17. baskı, 1993, s. 134)

“Anadolu’da hangi büyücek kasabaya ayak atsanız bu tulûat tiyatrolarından birine rastgelirsiniz. (…) Oyunlar, kasabanın bir tiyatrosu varsa, orada, yoksa bir gazinoda, hatta büyücek bir kahvede verilir. Ahali için birkaç peyke, arkalıksız kahve iskemleleri, oyuncular için yerden birkaç karış yüksek bir kerevet, delik deşik iki boyalı perde yeter de artar bile. Elverir ki gönüller şen olsun.” (s. 135)

“Oyun başlayıncaya kadar sokakta ilanın önünde çalan mızıka etrafa bir şenlik gecesi hareketi dağıtır. Unutmamalı ki Anadolu, bugün yavaş yavaş kendine mal etmeğe çalıştığı alafranga müziği yıllarca evvel ilk defa bunlardan işitmiştir. Amma ne kadar kaba saba, ne iptidai ve solo şeklinde imiş, ne çıkar?” (s. 136)

“Tulûat piyeslerinden hangisinin altı eşelense esaslı bir Avrupa piyesinin temellerine varılacağını çok kuvvetle tahmin ederim.” (s. 136)

“Asırlarca memleketin bütün mesuliyetleri gibi sanat mesuliyetini de omuzlarında taşımış İstanbul’un, Anadolu kasabalarına gönderebildiği hemen tek ses bu beğenmediğimiz tulûat kumpanyaları olmuştur.” (s. 137)

“Bugün Anadolu’da dolaşan tulûat kumpanyalarının sayısı oradaki lise ve orta mekteplerimizin sayısından çok fazladır.” (s. 142. Reşat Nuri’nin “bugün” derken, 1930’ların ilk yarısını kastettiğini biliyoruz.)

“… Onlarda iyi ile fena birbirinden kalın çizgilerle ayrılır. Vakalar halkın daima iyilerle beraber yürüyeceği şekilde tertip edilmiştir. Piyesin sonunda cinayet ve haksızlık, hakiki dünyamızdakinden daha büyük bir isabetle cezasını görür. (…) / Tulûat piyesleri derebeylik yadigârı olduğu gibi onlarda polise, hâkime hemen hiç tesadüf edilmez./ Fenalar iyilerin eliyle cezalarını bulurlar.” (s. 144)

Anadolu’da yüzlerce tulûat kumpanyası vardır. Birçok bin insan her gece dişinden, tırnağından ayırdığı para ile bunları seve seve dinliyor. / Sanat tiyatrosu denilen şeyi yakın bir istikbalde bunların yerine koymaya imkân yoktur.” (s. 144)

Reşat Nuri, “Tulûat Tiyatroları” başlığıyla yazdığı yazılan şöyle bitiriyor: “Bence yapılacak şey, bu tiyatroların çok eskimiş piyeslerini -asıllarındaki tadı ve keyfi bozmadan- yenileştirmek ve yeni hayata uydurmak; bir de repertuvara aynı sadelikte yeni piyesler ilavesine çalışmak olacaktır. Onlar, gene ufak tefek tulûatlarmı yapmakla beraber, yazılı piyeslerden oynamaya alıştırılır, tekstlerin dil ve fikir itibariyle daha düzgün şeyler olması temin edilirse halk terbiyesi nokrasından ehemmiyetli bir iş görülmüş olur.” (s. 145)

Anadolu Notları’yla Son Sığınak Arasındaki İlişkiler

Reşat Nuri’nin 1930’larda yazdığı Anadolu Notları’yla 1950’ler’ de yazdığı Son Sığmak arasında yakın ilişkiler var.

“Tulûat Tiyatroları” başlığıyla yazdığı üç yazıda öne sürdüklerini Reşat Nuri, aşağı yukarı yirmi yıl sonra, Türkiye’nin 1930 sonlarındaki ekonomik, toplumsal, siyasal gerçekliklerinin gözlemlenmesine dayalı eleştirilerini de ekleyerek. Son Sığmak adıyla roman biçimine büründürüp yeniden sunuyor okurlarına. Ne var ki Anadolu Notları, Son Sığınak’ı epey etkilemiş görünüyor.

Bu etki, önce dil bakımından gösteriyor kendini: Son Sığınak’ta, çoğu zaman, roman dili (yazınsal dil) bir yana bırakılmakta, bu dilin yerini Anadolu Notları’nın röportaj dili (kullanmalık dil) almaktadır. Reşat Nuri, özellikle “inkılap”a, Cumhuriyet’in 1930’lardaki başarısızlıklarına, bürokratların budalalıklarına yönelik eleştirilerini klasik roman biçiminin roman kişileriyle, olay örgütleriyle değil, Anadolu Notları’nın röportaj diliyle anlatmaktadır. Bu, bir.

“Tulûat Tiyatroları” başlıklı üç yazıdan bazı parçalar, hemen hemen hiç değiştirilmeden ya da pek az değiştirilerek Son Sığınak’ta karşımıza çıkmaktadır. Bu, iki. İşte örnekler:

Anadolu Notları’ndaki “Tulûat Tiyatroları II” başlıklı yazıda şunları okuyoruz:

“Çocukken bir tulûat tiyatrosunda kocasına kızdığı için iki çocuğunu eliyle boğazlayan bir ananın hikâyesini seyretmiş, erkeğin karısını ‘Midya.. Midyacığım’ diye garip bir isimle çağırması tuhafıma gitmişti. O vakit seyrettiğim komedi dramın Evripid’in meşhur Midas’ı olduğunu senelerce sonra anladım.” (s. 136. Reşat Nuri’nin Euripides‘in Medeia’sını kastettiğini sanıyorum; Midas, Ovidius’undur bildiğim kadarıyla ve “iki çocuğunu boğazlamak”la da ilintisi yoktur.)

