Tasavvuf Kavramı ve Türklerde Tasavvufun Oluşumu

TASAVVUF KAVRAMINA VE TÜRKLERDE TASAVVUFUN OLUŞUMUNA KISA BİR BAKIŞ

Tasavvuf Kavramı

Tasavvuf; lügat manası itibariyle ; ‘Gönlünü Allah sevgisine bağlama’; ıstılahî manada ise; ‘Zühd ve takva ile ruhu temizleyip Hakk’ın ahlakı ile ahlaklanmak; kendi varlığını Hakk sevgisinde eriterek mâsivâdan ilgiyi kesmek ve bu hal içinde onun emir ve yasaklarına tam bir uyuşla sonsuz mutluluğa ermek’tir (Güzel 2009: 147).

Tasavvuf, İslam dininin hayata geçirilmesinin özü ve ruhudur. O; aklın ürünü olan felsefenin mistik görünümü değil, vahye oturan İslam dininin; insan ruhundaki mistik eğilim ve ihtiyaçlara cevap veren donelerinin teşkilatlı bir toplamıdır. Mistisizm, insan ruhunun yaratıcı kudretle doğrudan ilgi kurmasına yönelik evrensel özlem ve duyuşun sürekli ve değişmez birleşimidir. Bir başka ifadeyle; “mistisizm, tarihî ve psikolojik tanımları göz önünde tutulursa, Yaratıcı’yı vasıtasızca sezmek veya Yaratıcı Kudret’e ilişkin doğrudan tecrübelere sahip olmaktır.” Tasavvuf; Allah’ı, varlığın dışında, yapıp bitirdiği bir eseri uzaktan seyreden bir sanatkar olarak görmez. Allah; oluşun, zamanın varlığın ve insanın ta kendisidir. Allah, varlığı kendisinin sürekli tecellileri olarak yansıtmaktadır. Onun algılaması ve hele onunla temasa gelmesi, varlık ve oluşa iştirakle mümkündür. Bunun içindir ki, Allah’ı nesnelleştirmek yerine, onunla oluş bünyesinde beraberlik tesis etmek gerekir.

Tasavvuf, sırrî (gizli bir duruş) bir duyuş ve inanış sistemidir. Yani kişinin; Hakk’a boyun eğmesi, daima onunla beraber olacak şekilde olduğunu hatırlayarak, dünyasını da ona göre düzenlemesi, onu duyması, onu yaşaması, bütün benliği ile kalbini ona bağlaması, dünyayı ahretin bir ekim ve verim tarlası kabul ederek, hem dünyasını, hem de ahretini kazanacak şekilde doğru, dürüst, ahlâklı, çalışkan, üretken olması gerekir. Kendisini hem dünya hem de ahret için eğitmesi, Allah’a giden yolda insan-ı kâmil mertebesine ulaşacak yola yönelmesi beklenir.

Tasavvuf, başlangıçta ferdi bir hareket yahut fertlere mahsus bir ruhi yaşayış olarak görülmüş ve daha sonrada mutasavvıflar topluluğunu oluşturup gelişmiş ve sistemleşmiştir. Tıpkı tefsir, hadis, fıkıh ve kelam bilim dalları gibi, Tasavvuf da, kendine has usul ve kurallarını ortaya koyarak müstakil bir Tasavvuf Bilim Dalı hâline gelmiştir. Bu gelişmede insanın olgunlaşması için ilk önce elbette ki bazı devrelerden geçmesi gerekecektir. Bu devrelerin başında ‘nefis terbiyesi ve zikrullah’ gelmektedir. Bu Tasavvufun bir bilim dalı hüviyetini almasında, olmazsa olmazın ön şartı gibidir. İşte bu kazanımlardan sonra Tasavvuf, geniş bir kitle ve bilimsel veriler ışığı altında ele alınmış ve bütün mutasavvıflarca merkezi bir noktada, yani usûl-i aşerede (on usul) buluşulmuştur.

