Nasrettin Hoca Fıkraları

Nasrettin Hoca Fıkraları

Nasrettin Hoca

Ya Tutarsa

Nasrettin Hoca azığını heybesine koyup yola çıkmış. Öğlen vakti Akşehir gölü kenarında, bir ağacın altında oturmuş. Ekmeğini, zeytinini ve bir çanak yoğurdunu gölgede keyifle yemiş. Yoğurt çanağını gölde çalkalarken birisi görüp sormuş.

– “Ne yapıyorsun Hoca ?”

-“Göle maya çalıyorum” demiş Hoca.

Adam üstelemiş :
– “İlâhi Hoca, göl maya tutar mı hiç ?”

-“Ben de biliyorum tutmayacağını, ammaaa ya tutarsa !…”

Keçiyi içeri al

Biri , Hocaya evinin darlığından, evindeki sıkıntıdan bahsederek çare söylemesini ister.
Hoca adamı sükûnetle dinler :
– ” Şimdi evine git. Keçiyi içeriye al” der.

Adam , ertesi gün yine Hoca’ya gelir.
– “Aman hocam keçiyi içeriye alınca sıkıntım azalacağına daha da arttı”.der.

Hoca Adamı gene sükûnetle dinler ;
– ” Şimdi evine git, tavukları da içeriye al” der.

Adam, ertesi gün yine Hoca’ya gelir.
– “Aman Hocam sıkıntım daha da arttı” der.

Hoca gayet soğukkanlı olarak:
– “Git ineğini de içeriye al” der.

Adam ertesi gün yine Hoca’ya gelir.
– “Aman Hocam, sıkıntıdan patlayacağım” der.

Hoca istifini bozmadan :
– “Bu akşam keçiyi evden çıkar” der.

Ertesi gün Hocaya tekrar gelir, biraz rahatladıklarını anlatır.
Hoca:
– ” Bu gece tavukları da evden çıkar” der.

Adam ertesi gün daha da rahatlamış olarak tekrar gelir.
Hoca :
– “Şimdi evine git, ineği de evden çıkar ve evini bir güzel temizle” der.

Adam denileni yapar ve çok rahatlamış bir şekilde, ertesi gün yine Hocayı ziyarete gelir.
Artık evi kendisine çok bol gelmektedir. Hocaya teşekkürlerini sunar.

Mesele çatallaştı

Kasabalılar, Nasrettin Hoca’ya Kadı’dan yakınmışlar : “Kadı efendi çok menfaatçi bir adam. Aynı suça bazen beraat, bazen de çok ağır ceza veriyor. Hak hukuk tanımıyor, nereden menfaati varsa o taraftan oluyor. Münafık bir adamdır. Bundan nasıl kurtuluruz” demişler.

Hoca durumu mülki amirlere bildirmişse de, onları pek inandıramamış. “Nasıl ispat edersin”? demişler.

Hoca’mız, Kadı efendinin tanımadığı bir müfettişin kendisine gönderilmesini ve beraberce Kadı’yı ziyaret etmelerinin yeterli olacağını mülki amire, (vali’ye) anlatmış. Kabul etmişler.

Kararlaştırılan günde müfettiş bey kasabaya, Nasrettin Hoca’nın konuğu olarak gelmiş. Kimliğini gizli tutarak, kasaba eşrafından beş altı kişiyle beraber kadı efendiyi ziyarete gitmişler.

Hoş beşten sonra, Hoca , Kadı efendiye :
-“Efendi” demiş. “Kırda sığırlar yayılırken bir alaca inek, -sanırım sizinki- bizim ineği karnından boynuzlayıp öldürmüş. Buna ne gerekir ?”

– “Bunda sahibinin ne kabahati var?” demiş Kadı, “hayvandan kan davası edilmez.”

Hoca sözünü değiştirmiş:
– “Yok yok yanlış söyledim, bizim inek sizinkini öldürmüş !”