Son Sığınak ‘ta da bunları okuyoruz:

“… Kocasına gücenen kadın, çocuklarını boğazlayıp herife varıyor. Erkeklerin isimleri Ahmet, Mehmet… Fakat kadının ismi: Midya… Âşık; kadına: ‘Ah, Midyeciğim! Seni bir tavada evire çevire kızartmak, Midyeciğim, senin pilakini, dolmanı yapıp yemeli!’ diyor. Halk gülmekten kırılıyor. / Hoca: ‘Bu ne biçim isim böyle?’ derken Azmi, birdenbire: – Yahu, bu meşhir Medelea, diyor, midyenin kendi gelmemiş olan bu yerlere bu piyes nasıl gelmiştir?” (s. 210)

Anadolu Notları’ndan:

“Kantolardan sonra başlayan bu oyunların halk üzerinde, izi ölünceye kadar silinmeyen çocukluk masalları kadar tesiri vardır.” (s. 142)

Son Sığınak’tan:

“Bunlann hepsi büyük çocuk oyunlarıdır.” (s. 139)

Anadolu Notları’ndan:

“Bu kumpanyaların piyeslerini, repertuvarlarını da pek hor görmemelidir. Aralarında adeta dünya şaheserleri vardır. Gülmeyin, ezbere söylemiyorum. ‘Arabın Hiddeti’, Şekspir‘in ‘Otello’sudur…” (s. 136)

Son Sığınak’tan:

“Elimde yapıları çok sağlam piyesler vardır. Ne kadar maskara ve gülünç hale sokulsa yalnız vakalarıyla bizi de, halkı da sürükleyecek çeşit çeşit adapte piyesler. Güney Fransa’dan bizim Toroslar’a getirilmiş ‘Mersinli Kız’ diye bir piyes, başka bir çeşnide yine o çeşit heyecanlarla dolu bir başkası. Hep bizim çehrelerimize sokulmuş piyesler.” (s. 75)

Asıl önemlisi, Son Sığınak’ın roman gibi başlayıp röportaj gibi sürmesi ve sona ermesidir. Son Sığınak’a “roman” demek güç: Yarı yoldan ziyade romandan uzak / Yarı yoldan ziyade röportaja yakın…

Yeni Türkiye Tiyatrosu’ndan Tuluat Topluluğuna

Romanın anlatıcısının adını 21. sayfada öğreniyoruz: Süleyman. Reşat Nuri, gene benöyküsel anlatımı yeğlemiş.

Kimdir Süleyman?

Romanın daha ikinci satırında “Mecbur dadımız” diyen Süleyman’ı, ilk sayfada, “ikinci mevki bir kompartımanda” yolculuk ederken görüyoruz.

Bu iki ayrıntı, varlıklı bir aileden gelen Süleyman’ın yaşamında başarılı olamadığını anlamamıza yetiyor. (Kar fırtınası yüzünden tren bir küçük kasaba istasyonunda durunca herkesin davet ediliverdiği bir düğüne Süleyman da nerdeyse zorla götürülüyor; ne iş yaptığını soran Mahkeme Reisi’ne “bir boyacı dükkânında kâtiplik yaptığını söyleyemeyerek ‘Ticaret’ diye cevap veriyor.) Sonraki sayfalarda Süleyman’ın zengin ailesinden kırık dökük anlatımlarla söz ettiğini görüyoruz: “Bağlarbaşı köşkümüzün pancurları (…), bahçede babamın arabası boyanırken…” (s. 34) Babası öldükten sonra kalanlar satılmış, herkes payını almıştır. Galatasaray’ın son sınıflarına yaklaşan Süleyman, ağabeyinin isteğiyle, “mühendis, mimar gibi bir şey” olmak için Paris’e gidiyor, iki yıl kalıyor (“Okuyordum. Tiyatrodan başka sefahatim yok gibiydi. Fazla kalabilseydim, belki bir şeyler olacaktı.” s. 35); Birinci Dünya Savaşı çıkınca ilk trene atlıyor: İstanbul, askerlik. Kanal Seferi (“Birinci Dünya Savaşı’nda İngilizleri Mısır’da tutmak. Batı cephesine gönderilen Hint Birliği’ni alıkoymak amacıyla Osmanhlar’ın 1915 Şubat’mda Süveyş Kanalı’na yaptıkları sefer.” diyor ansiklopediler.), İngilizlere esir düşmek, Zekazik kampı, Süleyman’ın kahramanlığı (“Kahramanlık diye anlattığı şey dipçikle arkadaşıma vurmaya kalkan bir İngiliz nöbetçisini yere yatırarak elinden tüfeğini almış olmamızdı. Onun için ikimizi de on beş gün dar bir mahzene kapamışlardı.”), Süleyman’ın arkadaşlarıyla kampta kurduğu sahne, yaptıkları dekorlar, oynadıkları oyunlar… “Mısır kampındaki bu tiyatro bizim için bir sığınak olmuştu.” diyor Süleyman. Ve bacağında henüz iyi olmamış bir yarayla İstanbul’a dönüş: “Doğrusu aranırsa bizim için asıl Zekazik kampı mütareke senelerinin İstanbul’u oldu. Çünkü artık kaçıp kurtulacak bir yerimiz kalmıyordu.” Süleyman’ın kendi kuşağı için bir değerlendirmesi: “(Zekazik kampında) Aramızda benim bir daha belini doğrultamamış neslimin en parlak gençleri vardı ve harbin asıl mağlupları onlardı.” (s. 36. Süleyman’ın roman boyunca süren soylu alçakgönüllülüğüne hayran olmamak elde değil…)

Süleyman’ın bindiği tren, Diyarbakır’dan İstanbul’a giderken, elektriği bile olmayan bir küçük kasaba istasyonunda, kar fırtınası yüzünden durup kalmasa, “Yeni Türkiye Tiyatrosu” kurulamayacaktı.

