Türküler ve Tanpınar

Türküler ve Tanpınar*

Ahmet Hamdi Tanpınar, kültürümüzün her sahasını yoklayan tecessüsü ile dikkati çeken bir fikir ve sanat adamıdır. Roman, hikâye ve makalelerinde zengin bir muhteva vardır. O, kurulacak yeni terkibin peşinde koşarken, mazideki kültür değerlerimizi çeşitli yönlerden değerlendirmiştir.

Türkülerimizin asıl anlam ve önemini de bize öğreten Tanpınar olmuştur. O, zaman zaman çeşitli eserlerinde türküler üzerinde durmuş, onları yorumlamıştır.

Huzur romanının kahramanı İhsan, “Her ninnide milyonlarca çocuk başı ve rüyası vardır.” diye düşünür. Tanpınar da her çocuk gibi ninni ve türkülerin havası içinde büyümüştür. Türkülere olan ilgisi ve sevgisi çocukluk günlerinin hatırası ile beslenir. Bir çok türküyü, çocukluğundan itibaren şahidi olduğu seferberlik yıllarının (1914-1923) sefalet tablosu içinde hatırlar:

“Bu İç Anadolu türküleriyle ben ilk defa seferberlik içinde karşılaştım. 1916 yaz sonu idi. (…) Bir akşam bilmem niçin gittiğim -bilhassa niçin geciktiğim- istasyonda kim bilir hangi cepheden öbürüne asker nakleden katarlardan birine rastladım. Yük vagonlarında isli lâmbaların altında bir yığın soluk ve yorgun benizli çocuk birbirine yaslanmış, bu ezik, eritilmiş kurşun gibi yakıcı ve yaktığı yerde öyle külçelenen türkülerden birini söylüyorlardı. “

Bir Rambrant tablosu kadar güzel ve hüzünlü tasvir edilen bu seferberlik hatırasının bir benzerini yine Huzur’da görüyoruz:

“Gide gide iki duvar arası
Kimi kurşun kimi bıçak yarası

Mümtaz bu türküyü tanıyordu. Geçen büyük harpte babasıyla Konya’da iken akşamları uğradıkları istasyonda, nakliyat katarlarında sevk edilen askerler, sabaha doğru araba ile şehre sebze taşıyanlar hep bunu söylerlerdi.”

Tanpınar’a göre türküler, hayatın sürekliliği içinde bir yığın değişmeye rağmen daimî kalan aslî yanımızı ifade ederler. Nitekim, Huzur romanının baş kahramanı Mümtaz -şüphesiz yazarın kendisi- “Aç kapıyı bezirgân başı” diye türkü söyleyip oyun oynayan çocukları görünce şöyle düşünür:

“Nuran bu oyunu çocukluğunda muhakkak oynamıştı. Ondan evvel annesi, annesinin annesi de aynı oyunu oynamışlardı. Devam etmesi gereken işte bu türküdür. Çocuklarımızın bu türküyü söyleyerek, bu oyunu oynayarak büyümesi… Her şey değişebilir, hatta kendi irademizle değiştiririz. Değişmeyecek olan, hayata şekil veren, ona bizim damgamızı basan şeylerdir.”

Aç Kapıyı Bezirgan Başı Çocuk Şarkısı

Türküler bir milletin fikir ve hissiyatının bütünüyle yer aldığı eserlerdir. Bu sebeple İhsan, “Halkımıza ve hayatımıza ne kadar yaklaşırsak o kadar mesut olacağız. Biz bu türkülerin milletiyiz.” şeklinde konuşur.

İhsan türkülerde yer alan “Istırab“ın mahiyeti hakkında da tespitlerde bulunur. Ona göre, türkülerde ıstırap vardır, doğru; fakat, türkülerde sadece “söyleyiş” vardır. Zira onların “kederleri hakiki olsa insan kalbi yarım saat tahammül edemez. Burada bir kalabalıkla karşı karşıyayız. Tecrübe bir kişinin değil, bütün medeniyetindir.”