Bunu duyan kadı efendi hızla yerinden kalkıp, raftaki Kanun kitabına uzanırken;
– “Haa mesele şimdi çatallaştı, bakalım kara kaplı kitap ne diyor?” demiş.

Hanımla Muhabbet

Hoca bir gün karısına :
– “Hatun” demiş, “Şu bizim komşu, çarıkçı, Mehmet ağanın adı neydi ?”

– “Kendin söyledin ya, efendi” demiş karısı, “Mehmet ağa.”

– “Canım, dilim sürçtü işte… Ne iş yapar diyecektim.” demiş Hoca.

– “A efendi” demiş karısı, “kendin çarıkçı demedin mi?”

– “Anlasana işte” demiş Hoca, “nerede oturuyor demek istedim.”

– “Efendi, bugün sana ne oluyor?” demiş karısı “Komşu” dedin ya…”

Hoca birden sinirlenmiş.
– “Aman be karı… Seninle de bir türlü konuşulmaz ki!”

İpe un sermişler

Komşusu Hoca’dan urganını ( yâni kalın ipini ) istemiş.

Hoca içeriye girip çıkmış.
– “İp boş değil” demiş, “kadınlar üstüne un sermişler.”

Komşusu:
– “Bu nasıl iş efendi?” demiş, “hiç ipe un serilir mi?”

– “Serilir” demiş Hoca, “vermeye gönlün olmayınca ipe un da serilir.”

İnsanlar gibi düşünür

Nasrettin Hoca pazarda dolaşırken, bir papağanın on iki altına satıldığını görünce şaşıp kalarak yanındakilere sormuş:
– “Bu kuş neden bu kadar para ediyor ?”

– “Bu papağandır” demişler, “konuşur.”
Hoca doğru evine gitmiş. Hindisini koltuğunun altına alıp pazara getirmiş.
– “Kaça hindi ?” diye sormuşlar.

– “On beş altın” demiş Hoca.

– “Bir hindi on beş altın eder mi ?” demişler.

– “Görmüyor musunuz !” demiş Hoca; “yumruk kadar papağanı on iki altına satıyorlar.”

– “Onun marifeti var, insan gibi konuşur. Ya seninki ne yapar ?” diye sormuşlar.

– “O düşünmeden konuşur” demiş Hoca ; “Bu da insanlar gibi düşünür.”

Bindiği dalı kesmesi

Nasrettin Hoca, köy meydanındaki koca çınar ağacının üzerine çıkmış, elindeki balta ile bindiği dalı kesmeye başlamış.

Görenler :
-“Aman Hocam, bindiğin dalı kesiyorsun, düşeceksin!” diye bağırmağa başlamışlar.

Hoca kesmeye devam ederek seslenmiş:
-“Bu dalı kesenin yere düşeceğini hepiniz akıl ettiniz de, ben size yıllardır ahiretin dalı olan dünyanızı keserseniz cehenneme düşersiniz diyorum, neden hâlâ akıl edemiyorsunuz!!!…”

Oğlumun babası öldü de

Bir gün Nasrettin Hoca’yı siyah elbiseleriyle görenler:

– “Ne oldu Hoca efendi” demişler, “bu gün karalar giymişsin?”

– “Oğlumun babası öldü de …” demiş Hoca, “O’nun yasını tutuyorum.”

Su dediğin böyle olur

Nasrettin Hoca bir yaz günü yolculuk ederken, öğle vaktine doğru bir hayli susar. İlerde bir göl görür. Şöyle kana kana su içmeyi düşünerek gölün kenarına gelir, avucunu doldurur, hızla bir kaç yudum

yutar; amma midesi bulanır, tükürmeye çalışır. İlk defa karşılaştığı bir su olan Acıgöl’ün sodyum sülfatlı suyu midesini berbat etmiştir.

Hoca civarda aranırken küçük bir su kaynağına rastlar. Suyun tatlı su olduğunu anlayınca, önce ağzını iyice çalkalar, sonra da kana kana su içer, Eşeğini de sular.