Süleyman’ın trende konuşmak zorunda kaldığı ilk insan, Makbule’dir: “Otuz, otuz iki yaş arasında bir kadındı. Daha doğrusu, şirret bir kocakarı ile daima çocuk kalacak bir kız çocuğu!” Makbule, şarkıcıdır, Anadolu’da “Ayseven” adıyla tanınır. (Süleyman’la Makbu-le’nin tanışmasına Süleyman’ın yanındaki “biraz da hasta olan küçük arkadaşı” neden olmuştur: 12. sayfada çocuğun adının “İsmail” olduğunu öğreniriz; Süleyman, Makbule’nin sorusunu geçiştirmek için “Kardeşimin çocuğu,” demiştir. 163. sayfada, Remziye’ye, “O küçük yumurcak var ya, benim derdim de o, olacak,” der. Ve bir daha o “yumurcak”tan söz edilmez. Nedeni belli: Reşat Nuri, ilk müsveddeyi yazmış, bir daha üzerinde çalışmaya vakit bulamamıştır.)

Süleyman’ın bir düğüne nerdeyse zorla götürüldüğünden söz etmiştim. Genç bir subayın Halkevi’nde düğünü vardır. Halkevi Başkanı, soğuk tren kompartımanlarında beklememek için bir kahveye sığınmış olan yolcuların hepsini düğüne davet etmiştir: “Halkevi, halkın evi demektir. Hoş bir vakit geçiririz.” Başkan’m Süleyman’ı sürükleyip götürüşü: “Başkan, bileğimden tutarak kalabalığı yarmaya uğraşırken omuzlarına kocaman bir oğlan çocuğu oturtmuş bir adam: / – Yahu, hiç olmazsa şunu al, bir köşeye oturt… Ağlıyor, öksürüyor, diye yalvardı. / Başkan, iri sesiyle: / – O ne lakırdı arkadaş? Türkiye

Cumhuriyeti’nde öksüz yoktur, diye adamı haşladı.” (s. 14)

Son cümle, Cumhuriyet’in tek partili yıllarının havasını yansıtmaya yetiyor. (Aynı tepkiyi Reşat Nuri’nin Kavak Yelleri adlı romanının unutulmaz Müftü’sü de gösteriyordu: Yetim çocuklar için bir yurt kurmaya çalışan Müftü, ilkin, Yurt’un adının “Cumhuriyet Yetimler Yurdu” olmasını düşünür, sonra, “Cumhuriyet’in yetimi olur mu yahu? Cumhuriyet’in kendi öz ana baba demek…” diyerek vazgeçer; söylediklerine inandığı için değil, “devlet korkusu”yla!) Reşat Nuri’nin Halkevi Başkam’na o sözü o biçimde söyletişi, Son Sığınak’ta Cumhuriyet dönemine eleştiriler yönelteceğinin belirtisi gibidir; nitekim roman boyunca bürokrasiye, “inkılap”a yönelik eleştiriler birbirini izler, bu eleştirilerin zaman zaman karamsarlığa dönüştüğünü bile görürüz.

Kasabadaki Halkevi, eski zamanlardan kalma bir kervansarayın onarılmasıyla, “ötesini berisini hafifçe değiştirip boyayarak ve her tarafını masum bir hevesle süsleyerek meydana getirilmiştir.”

Düğünde herkesin “Hoca” dediği biri, yavaş yavaş ön plana çıkar:

“Bu adam, elli beş altmış yaşlarında, boynu biraz yana çarpılmış, çıkık alınlı, çökük yanaklı, kara kuru bir ihtiyardı. (…)… kasabanın sevilen bir çehresi olduğu anlaşılıyordu.” (s. 18)

Düğünden biri daha:

“Davetliler arasında bir de iyi giyinmiş bir adam oturuyordu. Nedense gözlerim, ikide bir, bu adamın yüzüne gidiyor ve takılıyordu. (…) … bir aristokrat adam, bizim aramızda ne arıyordu?” (s. 18)

Süleyman, sonunda, bu “aristokrat”ın. Sofu Seyfullah Paşa’nın tiyatro tutkunu oğlu olduğunu anımsar.

Süleyman, düğünde, bir de Azmi adında, Kanal Seferi’nden tanıdığı, çok eski bir arkadaşına rastlar.

Bunca rastlantıdan sonra Reşat Nuri, Süleyman’a, “Bu gece, bir tesadüfler gecesiydi.” dedirtmek gereğini duyar.

“Aristokrat”la (adı, Servet Bey) “Hoca”, coşuyorlar düğünde, “Kanlı Nigâr”a başlıyorlar: “Daha başlarlarken ikisinin de aşağı yukarı bu heves için hayatlarını feda etmiş insanlar olmalarının hikmeti anlaşılıyor.” Oyunun heyecanı içinde kendini tutamayıp ağlayan oyuncular. Ve Reşat Nuri, konuklar arasındaki General’e, “Garip bir şey, bir taklide ağlamak!.. Haydi, diyelim ki o, kadın… Fakat bunlar?” dedirterek yapacağını yapıyor!

