Dinî-Tasavvufî Edebiyatı Oluşturan Unsurlar

Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatını Oluşturan Unsurlar

Fikir Kaynağı

İslam’ın hükümleri doğrultusundaki inancını, fikrî düşünceyle birleştiren tasavvuf, sonra Türkler arasında da yayılmaya başlamıştır. Bu başlayış, Türkler arasında fikrî ve İslamiyet’in kabulünden sonra da zühdî açıdan önemli rol oynamıştır. Müslümanlığın Türkler arasında Orta Asya’da yayılması esnasında metot olarak şair tabiatlı Türklere şiirle hitap edilmiştir. İşte o dönemde bu şiirler, fikrî kaynağını tasavvuftan almaktadır. Bu sebeple tasavvufun bir meslek olarak fikir ve kaynaklarına bakmak icap eder. Kaynaklarda; “kendisini hikmete ve Allah’ı bilmeye adamak” olarak tarif edilen ve vahdet-i vücûd ile vahdet-i şuhûd gibi iki ana prensibe dayanan tasavvuf; Molla Cami, Muhyiddin Arabî, Gazalî, Ahmed Yesevi gibi İslam bilgin ve mutasavvıflarınca İslam’ın fikrî temellerine oturtulmaktadır. Bu edebiyatın fikri yapısını oluşturan “Tasavvuf”; esaslarını Hz. Ebubekir veya Hz. Ali vasıtasıyla Hz. Muhammed’e kadar eriştirmekte, Kur’an’daki Rahman Sûresi’ni ve Küntü Kenz hadisini kendisine fikrî delil olarak göstererek “varlığın birliği” (vahdet-i vücut) fikrini işlemektedir.

İslam bilgin ve mutasavvıflarınca İslam dininin fikrî temellerine oturtulan tasavvuf, bu sayede, Müslümanlığı kabul etmiş devlet adamlarından da devamlı taraftar bulmuştur. Bu mesleğe mensup olanlar da büyük devlet adamları, hatta sultanlar nazarında yüksek bir manevî nüfuza ulaşmışlardır.

Türk Edebiyatı İslamiyet’in kabulünden günümüze değin, gerek tekkelerin mistik çevresinde, gerekse bu çevrelerden ilham alan şairlerin dinî-tasavvufî eserleri ile doludur. Bu eserler, içinde bulunduğumuz asırda incelenmeye, değerlendirilmeye, ilmî usullerle tetkik edilmeye başlanmıştır. Yine Köprülü;

“… işte bu tekkelerde yaşayan mutasavvıfların hakikî yüzleri, kalın menakıp bulutlarıyla örtülmüş olsa bile, kuvvetli bir görüş, o bulutların arkasında birçok mühim şairlere, derin ve serbest düşünceli birçok mühim mütefekkirlere, samimî meczuplara rastlanabilir.” (Köprülü 1976: 19)

diye haklarındaki ihmale işaret etmiştir.

Onların ortaya koyduğu fikir ve hayat tarzı ile tasavvuf cereyanının Türkler arasında yayılmasında “Hikmet geleneği“nin büyük payı bulunmaktadır. Dolayısıyla, bu geleneğin ortaya koyduğu “dinî-tasavvufî muhtevalı eserler”, yeni bir adla anılacak olan “Dinî Tasavvufî Türk Edebiyatı disiplini”nin temelinde ve teşekkülünde mühim vazifeler ifâ etmiştir. Aslında bu tasavvufî gelenek; Hoca Ahmed Yesevî’den önce Türkistan’da yayılma zemini bulmuş ve devam etmiş, fakat asıl yerleşme ve kabullenme zemini Ahmed Yesevî ile gerçekleşebilmiştir. Çünkü Ahmed Yesevî ve dervişleri bu göçebe çadırlarında ilâhiler, nâ’tlar, münâcaatlar söylemişler; Kur’an’dan ayetler okuyarak, Allah rızası için iyilikler, hayır ve hasenatta bulunmuşlardır. Bu mutasavvıf şair ve dervişler, eskiden dinî bir kutsiyet verilen ‘ozan’lara benzetilerek, Türkler tarafından hararetle kabul görüyor ve dediklerine de kolayca inanıyorlardı (Köprülü 1981: 193).