Şakır şakır dalgalanan Acıgöl’e şöyle bir bakar, su içtiği kaynaktan avucunu doldurarak gölün kenarına gelir;

– “Cimri zenginin zekâtsız malı gibi şişinip durma!… Su dediğin böyle olur” diyerek avucundaki suyu şak diye gölün yüzüne savurur.

Öğüt : Yerinde ve zamanında yapılmış ikramın küçüğü, büyüğü olmaz. Allah’ın rızasını kazanmak için fırsatları iyi değerlendirelim.

Birinin anası ağlayacak

Hoca’nın oğullarından biri yakın köylerin birinde çömlekçilik yapıyormuş. Bir gün Hoca yanına gidince :
– ” Baba, bütün paramı şu çömleklere yatırdım” demiş. ” Hava güneşli olurda zamanında hepsi kurursa zengin olacağım. Ama yağışlı olursa anam ağlayacak!”

Hoca oradan ayrılıp başka bir köyde oturan büyük oğluna uğramış.
Oğlu :
– ” Baba, varım yoğum şu tarlada, zamanında rahmet yağarsa zengin oldum gitti. Kuraklık olursa anam ağlayacak” demiş.

Hoca eve canı sıkkın dönmüş.
Karısı :
– “Hayrola efendi, yüzün neden asık” demiş.
– “Benimki bir şey değil” demiş Hoca; “Asıl Sen kendi halini düşün. Yağmur yağsa da yağmasa da bizim oğlanlardan birinin anası ağlayacak”.

Hamam bahşişi

Hoca bir gün hamama gider. Hamamcılar onunla hiç ilgilenmez, eski bir peştamal, yırtık bir havlu verirler. Hoca sesini çıkarmaz. Hamamdan çıkarken uzatılan aynaya yüklüce bir bahşiş bırakır.

Bir hafta sonra aynı hamama geldiğinde, bu kez büyük ikramlar görür, fakat çıkarken aksine pek az bir bahşiş bırakır.

-“Efendi” der hamamcılar, “gösterdiğimiz o kadar ilgiye, saygıya karşı bu kadarcık mı bahşiş verilir?”

– “Bugün verdiğim, geçen haftanın bahşişiydi” der Hoca, “geçen hafta verdiğim de bugünkü hizmetinizin karşılığıydı. Böylece ödeştik !”

Mevsimlerden yakınanlara

Bir toplulukta soğuklardan yakınanlar olmuş. İçlerinden biri:
– “Şu insanoğlu haline şükretmesini hiç bilmez; kışın soğuktan, yazın sıcaktan yakınırlar.” demiş.
Konuşmaya kulak misafiri olan Hoca :
– “Öyle deme bre cahil, bak bahara kimsenin bir şey dediği var mı?” demiş.

Öğüt: Olayları bir bütün olarak değerlendirebilmek olgunluk belirtisidir. Dünyayı insanlar için sonsuz güzelliklerde ve sonsuz bir ilâhi sanatla yaratan ve her an varlıkta tutan Rabbimize teşekkür etmeyi, şükretmeyi unutmayalım.

Acemi bülbül

Hoca bir gün, yol kenarındaki hayrat ağaçlardan birine çıkmış, incir yemeye başlamış. Yanından geçen bir yolcu seslenmiş:

– “Hey ! Sen kimsin ? Ne yapıyorsun orada ?”

– “Ben bülbülüm” demiş Hoca.

Adam :
– “Öyleyse öt bakalım” deyince, Hoca karga gibi acayip sesler çıkarmış.

– “Bu ne biçim bülbül sesi yahu”, demiş adam. “Bülbül hiç böyle mi öter.”

– “Ne yapalım” demiş Hoca, “acemi bülbül bu kadar öter!”

Saz çalması

Hoca’ya sormuşlar :
– “Saz çalmayı bilir misin?”

– “Bilirim” demiş.

– “Buyur, çal bakalım” diyerek eline bir saz tutuşturmuşlar. Hoca mızrabı almış, perdelere basmadan tellere vurmağa, tuhaf sesler çıkarmağa başlamış.