Tanpınar, türkülerdeki ağlayan, sızlayan söyleyişi de kendince yorumlar:

“Ne garip! Halka sızlanmak ve şikâyet etmek yakışıyor ve hatta affediliyor… Geçen harbin türkülerine bakın, ne muazzam şeylerdir onlar. Daha eskilen de öyle. Meselâ, Kırım için çıkan türkü gibi. Fakat, münevverde hoş görülmüyor. Demek ki, onun sızlanma hakkı yok. Demek ki mesûlüz.”

Yahya Kemal, “Bizim romanlarımız şarkılarımızdır.” diyor. Tanpınar da türkülerin arkasındaki drama, asıl hikâyeye intikal etmesini bilir. Zira, bizim insanımızın romanı onlarda gizlidir. Konya türkülerinden bahsederken, “Anadolu’nun romanını yazmak isteyenler, ona mutlaka bu türkülerden gitmelidirler.” der. Erzurum’u anlatırken de şunları söyler: “Yemen türküsü ile ona benzer türküler Anadolu’nun iç romanını yaparlar. ‘Di gel di gel daaaş gel!…’ diye atılan çığlıklar, bu toprağın üstünde yaşayanların asıl romanını (…) verirler.”

Havada Bulut Yok (Yemen Türküsü)

“Çerden çöpten yuva kurdum
Uçurmadım bala ben

beytinin bütün bir hayat destanı olabilmesi için bir an gerçek bir romancı muhayyilesine çarpması yeter.”

Tanpınar’ın romanlarında türküler bir işleve sahiptir. Roman kahramanları, içinde bulundukları olayların akışı ve psikolojik durumlarına göre türküyü anlamlandırırlar. Türkü, muhtevası ve havası ile az sonra ortaya çıkacak bir duruma zemin hazırlar. Roman kahramanı çok dikkatlidir. En küçük ayrıntıları bile gözden kaçırmaz. Bu, içinde bulunduğu yoğun ruh hâlinin gerektirdiği bir duyarlılık olsa bile, tabii ki konuşan yazarın bizzat kendisidir:

“Akşam oldu mu pencerenin yanına otururdu. Kaç gündür sokakta bir çocuk peyda olmuştu. Her akşam elinde boş bir şişe veya bir kap, evlerinin önünden türkü söyleyerek geçerdi. Mümtaz, daha sokağın başındayken onun sesini tanırdı:

Akşam oldu yakamadım gazımı
Kadir Mevlâ’m böyle yazmış yazımı
Doya doya sevemedim kuzumu
Ben ölürsem yavrum seni döverler

Akşam Oldu Yakamadım Gazımı

Mümtaz, annesinin her başını kaldırdıkça üstüne dikilmiş bakışlarında bu türkünün güftesine benzer bir mânâ bulduğunu zannederek içi sızlardı. Bununla beraber, onu dinlemekten de vazgeçemezdi. Çocuğun sesi güzel ve gürdü. Fakat, henüz çok küçük, onun için tam nağmenin ortasında ağlayışa benzeyen garip yırtılışlar olurdu.

Evlerinin biraz ilerisinde, aşağıya doğru giden sokağın tam başında türkü değişirdi. Ses birden bire yükselir, aydınlanırdı. O kadar ki evin duvarlarında, yolun üstünde, hatta havaya çarptıkça sanki o parlak akislerle kırılırdı:

Şu İzmir’in minaresi sedeften annem sedeften
Sen doldur ben içeyim kadehten annem kadehten

Mümtaz, bu ikinci türkü ile küçücük ömrünün henüz mânâsını dahi kavrayamadığı kederlerin içinden çıkar, birden bire çok ışıklı taptaze; fakat, bununla beraber yine hasret ve ıstırap dolu başka bir dünyaya girerdi. Bu, bir ucu İzmir’in Kordonboyu’ndan başlayan, öbür ucu babasının hiç anlayamadığı ölümünde biten dünya idi.

Orada da kendi çocuk muhayyilesine sığmayan bir yığın şey, orada da ölüm ve kan, yalnızlık ve içinde çöreklenen o yedi başlı ejder hüznü vardı.

Kim olduğunu bilmediği, fakat annesinin de işiteceği korkusu ile ürpererek yolunu beklediği çocuk geçince, Mümtaz için gün denen şey kapağını kapatıyordu. Ondan sonra da ertesi akşama kadar yekpâre bir zaman vardı.”