Bu bakımdan; Ahmed Yesevî gibi büyük bir mutasavvıfın ortaya çıkışına kadar, Türk sosyal çevresi, bu mutasavvıflara ve dervişlere alışmışlardı. Onlara iyilik ve saadet yollarını gösteren, ilâhîler, nâ’tlar okuyarak Allah rızası için öğütler veren dervişler olarak biliniyordu. Türk halkı da bunlara büyük bir sevgiyle bağlı bulunuyorlardı. Böylece eski Kamların, Ozanların yerini; ata, baba, bab unvanlı bu mutasavvıf dervişler alıyordu (Eröz 1977: 201).

Dinî Tasavvufî Türk Edebiyatı’nın Orta Asya’da ilk kurucusu ve ilk örneklerini veren mutasavvıf-şair olarak kabul ettiğimiz Ahmed Yesevî’nin ortaya koyduğu tasavvufî normlar, onun halife ve dervişleri vasıtasıyla Anadolu ve Balkanlara da getirilmiş ve bu geleneğin Anadolu’da ortaya çıkması ve yayılmasında Ahmed Yesevî temel olmuştur.

Anadolu’ya gelen; Yesevî ve Hayderî dervişleri, Yesevî tesirini Mevlâna Celâleddini Rumî, Hacı Bektaş Velî, Sultan Veled, Ahmet Fakih, Şeyyad Hamza, Yunus Emre, Abdal Mûsâ, Kaygusuz Abdal gibi şairlere de taşımışlar, onlar için Ahmed Yesevî, zaman zaman da İran-Arap tesiri altında önceleri taklidî, sonraları te’lifî eserler ortaya koymuşlardır.

Bu dönemde Anadolu; gerek Türkler arasında ortaya çıkan, gerekse diğer İslam ülkelerinden Anadolu’ya geçen bu tasavvuf cereyanlarının ortaya koyduğu değişik fikirlere sahip tarikatların ortaya çıkışına da temel olmaktadır. İlk bakışta sanki birbirinden farklı görürümler ortaya koyan, fakat asılda Kur’an ve Sünnet’e dayalı fikirlere bağlı bu tarikatlar, gerek hayat tarzları, gerekse de edebiyat telâkkileri ve düşünce sistemleri itibariyle Anadolu’da Dinî Tasavvufî Türk Edebiyatı’nın zenginleşmesine yardımcı olurlarken bir yandan da taraftar kazanma mücadelesinde millî zevke yöneliyorlardı. Ancak, bunlardan bazıları da dış tesirlerin altında kalarak, Yesevî’nin Hikmetlerinde gördüğümüz tarikat-şeriat uyumunu, şeriat ahkâmı aleyhine kullanmaya çalışıyorlardı.

Bu dönemde bu fikirlerin aksine, tasavvuf ve tarikatları Anadolu’nun Türkleştirilmesi-İslâmlaştırılması gibi kutlu bir vazifeye yönlendiren mutasavvıf-dervişler de zuhur etmiştir. Esasen geçmiş tarihlerinde ülkeler fetheden “alp tipi”ni karşımıza çıkaran Türk milleti, geldikleri yeni mekânda bu fethe “gaza mübarekliğini” de katarak “gazi tipi”ni yaratmışlardır. Zaten başlangıcında dört tarafı tehlikelerle dolu olan ve henüz Anadolu’yu, Rumeli’yi Türkleştirememiş olan, haçlı seferleri sebebiyle devamlı teyakkuz hâlinde bulunan bir milletin; tekkelere, mescitlere, dergâhlara, zaviyelere kapanarak mistik bir havaya bürünmeleri mümkün olmadığından, tekkelerin neşrettiği fikirlerin ağırlık merkezini “din yolunda mücadele” teşkil etmekteydi.