Hoca, yaşamöyküsünü anlatıyor:

“Tersane mülazımı imiş. (..) Haliç’te demirli gemisinden kaçar, kaçar, ötede beride ortaoyununa çıkarmış.” “Zenne” rolünde iken “Kanun Neferleri” Hoca’yı yakalıyorlar. Sonra, arkadaşlarıyla ortaoyunu oynamak için Süleymani-ye’de toplandıkları gece baskına uğruyorlar. Hafiyeler, Abdülhamia’e suikast hazırlıyor diye jurnal veriyorlar: “Sorgusuz sualsiz apoletlerini sökmüşler… Haydi sürgüne, Adana’ya… Anadolu’nun orasında burasında bir zaman sürttükten sonra gelip bu kasabaya yerleşmiş, yani evlenmiş…” (s. 31)

Servet Bey, bir tiyatro kurmayı öneriyor:

“Ben, bütün masrafını üzerime alırım. (…) Yalnız, sizler bana söz verin!” Anlatıcının sözleri: “Bu, adeta gözü açık görülen bir rüyadır.” (s. 32. Anlatıcının bir sözü daha: “Mahrumiyetler içinde bir çölde gibi sarılı olduğumuz için tiyatro, etrafımızda coşan hayata ve hırslara karşı Son Sığınağımız’dır.” s. 76)

O kasabada yaşanan Halkevi gecesinden üç ay kadar sonra Servet Bey çıkagelir ve tiyatro kurma çalışmaları başlar: “Hepimizde o ne parçalanırcasına bir çalışma idi. Bu çeşit bir ateş, ancak muharebeye girecek olanlarda ve bir de galiba… tiyatroda oluyor.” (s. 74)

Tiyatronun başına geçen Süleyman’ın ilkesi: “Mutlaka halkla kalp kalbe gelmek için bu küçük perdenin içindeki dünyaya onları çekmenin çaresini arayacaktım.” (s. 75)

37. sayfada tiyatronun kuruluş çalışmaları başlar (Oyuncu seçimini ne güzel anlatır Reşat Nuri: Bu işleri iyi bilen biri gibi, sevgiyle, anlayışla…) 81. sayfada yola çıkarlar, 97. sayfada Samsun’dadırlar. Karadeniz kıyılarında son uğrakları Trabzon’dur. “Erzurum’dan sonra Erzincan’a geçeceğiz. Oradan güneye doğru ineceğiz. Daha önümüzde uzun aylar var. / Mevsim başında İstanbul’da olacağız.” (ss. 120-121) Trabzon’da Servet Bey, Süleyman’a bir not bırakarak sevgilisiyle birlikte İstanbul’a gitmiştir. Mesele birkaç gün sonra anlaşılır: “Servet Bey, davasını kaybetmiştir. Çocuklar, üzerine çullanarak onu hacrettirip evine götürmüşler, tövbe ettirmişlerdir.” (s. 124)

Romandaki tiyatro serüveninin aşağı yukarı yüz sayfası Servet Bey’in parasıyla yürümüştü, yüz sayfası ise tam bir tuluat kumpanyası serüveni olarak sürüyor: 125. sayfada Makbule, “Tulûat mı? Vallahi onu da yaparız.” diyor. Ve yapıyorlar.

(Burada büyücek bir ayraç gerekli. 127. sayfada romana Azerî Bey diye bir tip giriyor. “Turnelerde oyuncularla çabuk ahbap olunur. Bizde de böyle bir Azerî Bey musallat olmuştu.” Reşat Nuri, ya da Süleyman, Azerî Bey için “Şimdi Sivas’tan Erzurum’a gelmekte olan demiryolunda müteahhitlik yapıyormuş,” diyor. Cumhuriyet’in o ilk yıllarında “demir ağlarla anayurdu dört baştan örerken”, Haydarpaşa-Ankara hattı, 1930’da Sivas’a, 1938’de Erzincan’a, 1939’da Erzurum’a kadar uzatılmıştır. [1940 yılında, parasız yatılı olarak, Erzurum Lisesi’nde okumaya başladığım zaman Erzurumlu sınıf arkadaşlarımız trenin Erzurum’a vardığı gün yapılan törende Belediye Başkanı’nın verdiği söylevi taklit ederlerdi, katıla katıla gülerdik: “Ya dîrdüz Erzurum’a tren gelmez! An bak aha, nasıl geldi! Bak, bak, bacası nasıl tütür…”] Bu bilgi, roman zamanı bakımından çok önemli. Bu cümleye dikkat etmeyen Dr. Abdülkadir Haydar, Halide Edib, Yakup Kadri ve Reşat Nuri’nin Romanlarında Nesil Çatışması [Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, 1939, s. 379] adlı kitabında. Son Sığınak’ın söz ederken, “Romanın vakası Cumhuriyet’in ilk yıllarında geçer.” diyor. Pes! Süleyman, Son Sığınak’ın 216. sayfasında, Van’da karşılaştığı umumi Müfettiş’in söylediklerini aktarıyor:

“Diyarbakır’daki Umumi Müfettiş, sık sık yanında kalabalık heyetlerle buraya geliyor. Gazi’nin Van’da şimdiden bir mamûre yaratmak için planlar yaptığını, hatta bir üniversite kurmak tasavvurunda olduğunu söylüyorlar.”