Bu parçada yer alan türkü, çocuğun hasta annesi -ki bir hafta sonra ölecektir- ve babası ile ilgili duygu ve endişelerine uygun olarak seçilmiştir. Bu şekilde, annesinin öleceği adeta önceden hissettirilir, buna zemin hazırlanır.

Aşağıdaki türkü de bir ayrılığın habercisi gibidir. Nitekim, romanın bunu takip eden satırlarında, Mümtaz ile Nuran, Suat’ı evde kendini asmış olarak bulacaklar ve Nuran, “aramızda bir ölü var” diyerek Mümtaz’ı terk edecektir:

“Kapıcının büyük oğlu bahçede sıtmalı sesiyle her zamanki şarkısını söylüyordu:

Erzincan’ı sel aldı da
Bir yâr sevdim el aldı.”

*

Dersini Almış da Ediyor Ezber (Yozgat Sürmelisi)

Tanpınar, sezgi gücüyle türkülerin ardındaki şiiriyeti yakalayarak bize yorumlar, her gözün göremediği incelikleri, güzellikleri gösterir. Böylece, her zaman dinlediğimiz türküler bir başka anlam kazanır. Meselâ, şu satırlarda olduğu gibi:

“Suyun olduğu her yerde, muhakkak çiçeklerin yarım kalmış türküsünü, saçlarının dağınık rüyasını bir ebediyete götüren bir Ophelia vardır. Bu suyun ve aydınlığın ölüm rüyasıdır. Bunun için bir Shakespeare’i beklemeye lüzum yoktur. Shakespeare olsa olsa bu rüyayı bize çözmüştür. Aydınlıkta kabaran her suda bu masal mevcuttur. Nitekim her kıyı şehrinde -nehir veya deniz- daima suyun götürdüğü bir güzel vardır. Eski İstanbul türküsünü hatırlamak lâzım mı?

Güveyi sarayda sarığın düzeltir
Gelin gelecek diye yolunu gözetir
Gelinin saçlarını dalga düzeltir

Böyle saçları dalgalarla düzeltilen, kendi zamanımız ve rüyalarımızda. Biz onun çiçekli bir dal gibi suda akışına o kadar alışmışızdır ki, kış günlerinin kapalı havası bize onu iade ettiği zaman, kendiliğinden en koyu bir iç âlem dramına düşeriz, yahut da boşluğun ta kendisine.”

Yayla Türküsü“nün Onda uyandırdığı çağrışım ve duygu zenginliği, hiç şüphesiz ki his dünyasının ve muhtevasının çeşitliliği ile ilgilidir:

“Yaz gelende çıkam yayla başına
Kurban olam toprağına taşına
Zâlim felek ağu kattı aşıma
Ağam, nerden aşar yolu yaylanın?

diye başlayan bu acayip, kudretli ıstırap, hangi ümitsiz gurbetten doğmuştur? Hangi zindanda havasızlıktan boğulduktan sonra, ruh birden bire bu geniş, bu hür havaya kavuşur; bu çimen, taze sağılmış süt, koyun sürüsü, kır çiçeği kokusunu, bu dalga dalga büyük dağlar rüzgârını nereden bulmuştur? Sıla hasreti bu kadar geniş bir bayrağı pek az açmıştır. Ses bir kartal gibi süzülüp yükseldikçe ruhumuzu da beraberinde sürüklüyor. Yolda sevdiklerini eke eke, kendini Suşehri’nde veya Sivas’ta bulmuş hangi bîçâre, sadece hatırlamanın kuvvetiyle bu yüksekliklere erişti?”