Tasavvufun ana merkezini teşkil eden bu on kural ise sırasıyla şunlardır:

  1. Tevbe: Pişmanlık. Kalpteki kötülükte ısrar düğümünü çözüp Hakk’a dönme.
  2. Zühd: Allah’a ulaşmak için dünyadan yüz çevirmek.
  3. Tevekkül: Allah’ın katında olana güvenip halkın elinde olanlara göz dikmeme.
  4. Kanaat: Tok gözlü olma.
  5. Uzlet: Günaha girmemek için toplumdan ayrı yaşama.
  6. Zikir: Allah’ı anma.
  7. Hakk’a dönme: Dünya nimetlerinden el etek çekip Allah’a yönelme.
  8. Sabır: Başa gelen belalardan sızlanmama veya sadece Allah’a başvurma.
  9. Murakabe: Kulun, her şeyi Allah’ın gördüğüne inanması.
  10. Rıza: Hoşnut ve memnun olma.

Tasavvufun bu on esası, insan-ı kemal mertebesine eriştirecek en sağlam yol olarak kabul edilmiştir. Özellikle ilk mutasavvıfların, başlangıçta Kur’an hükümlerini Hz. Peygamberin yaşayışıyla bu usulleri bütünleştirmişlerdir ki, böylece, başka bir mürşide bağlı kalmaksızın kendilerini yetiştirmelerine vesile olmuştur. Ancak Tasavvuf’un, kendisine has usul ve kurallarıyla bir bilim dalı haline gelmesi, onun, sadece fertlerin ruhi yaşayışlarından ibaret olan hüviyetlerine, bir de anlatılan, kitaplarda yazılıp öretilen ikinci bir hüviyetin eklenmesine yol açmıştır. Böylece, önceden ferdi bir hareket olarak gelişen Tasavvuf, sonraları, diğer ekoller gibi şekillenmeye, usul ve kurallarını koymaya başlamıştır. Bu kuralları öğrenmek isteyen müritlerini de zaman içinde kendi bünyesinde toplamaya, olgunlaştırmaya ve eğitmeye başlamıştır. Bu yola sülûk etmek isteyen herkes, kendisine usul ve

kuralları öğretecek bir mürşide bağlanmak lüzumunu duymuş ve böyle bir mürşide bağlı olmaksızın da bu yola girilemeyeceği inancını giderek yaygınlaştırmışlardır.

İslam’da tasavvuf, dört ana dönem geçirmiştir: Bu dönemler ve dönem özelliklerini kısaca şöyle sıralayabiliriz:

1. Hz. Muhammed ve Asr-ı Saadet Dönemi: Bu devir Hz. Muhammed’in hayatta olduğu ve tek mürşit olarak uyulduğu dönemdir. Adı konmasa bile bu devir; tasavvufun tarifini yaptığı tam bir zühdî hayat devridir. Hz. Ali, Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Ebû Derdâ, Ebâ Zer, Abdullah b. Amr, Bilâl-i Habaşî, Selman-i Fârisî, Süheyb-i Rûmî gibi zühd ve takva timsali kişiler sonradan kurumsallaşa-cak olan tasavvuf hareketinin prototipleri olarak kabul göreceklerdir.

2. Tâbiûn Dönemi: Tâbiûn, yani sahabileri görenler devri, her alanda örnek kişi olan Hz. Muhammed’in, ahrete göç ettiği, İslamî bir nizam olarak Kur’ân, sünnet, kıyas gibi kaynakların miras bırakıldığı bir dönemdir. Hasan-ı Basrî, Süfyan-ı Sevri, Üveys Karânî, Said b.Cübeyr, Abdullah b. el-Mübarek zâhid-lerin çevresinde tasavvufî hayatın temelleri atıldı.

3. Tâbe-i Tâbiun Dönemi: Bunlar da tabi olanlara tabi olanlardır ki asr-ı saadetin üçüncü kuşağını oluştururlar.

4. İlk Sûfiler Dönemi: İlk Sûfî adını kullanan zat Ebu Haşim el-Kûfi (ölm. H.150/M.767)’dır. Bu zat Şam’da kendi adıyla anılan tekkesini açtı. Zunnûn-ı Mısrî (ölm. H. 245/M.858), Bâyazid-i Bistâmî (ölm. H.261/M.874), Cüneyd-i Bâğdâdî (ölm. H.279/M.908), Hâllac-ı Mansur (ölm. H.309/ M.921) gibi ünlü mutasavvıflar onu takip etti. Muhyiddin-i Arabî (ölm. H.638/M.1240)’nin varlığın tekliği şeklinde ifade edebileceğimiz vahdet-i vücûd teorisiyle tasavvuf sistematik bir hâl aldı. Tasavvuf düşüncesini esas alan bu zümreler, takip ettikleri yollarla birbirlerinden ayrılmaya başladılar. Esasen kelime manası da yol demek olan tarikatler, bu zamandan sonra oluşmaya başladı.