Oysa demiryolu Erzurum’a uzatılırken Gazi’nin artık hayatta olmadığı malum. Reşat Nuri’nin, Son Sığınak’ın ilk müsveddesini yazdıktan sonra üzerinde çalışamadan öldüğünü biliyoruz; bunun için düzeltebileceği birtakım yanlışlar olduğu gibi kalmış; kitabı baskıya hazırlayan Mithat Sadullah Sander bu yanlışları düzeltmemiş. Sander’in atladığı küçük bir yanlış daha: 77. sayfada Pertev’le Reyhan’ın adları birbirine karışıyor, sonra, nasılsa, 115. sayfada bu karışıklık düzeliyor.)

“Yeni Türkiye Tiyatrosu”nun bir tuluat tiyatrosuna dönüşmesinden sonra Reşat Nuri’nin yazdığı 100 sayfa, roman olmaktan çok bir röportaj, ama nefis bir röportaj: Bir yanda tuluat tiyatrosu gerçekliği, bir yanda Türkiye gerçekliği, daha doğrusu Doğu ve Güneydoğu Anadolu gerçekliği… Alabildiğine renkli bir dille… Ama roman diliyle değil, röportaj diliyle, nerdeyse Anadolu Notları’nın diliyle…

Azmi, “Değiştiririz adımızı, kurarız bir yeni kumpanya… Ha çocuklar!” diyor. Anlatıcı, “İşte asıl turne orada kararlaştırılmıştı” diye düşünüyor. “Tesadüfün bir araya topladığı insanlar, istasyon fanusunun etrafındaki gece böcekleri gibi bu bilinmeyen yerlere gitmek, içinde bulundukları halden kaçıp kurtulma ateşleri içinde yanıyorlar.” (ss. 145-146)

“Kağızman, Iğdır, Doğu Beyazıt… Hep geçiyoruz… Şimdi başıboş bir aşiretiz, göçebeleriz. Azmi’nin elindeki haritasından başka bir rehberimiz yok. / ‘Yeni Tiyatro’ artık bir hikâyedir. Tulûat asıl biziz. / Akşam olunca durakladığımız en umulmayacak yerlerde günlerce kalıyoruz. Yarını düşünmek yok. Yarın nasıl olsa kendini gösterecek… / Yeni Tiyatro’nun en küçük gördüğü insanlar, şimdi başlarımızdır… (…) Hoca, – Zavallıların sırtından geçiniyoruz! diyor. / Lokman (…) mutlaka bir şey buluyor… Bize: – Sizler endişe buyurmayın. Çocuklar, elbette bir şey yapacaklar, diyor…” Deneyimli gerçek tuluatçıların çabaları, dayanışma ve bölüşme… Ve bir gözlem: “Biliyoruz ki, geçtiğimiz yerlerdeki kasabaların en sefilinde bile gülmeye, ağlamaya susamış zavallı insanlar var.” “Mevsim ilerliyor. Gecikmiş kuşların son kafileleri arkasından güneye doğru iniyoruz.” Roman yapısına iyice boş vermiştir Reşat Nuri: “Bu arada komşu vilayetlerden birinde rastladığımız enteresan bir simadan bahsetmeden geçemeyeceğim,” der, bir saz ş,ıirini anlatmaya başlar. Derken, ilginç bir saptama: “Buralarda umulmayacak kadar çok tulûatçıya vesaire tesadüf ediyoruz. Radyolarda alaturka çalgı yasak olduğu zaman bu hal, ortalığı büsbütün azdırmıştır. Üçer, ikişer kişiye inen truplar, tek kalmış, bir truba katılmak için bekleyenler… Yollara bunlar hayatiyet verivor.”

Ama sonuç, bütün tuluat tiyatroları için değişmez olan sonuçtur:

“… deniz tükenmişti.” (s. 221) Açlıktan kurtulmak için tiyatro dışı işlerden para kazanmaya çalışıyorlar: Remziye, hocalığa gidiyor; Kambur ile Hakkı kahveleri dolaşarak, tepsi ile para topluyorlardı. / Kumpanyayı besleyenlerden biri de doktordu. Rizeli’nin kahvesinde, gelip gidenlerle tavla oynamaya başlamıştı. Oyun, epeyce bir hasılat yapıyordu, sonra daha başka kahveler de buldu. (…) Sık sık vilayete giden Lokman, bazen, bir kahvede arzuhaller yazarak, köylülerden beş, on kuruş almakla işe başladı, …” Dayanışma sürüyor. Ne var ki, “Hakkı, balıkçılarla gölün içine düşüp ölmüştü; cesedini bulamamışlardı.” Oyunculardan Mâsume, zengin biriyle evleniyor; Remziye, sonunda, kendini arayıp bulan sevgilisine dönüyor. Anlatıcının sözleri: “Yapılacak iş, ümitsiz bir surette ayrılmaktır.”

Son Sığınak, tuluat oyuncularına hem övgü, hem ağıt…

Son Sığınak, bir bakıma, “inkılap”a da bir ağıt…

Reşat Nuri’nin Türkiye Gerçekliğine, “İnkılap”a ve Bürokrasiye Bakışı

Reşat Nuri, Son Sığınak’ta, Türkiye gerçekliğine ve “inkılap”a bir röportaj yazarı gibi yaklaşıyor: Betimlemelerle, kısa konuşmalarla, saydam bir dille… Bu betimlemeler, bu kısa konuşmalar, Reşat Nuri’nin can alıcı gerçekleri gün ışığına çıkarmasına yetiyor; çünkü betimleme ya da konuşma, eleştirinin ta kendisi oluyor.

