Tasavvuf Edebiyatının Orta Asyadaki Tarihi Gelişimi

DİNÎ-TASAVVUFÎ TÜRK EDEBİYATININ ORTA ASYA SAHASINDAKİ TARİHÎ SEYRİNE KISA BİR BAKIŞ

Türkler, göçebe hayatlarının icabı olarak Müslüman olmadan önce, muhtelif medeniyet zümrelerine sahip oldukları gibi çeşitli itikat sistemlerini de benimsemişlerdir. Türkler, bu dönemlerinde de Gök Tanrı inancına sahip bulunuyordu. Ayrıca olağanüstü hâlleri ve manevî üstünlüğe sahip mutasavvıf-velî kişilerin kerametlerine de inandıkları, onlara karşı da büyük bir saygı duydukları bilinmekteydi. İşte bu inanç çerçevesinde Türklerin İslam öncesi ve İslamî dönem destanları ile diğer kaynak eserler, dini-tasavvufî düşüncenin oluşmasını kısa zamanda sağladı.

Tarihi verilerde ise Türklerin, İslamiyet’i VIII. asırdan itibaren, boy, kabile ve aşiretler halinde münferiden de olsa kabul etmeye başlamış olduklarını, Karahanlı hükümdarı Satuk Buğra Hanın İslamiyet’i resmen kabulü ile 920’lerde Onun tarafından “İlk Türk-İslam Devleti”nin kurulmuş olduğunu görebilmekteyiz. Daha sonraki dönemlerde de Türklerin kitleler hâlinde Müslüman olmaları, hatta onların bu yeni dinle birlikte merkezden muhite doğru yayılmalarının beraberinde tasavvufî düşünce ve inanışın da önemli bir rol oynadığı görülmekteydi. Zira Türkler, başlangıçtan bu yana destan kahramanlarını bile ulvî duygularla ve manevî üstünlükleriyle ortaya koyup onları benimseyip öylece kutsallaştırıyorlardı. Türkler; insanı, üstün bir varlık olarak kabul ettikleri gibi, İslam tasavvufunun getirdiği ulvî insanı da, (insan-ı kâmil-evliya kudsiyyeti), âdeta alışılmış bir inanış olarak kabullenilip bunu da devam ettiriyorlardı. Çünkü Türkler; İlâhî nurun yeryüzüne inerek insan bedeninde tecellisini kabullenirken, zaten millî kahramanlarının da böyle bir İlâhî nurdan yaratıldığına inanıyorlardı.

Ananeye göre temel dayanaklarını Hz. Ebu Bekir veya Hz. Ali vasıtasıyla Hz. Muhammed’e kadar götüren sûfîliğin yayılması, tekkelerin devlet adamları tarafından desteklenmesi suretiyle tasavvufî fikirler hem Orta Asya’da, hem de daha sonra Anadolu’da hızla yayılmıştır. Çünkü Orta Asya tarafında İslam öncesi mevcut olan ‘Ozan, Baksı, Kam- fiaman’ların ulviyeti toplum tarafından saygıyla ve hürmetle kabul görüyordu. İşte bu şahsiyetlerin toplum hayatındaki ‘ulviliği’, Türklerin İslam Dini’ni kabullerinden sonraki dönemlerinde ortaya çıkan; İslam dervişlerinin kendilerine “Allah, yaradılış, sırat, cennet, cehennem, şefaat….vb.” söyledikleri kavramları hiç yadırganmıyordu. Hatta bunlar İslam öncesi velî şahsiyetlerinden olan, ozan, kam-şaman ve baksılarına benzeterek heyecanla, saygıyla kabullenmişler ve sevmişlerdir. Zira bunlar; Ozan, Baksı, Kam-fiamanların; İslamî dönemde yetişen bu derviş-şairlere, Ata, Bab, Hoca gibi, hem heybetli, hem de cana yakın isimler verdiklerini görüyoruz.

Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatı’nın ilk örneğini Yusuf Has Hacib‘in Kutadgu Bilig‘inde ve Ahmed Yesevî‘nin Divân-ı Hikmeti’nde görüyoruz. Özellikle Kutadgu Bilig, bu edebiyatın Ahmed Yesevî’den önce ilk eseridir diyebiliriz. Çünkü bu eser, Türk toplumunun dini yaşayışı, Allah’ın varlığı ve birliği, devlet-i ebed müddet ülküsü, adaleti, birlik ve beraberliği, vatan ve millet sevgisi, hoşgörüsü, devlet başkanının teb’asına karşı olan görevleri ve adaletli davranması, teb’aanın da devletine karşı her konuda kusur yapmaması gerektiği konularında bilimsel verilerle dolu olmasıdır.

Ahmed Yesevî zamanında, göçebe Türkler arasında Sır-ı Derya Bozkırlarında anladıkları dilde, yani öz Türkçe ile halka hitap ederek İslam akidelerini ve ananelerini onlar arasında yaymaya çalışan dervişleri biliyoruz (Köprülü 1976: 17-20). Ama Ahmed Yesevî, bunların çok üstünde bir derviş olarak birlik ve beraberlik ufkunda büyük hizmetler vermiştir ki, bunda tasavvuf cereyanının rolü büyük olmuştur. Yani tasavvuf, hem Türkler arasında İslam dininin kabulüne paralel olarak hızla yayılıyor, hem de bu dinin Türkistan’da yayılma ve benimsenmesinde etkili oluyordu. Bu etkiyi yürüten ve kendi adına izafetle, “Yesevîye” adıyla bir tarikat da kuran Yesevî’nin hatırası Orta Asya, Azerbaycan, Anadolu ve Volga Türkleri, bütün Türk coğrafyasında yaşayan Türkler arasında asırlardır hâlâ yaşamaktadır. Onun bu sahadaki ilk eserleri de Divân-ı Hikmet ve Fakr-nâme’sidir (Köprülü 1981: 193).

Orta Asya’da Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatının temsilciliğini başlangıçta; Necmeddin Kübra, Yusuf Hemedani, Cafer Sadık, Yusuf Has Hacib, Ahmed Edib Yükneki, Ahmed Yesevi, Mansur Ata, Muhammed Danişmend, Hakîm Süleyman Ata (öl. 1186), Abdulhalik Gücdevani, Nasuriddin Rabgûzî, Şah İsmâil Safavî/Hatayî (Duğumu: 1487), Devlet Mehmed Azadî, Mahdumkulu yapmışlardır. Onların bu konulardaki eserleri oldukça zengin bilgilere sahiptir (Köprülü 1981: 195-235).

Kaynak: Prof.Dr. Abdurrahman GÜZEL, Türk Halk Şiiri