Türklerde Tasavvufun Oluşumu ve Gelişimi

Türklerin İslamiyet’e girişleri, tasavvuf hareketinin İslam’da kurumsallaştığı, tarikatların oluştuğu üçüncü döneme tekabül etmektedir. İslamiyet’le birlikte tasavvufun da Türkler arasında yaygınlaşması, doğal olarak Semerkand, Buhara, Fergana gibi Türk-İslam çevrelerinde oluşmaya başlamış ve buralarda da tasavvufun temsilcilerinden şeyhlere tesadüf edilmeğe başlanmıştır. Yusuf Has Hacib ve Ahmed Yesevî’nin ortaya çıkışına kadar Türkler arasında Muhammed Ma’şûk Tûsi, Emir Ali Abû gibi mutasavvıflar da yetişti. Ahmed Yesevî ile birlikte tasavvuf hareketi Türkler arasında genel bir hâl aldı. Çünkü Ahmed Yesevî bu dönemde; Mansur Ata, Harezmli Sa’id Ata, Süleyman Hakîm Ata, Lokman Perende gibi halifeleri ve binlerce müridi yetiştirip muhtelif Türk coğrafî bölgelerine gönderdi. Yesevî’nin kurduğu bu tarikat, bunlar eliyle Türkistan’da ve daha sonra da Anadolu ve Bal-kanlar’da hızla yaygınlaştı.

Türklerin güney yolundan gelerek İslamiyet’i seçen gruplarının, özellikle Mâve-râü’n-nehr çevresinde güçlü bir teşkilât kurduklarını görüyoruz. Hatta “Samerra devri” diye bilinen (836-82) yılları arasında Abbasi Halifesi’nin en güçlü destek olarak gördüğü Türk birlikleri, Abbasi devlet teşkilâtında nüfûzunu artırıyor, bir yandan da İranlılarla mücadele ediyordu. Bu arada Müslümanlarla Bizanslıların arasında geçen savaşlarda Türklerin de bulunduğu tarihî bir gerçektir. Bu tarihî hadiseler bir yana, Türk ve İslam tarihinde en önemli hâdiselerden biri Karahanlıların X. yüzyılda İslamiyeti resmen kabul etmeleridir. Bu büyük hadiseden sonra Türkistan’dan Doğu Anadolu’ya kadar siyasî ve kültür tarihimizin rengi tamamen değişik bir durum arz eder.

Konumuz itibariyle bu devirde Horasan ve havalisinin tasavvufî yapısına kısaca bakmamız gerekir. Birçok kültür hareketlerinin merkeziliğini yapan Horasan, Sûfî hareketlerinin de önemli bir merkeziydi. Mâverâü’n-nehr İslamlaştıktan sonra Sûfîlik cereyanı, Türkistan’a da girmiştir. Hicrî III. yüzyılda Sûfîlerle dolu olan He-medan, Nişabur ve Merv’den sonra, IV. yüzyılda da Buhâra ve Fergana’da mutasavvıflar çoğalmıştır. Bu gelişmeler sırasında, Fergana Türkleri, kendi şeyhlerine “Bab” adını vermişlerdir. Daha önce Horasan’a gelen Türkler arasından “Mehmet (Muhammed) Ma’şuk” ve “Emr Ali Abu” gibi bazı tanınmış Sûfîler yetişmiştir. Böylece Sûfîlik cereyanı; Buhara, Semerkand ve Kaşgar gibi İslam merkezlerinden gelen dervişler, göçebe Türkler arasına girmiş ve onlara yeni fikirler götürmüşlerdir. Bu dervişler, Türk halkına genellikle şiirlerle yaklaşıyorlar, onları Allah rızası için iyilikte bulunmaya davet edip zühd ve takvayı öğretiyorlardı. Böylece medrese-tekke-halk bütünlüğü sağlanıyordu. Eski ozanların yerini dolduran bu “Baba” veya “Ata”lardan; “Arslan Baba, Korkut Ata ve Çoban Ata” ilk bilinen ünlü Sûfîlerdir. Bu ilk bilinen Türk Sûfîlerinin kimlikleri hâlâ rivayetlerden ibarettir.