– “Saz böyle mi çalınır a Hoca?” demişler, “parmaklar perdeler üzerinde gezdirilir, mızrap tellere
vuruldukça da sazdan makamlara göre ses çıkar.”

– ” Perdeleri bulamayanlar öyle çalar” demiş Hoca; ” Ben sazı elime alır almaz perdeyi buldum! Ne diye boşuna gezineyim.”

Kim Daha Büyük

Hoca’ya:
– “Efendi” demişler, “padişah mı büyük, yoksa çiftçi mi ?”

– “Çiftçi büyük elbet” demiş Hoca ve eklemiş; “Çünkü çiftçi buğday yetiştirip vermezse pâdişah acından ölür.”

Gönlüm razı olmadı

Nasrettin Hoca, kasabadan Kur’an-ı kerim, tefsir ve ilmihal gibi bazı kitaplar almış. Bir çuvala yerleştirmiş. Çuvalı sırtına almış, eşeğine binmiş köyüne doğru gidiyor.

Yolda Hoca’yı görenler :
– ” Bre Hoca, çuvalı niye kendi sırtına aldın ?” diye sormuşlar.

– “Ne yaparsın” demiş Hoca, “zavallı hayvan zaten benim bütün kahrımı çekiyor. Kendi bindiğim yetmiyormuş gibi çuvalı da ona taşıtmaya gönlüm razı olmadı.”

Sesimin Arkasından Koşuyorum

Hoca ikindi ezanını okumağa başlamış. O sırada bazı komşuları evlerinin önlerinde birbirleriyle konuşuyorlar, sanki ezan sesini duymuyor gibi davranıyorlarmış. Aslında O komşular camiye de pek sık gelmiyorlarmış. Hoca sesini biraz daha yükseltmiş, amma bakmış ki fark eden bir şey yok. O tarafa doğru koşmaya ve koşarken de ezanı okumaya devam etmiş.

O komşulardan birkaç kişi Hoca’ya bir şey olduğunu düşünerek yanına koşuşup sormuşlar :
– “Ne oldu Hoca Efendi, niçin koşarak ezan okuyorsun.?”

– “Sesimin nerelere kadar gittiğini merak ettim de; arkasından koşuyorum” demiş.

Akıl sır ermiyor

Hoca’nın iki yüz akçe parası kaybolmuş. Bulunması için dua etmeye başlamış. O sırada Akşehir’in zenginlerinden birinin bindiği gemi yolda fırtınaya tutulmuş. “Eğer sağ salim memleketime varırsam Hoca’ya iki yüz akçe vereceğim” diye adakta bulunmuş.

Adam kurtulup gelmiş, Hoca’yı bulup parayı vermiş.

Hoca bir süre düşündükten sonra:
– “Allah’ım bu ne dolambaçlı yol! Bu parayı ben nerede yitirdim, Sen bana nerede buldurdun ! … İşine gerçekten de akıl sır ermiyor” demiş.

Bulmanın keyfi

Nasrettin Hoca kasabanın pazarına gitmiş. Eşeğini bir yere bağlamış. Alış veriş yapmış. Döndüğünde eşeğini bağladığı yerde bulamamış. Hemen bir tellâl tutmuş. Şöyle bağırtmağa başlamış :
– “Eşeğimi kim bulup getirirse, Semeriyle, yularıyla ve üstündeki her şeyle beraber eşeğimi ona vereceğim.”

– “Hoca efendi” demişler, “eşeği bulana verecek olduktan sonra ne diye arıyorsun ?”

– ” Kaybolan şeyi bulmanın keyfini bilmezsiniz siz!” demiş Hoca;

“Eşeği bulup getirene mükâfat olarak o eşek yeter.”

“Gençliğimi bulup getirene bütün servetimi veririm.”

“Cenneti bulsam, canımı da veririm.”