Anadolu Notları’nın sonunda, Reşat Nuri’nin “Bir Dost Tenkidine Cevap”ı var; “Cevap”, 28 Aralık 1938’de yazılmıştır, Atatürk’ün ölümünden bir buçuk ay kadar sonra. O “dost”, mektubunda, şöyle eleştiriyor Reşat Nuri’yi: “İnkılap Anadolu’su süratle ilerliyor, yükseliyor ve güzelleşiyor. Ondan bahseden muharririn başrolü bu terakkinin bir dev parmağıyla çizilmişe benzeyen haşmetli grafiğindeki zirveleri belirtmektir. Halbuki sen bu grafiğin eskiyi, fenayı, sakat ve geriyi gösteren aşağı çizgilerde mütemadiyen gecikmekten hoşlanıyor gibisin. Bu terakkiyi hızlandırmak için Anadolu’yu halkın ve bilhassa gençliğin gözüne daha başka türlü ışıklarla parlatmak, ruhları daha başka ateşlerle tutuşturmak lazım olduğunu anlamayacak bir insan da değilsin amma bilmem neden böyle oluyor.” (s. 286)

Reşat Nuri’nin bu eleştiriye verdiği cevabın son bölümünü olduğu gibi alıyorum: “… Normal zamanlarda, hele bizim gibi mutlak bir emniyet ve muvazene içinde büyük inkılabını yapmakta devam eden bir memlekette tenkide sadece tenkid demek lazımdır. Ve gene müsaadenizle ilave edeyim ki bu bir yazıcı için haktan daha da ehemmiyetli bir şey, bir vazifedir, (İtalikler benim. – F.N.)/ İnsanları sevmek gibi memleketi sevmenin de tek şekli yoktur. Aşk vardır ki cezbeye benzer; insana sevdiğini hiçbir eksiği olmayan bir ideal gibi gösterir. Bu, belki aşkın en makul şeklidir. Fakat öylesi de vardır ki karanlıkta nöbetçi gibi daima pusuda ve kuşkudadır; en ehemmiyetsiz gölge ve patırtıdan evhama düşer. / Gene aşkın öylesi vardır ki sevdiğinde kusur görmeye tahammül edemez. İyi giden taraflardan ziyade aksayan ve geri kalan taraflar görmeye ve bunlardan endişe duymaya meyleder. / Bu nihayet bir kabiliyet ve istidat meselesidir ki saydığım sevgi çeşitlerinin hepsi bir memleket için ayrı ayrı lazımdır; faydalıdır. Ben herhalde bu son kategoriden bir insan olacağım ki aşkın bu tarzını, sakat, geri ve tehlikeliye arka çeviren idealist bir aşka daima üstün tutuyorum.” (s. 287)

Reşat Nuri, Son Sığınak’ta, memleket gerçekliklerine, “inkılap”a, bürokrasiye bu anlayışla yaklaşıyor ve sanki “dost”unun “tenkid”ine romanıyla cevap verircesine o “tenkid”in yapıldığı yılın (1930 sonları) Türkiye’sini gözler önüne seriyor:

1. İşte tipik bir Halkevi Başkanı: “O ne lakırdı arkadaş? Türkiye Cumhuriyeti’nde öksüz yoktur.” (s. 14) (Halkevi Başkanı, Servet Bey’in kurmak istediği tiyatroya katılmak istiyor: “Hoca, rüyanın ciddiyetini bozan jeste sinirleniyor. Göz kuyruğunun gaddar zehriyle: -Yok, sen olmaz!.. diyor, sen yakında mebus olacaksın inşallah! Oyununu başka yerde oynarsın!” s. 32)

2. Süleyman, Remziye’ye, “… siz, Üniversiteyi bitirmeden de hoca olabilirdiniz; mademki muallim mektebi mezunusunuz! / – Onu Üniversiteden önce yaptım; bir buçuk yıldan fazla… Hoşlanmadım. / Deminden beri önümdeki kâğıda karmakarışık resimler yapıyordum. Bu söz üzerine başımı kaldırarak dikkatle yüzüne baktım. Cumhuriyet’ten sonra ilkmektep hocalığı bir tabu idi. Onun için böyle konuşmak epeyce bir şeydi.” (s. 63)

3. Kumpanya, Doğu Beyazıt’tadır; işte, “İnkılabın harcını vererek” ülkeyi yönetenler: “Tulûat kumpanyaları bize: ‘Oraya uğrama-yın!’ demişlerdi, kaymakam, bir nemrut, tiyatroları asla uğratmaz.

Musiki, saz, söz getirtmez. Epeyce tozutmuştur. Pek üstüne de varmazlar. Onun da bir küçük cumhuriyeti vardır. Bir eski derviş olan kaymakam, eşrafı; eşraf da halkı tutmuştur. İnkılabın tam haracını vermektedirler: Vilayette parti vardır. Halkevi vardır. Kızılay, hatta Çocuk Esirgeme Kurumu vardır. Bunlar haraçlardır mis gibi. (…)… doktor da onlardandır. Bu, bir kolu inmeli bir Melami dervişidir.” (s. 159)

4. “Tulûatçıların burada tutunamayacağını öğrenmişizdir. (…) Köprüden sonra önümüzdeki kahveyi dönerek ilerideki kışla gibi bir yarım binaya giden bir asfalt yol da var. (…) (Rastladıkları biri anlatıyor:) “… yapıcı bir valimiz vardı. Programının içine burayı kalkındırmayı koymuştu. (…) Kasaba buraya kurulmalı derdi; çerçeveler, evvela çerçeveler hazırlanmalı. Büyük çerçevelerden korkmamalıyız. İçleri nasılsa doldurulur. Ben de onun fikrindeyim. Fakat çerçeveleri fazla geniş tuttu ve kendi gidince… (Sözünü tamamlamak gereğini duymuyor, şöyle sürdürüyor:) Ahalide ruh yok, fakat çalışıyoruz. Bir Halk Odacığımız var, hem parti, hem Halkevi Odası… Ben, Parti Reisiyim buranın. İnkılap için elden geleni yapıyorum.”