Tanpınar’ın kaleminde “Yıldız Türküsü” de kozmografya-talih münasebetinden doğan esrarlı hurâfeler arasında yorum kazanır:

“Bu türküde insan sesi yıldız parıltılarıyla, onların bu iklimde her şeye sindirdikleri talih sezişiyle, bir nev’i hurafeyi andıran bir korkuyla dolup boşalır. Sonuna doğru çeşit çeşit renkler her yanınızı esrarlı bir şafak ışığıyla sararlar. Bir bililir prizmada ömrün rüyasını seyredersiniz. Sözlerinde sert, hoyrat Tanrı çehresiyle geçen Kervankıran’a rağmen bu türküde hiç bir büyüklük kaygısı yoktur. Daha ziyade, penceresinden ayı ilk defa gören bir çocuğun mırıldandığı gibi, varı duaya, yarı türküye benzer. Fakat, belki de bunun için bizi sırrın tâ ortasına atar.”

Tanpınar, “Odasına varılmıyor köpekten” sözleriyle başlayan “hayâsız oyun havası”nı dinlerken sözün ve nağmenin ardındaki asıl hikâyeyi keşfe çalışır:

“Bu türkünün havası ve ritmi kadar ten hazlarını zâlimce tefsir eden başka eserimizi tanımadım. Sanki bütün ömrünü en temiz ve saf duâlarla hep başı secdede geçirdikten sonra nasılsa bir kere günah işleyen ve artık bir daha onu unutup hidâyet yolunu bulamayan ve en keskin pişmanlıklar içinde hep onu düşünen ve hatırlayan bir lânetli velî tarafından uydurulmuştur. O kadar ten kokar ve yıkıcı günahın arasından o kadar büsbütün başka şeylere, artık hiç erişemeyeceği şeylere kanal açar.”

Tanpınar’ın söz konusu ettiği türküler bunlardan ibaret değildir. Mesela, “Gesi bağlarında bir top gülüm var” türküsünü “hiç fark edilmeden yutulan bir avuç zehir“e benzetir.

Gesi Bağlarında Bir Top Gülüm Var


Alâiyeli Ahmet’in söylediği türkülerin insanda değişik hisler uyandırdığım belirtir. Onları dinlerken “olduğunuz yerde hiç görmediğiniz insanlara dost olur, bilmediğiniz ölülerin başında beklerdiniz. Bilmediğiniz gidenlere ağlardınız.” Süleyman Bey’in türkülerini dinlerken insan kendini büyük dağ başlarında rüzgârların elinde hırpalanırken görmek ister. Onun türkülerinden biri de “Tuna’nın Evleri“dir.

Huzur romanında “Bulut gelir pâre pâre” diye başlayan Rumeli türküsünün tamamı yer alır. Roman kahramanlarının bu türkü hakkındaki duygu ve düşüncelerine yer verilir.

Bulut Gelir Pâre Pâre Türküsü

Bunlardan başka yazarın -canlandırma kudretine hayran olduğu- Sarı Gelin ile Ey Gâziler ve Yemen Türküsü de söz konusu edilen türküler arasında sayılabilir.

Sarı Gelin Türküsü

Ey Gâziler Türküsü

Son olarak Onun “mahallî klâsik” diye vasıflandırdığı Billûr Piyâle‘den de söz etmek lâzımdır:

Billur Piyale Türküsü

“Bin türlü acemiliği, saflığı içinde, hu küçük parça baştan aşağı incelik, zevk, lezzettir. Gerçekten billûr bir kadeh. Belki büyük bir geleneğin son tezgâhında yapıldığı için küçük bir çatlaklığı, tadını artıran bir donukluğu var. Fakat, meselâ Bihzâd’ın elinden çıkmış bir minyatür kopyası gibi bütün bir tarz, bütün bir edâdır. Asıl güzel tarafı, bu küçük billûrdan bütün zevki, hayatı, düşünceyi, zaman telâkkisini fışkırtan bestedir.”

Sonuç olarak, Tanpınar’ın söz ve nağme olarak ele alıp yorumladığı türkülerde sanatkâr duyarlılığı ile şiiriyeti yakaladığı; onların karakteristik yanı ve mahiyeti hakkında düşündüğü, bilhassa arka plândaki hikâyeye intikal ederek Anadolu’nun iç romanına ulaştığı söylenebilir. O, bu hususları makale ve denemelerinde işlediği gibi, romanlarında da kahramanlarının ve olayın yapısına uygun olarak işlevsel şekilde kullanmıştır.

Kaynak: Prof. Dr. Cemal Kurnaz, Türkülerin Gücü*