Belki ağaçtan öteye bir yol düşer

Mahallenin çocukları Nasrettin Hoca’ya muzip bir şaka yapmak istemişler. Plânlarını kurmuşlar. “Hoca’yı ağaca çıkaralım. Pabuçlarını alıp uzaklaşarak biraz şaka yapalım” diye düşünmüşler. Hoca’nın yoldan geçeceği saatlerde, uçurtmalarını büyükçe bir ağaca taktırmışlar. Hoca’yı beklemeye başlamışlar. Hoca oradan geçerken de hemen etrafını sarmışlar :

– “Hocam uçurtmamız ağaca takıldı. Biz çıkıp kutraramadık. Bize yardımcı olur musunuz?” demişler.

– “Hay hay” demiş Hoca. Ayakkabılarını çıkarıp sırt çantasına yerleştirmeye başlamış.

Çocuklar :
– “Hoca efendi onları niye yanına alıyorsun? Ağaçta pabuçları ne yapacaksın ?” demişler.

– “Belli olmaz ki evlâtlarım” demiş Hoca; “Bu iyiliğime karşı Rabbim, belki bana ağaçtan öteye bir yol ikram eder.”

Şu koca tasla

Nasrettin Hoca , yeni öğrencilerine [mollalarına] dünya ve ahireti genel anlamı ile anlatmaya, kavratmaya çalışmış.

“Ahiret hayatımızın tarlası dünya hayatımızdır. Burada kazanırken usulüne uyarsak orada da biriktirmiş oluruz. Herkes önceden, buradan ne gönderdi ise orada karşılığını bulur. Hiç bir işimiz, amelimiz karşılıksız kalmaz.vs.” diye anlatmış.

Bakmış mollalarda gevşeklik ve uyku hali var. Vakitte öğle yemeği vakti :
– “Haydi çocuklar, ders tamam. Namazımızı kılar kılmaz hep beraber bizim eve etli pilav ve yoğurt yemeye gidelim” demiş.

Hocanın evine gelmiş, salona doluşmuşlar. Hoca içeriye, Karısına seslenmiş;
– “Hatun hep beraber etli pilav ve yoğurt yemeye geldik.”

İçerden Karısı :
– “Aman efendi, Evde o kadar ne pirinç, ne et, ne yağ ne de yoğurt var. Hatta o kadar yemeği pişirebilmek için odun bile yok.” diye seslenmiş.

Hoca içeri gitmiş. Eline koca bir kazan, bir kepçe, koca bir tepsi, büyük bir yoğurt bakracı ve bir sürü kaşık alarak salona gelmiş.
– “Kusura bakmayın çocuklar” demiş. “Eve yeteri kadar et, pirinç , yağ, süt ve odun getirebilmiş olsaydım, şu koca kazanla pişirip , bunlarla da sizlere ikram edebilecektim” ! …

O zamanda ben bulunmadım

Nasrettin Hoca, « işlerinin çokluğu, dünya telâşeleri, hastalık, sağlık vs gibi » çeşitli bahanelerle ibadetten birçok zaman kaytaran birileri ile sohbet ediyormuş. Mazeretleri de bir sürü imiş. Bir ara söz yemekten, içmekten açılmış.

– “Bugünlerde canım bir helva yemek istiyor ki!… Bir türlü pişirip de yiyemedik” demiş, Nasrettin Hoca.

– “O kadar zor bir şey mi helva pişirmek, a Hoca” demişler.

– “Ne yapalım” demiş Hoca. “Şeker ve un bulundu, tere yağı bulunmadı. Tere yağ ve şeker bulundu, un bulunmadı. Un ve tere yağ bulundu şeker bulunmadı.”

– “Hiç bir araya getiremedin mi bunları?” demişler.

– “Hepsinin bir araya geldiği de oldu,” demiş Hoca. “Amma o zaman da ben bulunmadım.”

İkinizin arasında gidiyorum

Nasrettin Hoca bir Kadı ile Bir tüccara yoldaş olmuş. Ortada Hoca, sağında Kadı efendi, solunda Tüccar efendi, hem konuşuyorlar hem de yürüyorlarmış. Hoca efendi yeri geldikçe yol arkadaşlarının yaşamları ve ibadetlerindeki gevşeklikleri konusunda söz dokundururmuş.