Mevlâna Celâleddin Rûmî ve oğlu Sultan Veled’in tasavvufî eserlerinin paralelinde Anadolu’da ilk güçlü mutasavvıf şairler, XIII. yüzyıl ortalarında ortaya çıktılar. Nitekim Yunus Emre’nin bu yönelişi Anadolu’da kendisine birçok taraftar ve takipçi sağlamıştır. Onun ilk büyük takipçileri, İran tesirinden tamamıyla kurtulamamış olsa da millî zevke de yönelen Aşıkpaşa ile ondan daha millî ve müessir olan Said Emre ve Kaygusuz Abdal’dır. Bu şairler kuvvetli nazımları ile sofiyane konuları işliyorlar ve bu bakımdan da ayrı bir ehemmiyet kazanarak, Anadolu’da Dinî Tasavvufî Türk Edebiyatı’nın takip edeceği çığırını belirliyorlardı.

Netice olarak Dinî Tasavvufî Türk Edebiyatı’nın temel ideolojisi; inanmak, birlik ve beraberlik, millî mefkûreyi merkezden muhite götürmek ve genişletmek, paylaşmak, paylaştırmak, hoşgörülü, müşfik ve adaletli olmaktır.

Hedef Kitlesi

Bu Edebiyatın fikir kaynağı doğrultusunda hedef kitlesi ise oldukça heterojen bir yapıya sahiptir. Bu sebeple diğer zümre edebiyatlarından farklı olarak, her sınıf ve sosyal statüden insana hitap etmektedir. Bu sebeple; dil, vezin, nazım şekilleri, nazım tür’leri gibi dış unsurlar bakımından, kimi zaman millî çizgiye yaklaşırlar, kimi zaman da yüksek zümrenin zevkine ulaşırlar. Bu yanıltıcı gibi görülen bazı yaklaşımlar ise, katiyen bizleri şaşırtmamalıdır. Zira bu yaklaşımlar, yalnız birleştiricilik işaretidir.

Demek ki bu edebiyatın hedef kitlesi, halk-cumhur; yani bütün bir toplumdur. Her kesime hitap eder ve hiçbir suretle toplum içinde sınıf farkı yaratmaz.

Aslî Temaları

Dinî Tasavvufî Türk Edebiyatı’nın aslî temaları, insanlara ilk önce Rabbini tanıtmak, ilim öğretmek ve neticede de nefis terbiyesi yaptırmaktır. Tasavvuf mensupları önceleri bu asıl gayeye sadık kalmışlar, ancak zamanla bazı tasavvuf ehli bunu değiştirme yoluna gitmiştir.

Dinî Tasavvufî Türk Edebiyatının aslî temalarını kısaca şu ana başlıklar altında toplayabiliriz:
Allah’ın birliği- Bu edebiyatın pek çok türünde Allah’ın birliği anlatılır ve bu konu üzerinde ayrıntılı bilgiler verilir.

Peygamberler: Sadece İslam peygamberi değil, gelmiş geçmiş pek çok peygamber Dinî Tasavvufî Türk Edebiyatı türlerine konu olmuştur.

Din ve tasavvuf büyükleri: Sahabeler, dört halife, tasavvuf kültüründe önemli bir yeri olan Hallac-ı Mansur gibi pek çok şahsiyet bu şiirde kendisine yer bulmuştur. Hz. Muhammed, Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali.

Dinî inanç: Dinin ne anlama geldiği, insan için dinin gerekli olduğu, insanın din için yapması gerekenler, dini algılama ve yaşama biçimleri bu edebiyatın yaygın temaları arasındadır.

Vecd: Kulun herhangi bir kastı ve çabası olmadan onun kalbine tesadüf eden şey.

Tasavvufî aşk: Kesretten uzak, Allah’a yönelmiş aşk.

İnsan-ı kâmil: Olgun ve yetkin kişi.

Dünyanın faniliği: Mutasavvıf şairler, şiirlerinde dünyanın geçici olduğunu, Allah’ın ezeli ve ebedi varlığını öne çıkarırlar.

Nefis, nefis terbiyesi: Nefis; can, benlik, ruh anlamlarına gelir. Tasavvufta nefis ve nefis terbiyesi oldukça önemlidir. Tasavvuf yolculuğuna başlayan salikin en önemli amacı nefsini terbiye edip olgun bir insan olmaktır. Bu düşünce Dinî Tasavvufî Türk Edebiyatı’nda da oldukça genişçe ele alınmıştır.