Parti Reisi, kumpanyayı gece yatısına davet eder: “Gerçi dergâhımız kapandı; fakat yeni zamanın dergâhları Halkevleridir… (…) Bir ortamektep yaptırmaya muvaffak olmuştuk. Fakat birinci sınıftan yukarısı açılamadı.” / “Şu harabelerini gördüğünüz evleri giden valimiz ‘kaza olur, oturulmaz’ diye yıktırdı. Böyle olunca kalanlar kaldılar. Ahalinin büyük bir kısmı bağlarına gittiler. Yalnız çocuklar, dağdan mektebe gelemiyorlar, ne ilkmektebe, ne ortaya…”

Gazali’nin “Tekke kapalı mıdır?” sorusuna Parti Reisi, “Bizimki ta Sultan Mahmut’tan beri kapalıdır” diye cevap verir ama “manalı bir göz işareti” de yapar (ss. 187-190).

5. Şeyh, oyuncuları evine davet ediyor. Kapılardan birinin üzerinde “Halk Odası” levhası vardır; Şeyh, açıklıyor: “… Halkevi’ni muvakkaten burada tesis ettik. Kara kuvvete karşı burada mücadele ediyoruz.” (s. 191)

6. Hoca’nın Süleyman’a söyledikleri: “Burada tekke kurulmuş yahu! Bunlar adeta kumpanya. Tekke bal gibi işliyor. (…) Bu inkılap, deniz motorları gibi yahu! Yerden dalgaları havaya kaldırıyor, deniz allak bullak oluyor. Motor geçtikten sonra her şey sütliman…

Ve Süleyman’ın karamsarlığı: “… Gerçi yine aynı mektep çocuklarıyız. Fakat artık, hiçbir istikbal rüyası kalmamış mektep çocukları.” (s. 196)

7. Bir vilayet: “Vilayetin tam ortasında, evleri henüz mevcut olmayan bir cadde. Yalnız bir orta mektep ve askerî kulüp var.” (s. 203)

8. “Bu iç sıkıntısından bunalmış memleketlerde zavallı gençlerin, genç çocukların bir açılma çağı var. Bu küçük kahve şanolarında hayatın vaat ettiği müphem ümitlerin görünmesini bekliyorlar. Kızlar, aşk, şiir… Bunlar, o karanlık bakışlı gençliklerini çok genç yaşta kaybetmiş adamların çocuklarıdır. Zaman gelip yaş hükmünü yapınca, onlar da ibadete kapanacaklardır. Hiçbir inkılap, bu durgunluğu yıkamayacaktır.” (s. 210. İtalikler benim. – F.N.)

9. “İnkılabın kendisine yüklediği vazifeleri” bilen Vali, yaşlı ve hastadır: Kerametlerden, Kürt şeyhinin yaptığı ilaçlardan medet ummaktadır! (s. 222)

10. Tuluat tiyatrosu bir garnizon şehrindedir. Bir ziyafetten çıkan “Paşalar, vali ve mebuslar, oturmaya lüzum görmemişler, en arka sıralarda ayakta duruyorlardı. Kırıcı seslerle alay ediyorlardı. Hem de ne alay! Arada sırada da aralıklarla gülüyorlardı. (…) Nihayet ayrılmak üzere idiler ki birdenbire perde açıldı. Sahnede Masûme ile Melek oynamaya başladılar. Hem de zurna ile… (…) / Solmuş ve darmadağın dökülen elbiseleri altından gençlikleri ve tazelikleri görülüyordu. Bütün dişilikleriyle gülerek oynuyorlardı. / Bu, bir buluştu. Sesler kesilmiş, ayağa kalkanlar durmuş, gitmeye hazırlananlar dönüyor, tekrar yerlerine ilişiyorlardı.” (s. 175)

Garnizon şehirlerinde gençlik, tazelik ve dişilik, ayağa kalkanları durdurur, gitmeye hazırlananları geri döndürür: Paşaları da, valiyi de, mebusları da…

11. Reşat Nuri, 212. ve 213. sayfalarda “kaçakçılık” sorununa değiniyor: “Kaçakçılığa karşı gümrük memurları, komisyonlar ve sa-ireler ve saireler… / Ahali, günde dört beş defa hudutta mekik dokuyor, dünyanın eşyasını alıyor. Satmak güçlüğü de yok. Burada bekleyenler var; hemen alıyorlar. (…) Gazinoda büyükler, küçükler, mühendisler ve saire vardı. Bunlardan adi bir şey gibi bahsediyorlardı.” (s. 213) Anımsayalım: Yıl, 1939.