Fakat bunlar arasından öyle bir Sûfî çıkmıştır ki, yüzyıllarca tesirini, manevî nüfuzunu koruyarak Türk milleti’nin âdeta fikir dünyasını tek başına ihya etmiştir. İşte bu Sûfî; Hoca Ahmed Yesevî’dir ki, Türk-İslam tasavvufunun tefekkür yapısını öz Türkçe ile yazdığı şiirlerinde ortaya koymuş, yüzlerce talebesiyle uyandırdığı manevî çerağı, yaktığı ocaklarla Ön Asya’dan Balkanlar’a kadar ulaştırmıştır. Gerek hayatında, gerekse vefatından sonra birçok kerametler gösterdiğini menkıbelerinden öğrendiğimiz Hoca Ahmed Yesevî’nin şöhreti, bütün Türk-İslam Dünyasına yayılmıştır. Bilhassa Cengiz istilâsı esnasında Harezm, Horasan ve Azerbaycan yoluyla Anadolu’ya gelen Yesevî halifeleri, Türk milletinin İslamiyeti bir gönül dini olarak sevmelerinde ilk ve tek öncü olmuşlardır.

Ahmed Yesevî’nin “Hikmetleri” de konumuz açısından önemlidir. Onun millî tarz, şekil ve sofiyâne hikmetlerinin ortaya koyduğu millî ve manevî muhtevalı manzumeleri, daha sonra Anadolu’da bir Yunus tarzı’nın doğmasında ve dolayısıyla Anadolu Türk Sûfîlerinin ilahilerinde esas mayayı teşkil edecektir. Türk tarihinde “Horasan erenleri” adıyla bilinen birinci grup; yani ilk erenler, şüphesiz Ahmed Yesevî’nin kaynağından beslenmişlerdir.

İkinci grup ise; “XIII. asırda Yesevî dervişleriyle birlikte Anadolu’ya gelmeye başlayan Şia mezhebine dahil Kalenderiye, Haydariye mensupları”dır. M. F. Köprülü, “heterodoxe bir mahiyet arz eden bu bâtıniler zümresini, saf Müslümanlığın batıl fikirlerle yıpranmasını isteyen müsebbipler zümresi” şeklinde değerlendirmektedir. Köprülü’ye göre bu batıl propagandacılar “şehirden ziyade köylerde ve göçebeler arasında müsait bir zemin buluyorlardı. Babâîler kıyamı’nın âmilleri olan bu Türkmen Babaları, şüphesiz birbirine çok hulul etmiş olan Alevî zümrelere mensup ve eski Türk fiamanlarına benzeyen Türk dervişleri idi. Moğol istilâsından sonra yakın fiark-İslam ülkelerinde, Suriye, Mısır-Memlük İmparatorluğu’nun mutaassıp sahasında “heteredoxe zümrelerin çoğaldığı” da tarihî bir gerçektir (Köprülü 1984:99-100).

İslam şeriatının koruyucu kalesi sayabileceğimiz Selçuklu Türkleri bünyesindeki mutasavvıflardan; Fahreddin-i Irakî, Evhaddedin-i Kirmanî, Konevî ve Mevlâna; bu bâtıl tarikatların gelişmesini kısmen de olsa önleyebilmiş, güçlü bir alternatif olarak karşı koyabilmişlerdir. Esasen gayr-ı sünnî görünümündeki Türkmen mutasavvıflarının kaynağı da Ahmed Yesevî gibi güçlü bir pîr’e kadar uzanır. Bu bâtıl yollara kapılan tasavvuf ehli İran sahasından geçerken yakalandıkları bâtmî temayüllerden sıyrılamayarak, “sünnî-şer’î-tasavvufî” yapının dışına çıkmışlardır.

Özellikle bir Yesevî muakkibi olarak değerlendirilebileceğimiz Yunus Emre ve Kaygusuz Abdal, Türk tefekkür tarihînde gerçekten görevlerini tam yapan mutasavvıf şairlerdir. XIII yüzyılın bu fikrî-tasavvufî faaliyetleri, Beylikler döneminde de aynen devam ederken, devrin beş büyük tarikatından; Mevlevîlik, Nakşibendilik, Bektâşilik, Rifaîlik ve Hâlvetîlik”in de “Türk tarikatı” olduğunu görmekteyiz.

Kaynak: Prof.Dr. Abdurrahman GÜZEL, Türk Halk Şiiri