Ferdî ahlak ve toplum ahlakı: İnsanın ve toplumun ahlaki değerlere sahip olması gerektiğini temaları arasına alan Dinî Tasavvufî Türk Edebiyatı, edebiyatın sosyal bir yönünün olması gerektiğini vurgular. Ahlaklı bireylerden ahlaklı bir toplum ortaya çıkar fikriyle hareket eden bu edebiyatın mensupları, şiirlerinde bu konuya ayrıca ehemmiyet vermişlerdir.

Velâyet: Velilik. Allah ile kul arasındaki karşılıklı sevgi.

Şeyh-mürid: Taliplere rehberlik eden insan-ı kâmil kimse.

Ricâlü’l-gayb: Görünmeyini gören, ruhani dünyaya vakıf kimseler.

Kerâmet: Bir kişide olağanüstü bir halin ortaya çıkması.

Zikir: Allah’ı anmak ve hatırlamak.

Zühd: Allah’a ulaşmak için dünyadan yüz çevirmek.

Hâlvet: Dünyadan el çekip Allah’a yönelmek.

Ehl-i beyt: Hz. Muhammet ve ailesi.

Tayy-i zaman tayy-i mekân: Mesafelerin hızla alınması, uçmak.

Çile-erbâin: Tasavvuf mensuplarının nefislerini terbiye edebilmek için halvete çekilmeleri hali.

Bunların dışında Dinî Tasavvufî Türk Edebiyatı’nda; sevgi, hoşgörü, çalışmak, veren elin alan elden üstün olmasının ilkelerine sahip olmak, tarikat adabı, Kur’anı Kerim’in muhtevası gibi başka konular da işlenmiştir.

Kadrosu

Türk Edebiyatının bütünü içinde; dil, üslûp, konu, anlatım, nazım şekli, nazım tür ve edebi özellikleri ihtiva eden, İslam’dan önce ve İslamî dönemde var olan ve belli başlı akideye, vecde ve millî mefkûreye dayalı eserleri ortaya koyan; peygamberler, veliler, bilim adamları, mutasavvıf şairler, naşirleri bu bilim dalı içinde kabulleniriz. Bu kadronun; İslam’dan önce ve İslamî dönemde ortaya koyduğu eserleri ve türlerini beraberce ele aldığımız zaman bu sahada binlerce eserin ve mutasavvıfın daha varlığını da görebiliriz.

Kaynakları

Dinî Tasavvufî Türk Edebiyatının dinî ve edebî kaynaklar başta olmak üzere çok çeşitli kaynakları vardır. Dini kaynaklar arasında; Kur’an-ı Kerim, tefsir, hadis, akâid, fıkıh, kelam, siyer ve kısas yer alırken edebi kaynaklara ise Göktürk Kitabeleri, eski Uygur metinleri, Divanü Lügati’t-Türk, Kutadgu Bilig, Atabetü’l-Hakayık, Nehcü’l-Feradis, Divan-ı Hikmet, Fakrnâme, Bakırgan Kitabı, Dedem Korkut Kitabı, atalar sözü kitapları, cönkler ve mecmualar, menakıbnâmeler, velâyetnâmeler, destanlar (Alp Er Tunga, Oğuz Kağan, Ergenekon, Türeyiş, Manas, Battalnâme, Danişmendnâme, Hamzanâme, Saltuknâme, Hz. Ali cenknâmeleri) Hızırnâmeler, mesneviler, fetvalar ve fermanlar örnek gösterilebilir.

Not: Konuyla ilgili daha geniş bilgiler için Abdurrahman Güzel’in Dîni Tasavvufî Türk Edebiyatı (Ankara 1999: Akçağ Yay.) ve “Tekke Şiiri” (Türk Dili Türk Şiiri Özel Sayısı III (Halk Şiiri). LVII(445-450), Ocak-Haziran 1989, 251-454) adlı çalışmalarına bakabilirsiniz.

Kaynak: Prof.Dr. Abdurrahman GÜZEL, Türk Halk Şiiri