Reşat Nuri’nin Gözünden Kürtler

Reşat Nuri’nin ölümünden önce (1956’dan önce) yazdığı, ancak 1961 yılında kitap olarak yayımlanan Son Sığınak’ın ilginç bir yanı da romanda anlatılan Kürt köyü, Kürtler, daha da önemlisi Reşat Nuri’nin Kürtlere bakışı:

“Yanımıza biri geliyor. Daima asker selamı veriyorlar. Burası bir Kürt köyüdür. Türkçeyi şöyle böyle bilen yok. Bizi misafir etmeyi teklif ediyorlar. (…) / Kampımızı kuruyoruz. (…) / Hakkı, içinde öteberi bulunan gaz tenekesini açıyor. Kürtlerden dere balıkları alıp içine diziyor. / Bir ihtiyar kadın, Gazali’ye Kürtçe bir şeyler söylüyor. Gazali tercüme ediyor: ‘Ben yıkansam Hoca beni okur mu?’ diyormuş. (…) Hoca, ihtiyar kadını ve gençleri okuyor. (…) Davulcu çalıyor, Kürtler oynuyorlar. (…) Pembe Kız’a başlıyoruz… / Hoca gibi, onun (Remziye’nin) içinde de korkunç bir şeytan çalışıyor bu gece. Kürtçe aşk sözleri öğreniyor. Bunları Türkçe gibi belliyor. Elinde kâğıdını tutuyor, okuyor, şarkı söylüyor. Pembe Kız, o kadar çıldırıyor ki Kürtler: ‘Sizinle beraber oynayacağız!’ diyorlar. Hep beraber bir curcunadır kopuyor. / … / Sonra, yine Kürtler oynuyorlar… / Bu sırada nahiye müdürünün geldiğini haber veriyorlar … ona aramızda yer ayırıyoruz. (…) Nihayet sabah geldi çattı. Tekrar yollar bizi aldı.” (ss. 199-202)

Reşat Nuri, 1939’ların Kürtlerini, 1939’ların Türk-Kürt ilişkisini böyle anlatıyor 1950’lerin ortasında…

Son Sığınak’ın Getirdikleri

1. Reşat Nuri, Çalıkuşu nasıl Feride’yi köylerde, kasabalarda, kentlerde dolaştırarak o günlerin Batı Anadolu gerçekliğini gözler önüne sermişse, Son Sığınak’ta da bir tuluat kumpanyasını dolaştırarak bir yandan Doğu ve Güneydoğu Anadolu gerçekliğini gözler önüne seriyor, bir yandan da -yaşamının sonlarına doğru- parti kadroları, bürokratlar elinde “inkılap”ın nasıl yozlaştırıldığını, tekkelerin, şeyhlerin nasıl ortaya çıktığını gözler önüne seriyor, karamsarlığını dile getiriyor: “Bu inkılap”, deniz motorları gibi denizi allak bullak etmiştir ama motor geçtikten sonra artık her şey sütlimandır!

2. Tuluatçılardan söz edenler, kumpanyanın kuruluşu üzerinde uzun uzun duruyorlar: “Sait Faik de (Kumpanya: Yazılışı 1945, kitap olarak yayımlanışı 1951) öyle, Reşat Nuri de. Kumpanyaların dağılması da aynı yolu izliyor: Topluluğu sürükleyen güzel kadm oyuncular sonunda ya evlenerek, ya birinin ardına takılıp giderek kumpanyayı terk ediyorlar ve bu sonun başlangıcı oluyor. Son Sığınak’ta Reşat Nuri, tuluatçılar arasındaki çok güzel, çok insani dayanışmayı an-latıyor; tuluatçıları çok sevdiği belli; bunun için Son Sığınak, tuluatçılara hem bir övgü oluyor, hem bir ağıt…

3. Reşat Nuri’nin, bundan kırk yıl kadar önce. Son Sığınak’ta, giderayak da olsa bir Kürt köyünden, Kürtlerle Türklerin ilişkilerinden, Kürtlerle tuluat oyuncularının kardeşçe birlikteliklerinden söz etmesi bana çok ilginç geldi.

4. Radyoda alaturkanın yasaklanmasıyla birlikte Anadolu’yu tuluat kumpanyalarının doldurması, yasakçılığın sorunlara çözüm olmadığını gösteriyor. Oysa Reşat Nuri, Son Sığınak’tan yirmi yıl kadar önce yazdığı Anadolu Notları’nda, “Anadolu, bugün yavaş yavaş kendine mal etmeye çalıştığı alafranga müziği yıllarca evvel ilk defa bunlardan işitmiştir,” diyordu; geçen yirmi yıl içinde Anadolu’nun bu alafranga müziği kendine mal edemediğini saptamış ve romanında göstermiştir.

5. Tuluatın tükenişiyle 1915’te Kanal Seferi’ne katılanların tükenişi arasında sanki bir koşutluk var. Zekazik’teki esir kampından söz ederken anlatıcının, “Aramızda benim bir daha belini doğrultamamış neslimin en parlak gençleri vardı ve harbin gerçek mağlupları onlardı.” demesi ya da kendilerinden “Biz, çaresiz, isyanlar içinde bunalmış insanlarız,” diye söz etmesi, Hoca’nın “Vatanın içinde başka, dışında başka… Nereye kaçmalı, ya Rabbi!” yakınması, gene anlatıcının gençlerden söz ederken “Hiçbir inkılap, bu durgunluğu yıkamayacaktır,” yargısına varması Reşat Nuri’nin gerçeklerden kaynaklanan karamsarlığını dile getiriyor: Evet, deniz motoru dalgalan havaya kaldırmış, denizi allak bullak etmiştir ama artık her şey “sütliman”dır.

6. Son Sığınak, yalnızca tuluatçılara değil, “inkılap”a bağlanan umutlara da bir ağıt, Kanal Seferi yapılırken 26 yaşında olan Reşat Nuri’nin kendi kuşağına da bir ağıt… Sanki.

Fethi Naci, Son Sığınak

Bir Yorum Ekle