Makamına güvenip , kendini çok büyük bir adam sanan Kadı efendi , Hoca’ya:
– “Sana da lâf yetişmez ki” demiş, “İstersen öyle kurnaz kesilirsin ki , en yaman muzırları bile geride bırakırsın. İstersen yaban öküzünden daha şaşkın görünürsün.”

– “Yok canım, abartıyorsun, bak ben haddimi nasıl biliyor, muzırla yaban öküzünün arasında gidiyorum.” demiş.

Ördek çorbası

Nasrettin Hoca erkenden yola koyulmuş. Akşam hava kararmadan gideceği köye varmak için acele ediyormuş. Öğle vaktine yaklaşırken, bir pınarın başında durup, hem namazını kılmak hem de kuru peksimetten ibaret olan azığını yemek istemiş.
Pınara yaklaşırken, yaban ördeklerinin suda oynaştıklarını görünce, “Şunlardan bir tanesini yakalayıp kızartıp yesem diye düşünmüş.” Sessizce ördeklere yaklaşmaya çalışırken, ördekler Hoca’yı fark edip uçmuş, kaçmışlar.
Hoca pınarın başına oturmuş, çantasından peksimetini çıkarmış, suya batıra batıra yemeye başlamış.Oradan geçen bir yolcu :

– “Afiyet olsun Hocam, ne yiyorsun ?” demiş.

Hoca, peksimetini suya batırırken :
– “Ördek çorbası” demiş.

Buna değmiş, buna değmemiş

Nasrettin Hoca’nın komşusunun iri yarı toy bir delikanlı olan oğlu, sıcak bir yaz gününde ormana gidip odun hazırlamağa karar vermiş. Gittiği baltalık ormanda su yokmuş. Herkes heybesine bir testi su koyar öyle gidermiş. Delikanlı ise, “Su testisini taşıyacağıma iki üç karpuzu taşırım, daha iyi olur. Nasıl olsa dönüşte odunları sırtlayıp getireceğim. Birde toprak testimi kırmadan geri getirmeye uğraşmayayım” diye düşünmüş. Torbasına karpuzlarını koyup ormana gitmiş.

İşe koyulmadan evvel bir karpuz yiyeyim demiş.
Karpuzu kesmiş. Beğenmemiş, bir kenara atmış. Öbür karpuzları kesmiş, o karpuzlar da çok hammış, kaldırmış atmış. Kızmış karpuzların üstüne işemiş.

Ormana gitmekte olan Nasrettin Hoca olayı görmüş. Yanına yaklaşınca :
– “Delikanlı, ham da olsa nimete işenmez, tövbe et. Nimeti vereni gücendirirsin !” Demişse de delikanlı öfkesini yenip tövbe edememiş.

Öğlen vaktine doğru, hem sıcaklardan hem de çalışmaktan dolayı iyice susamış. Etrafta su isteyebileceği hiç kimse yok. Su yok. Varmış ham karpuzların yanına. “Ona değdi, buna değmedi” diye diye attığı bütün karpuzları yemiş. Son parçalardan birini yemekteyken, ormanda işini bitirip, eşeğine odunlarını yükleyip dönen Nasrettin Hoca ile tekrar karşılaşmış. Hoca bir yenmiş karpuzların kabuklarına ve birde delikanlı’ya bakmış :

– “Suphanallah, bak , becerip tövbeni yetiştiremedin. Rabbim ne kadar çabuk, senin çişini sana yedirdi! …” demiş.

Söylediğine, söyleyeceğine…

Köylünün biri, diğerinin kuzusunu çalmış, kesip yemiş. O da onun keçisini aşırmış, kesip yemiş.

Nasrettin Hoca olayı incelediğinde kimin ne yaptığını fark etmiş.

Olayın kahramanları bir gün çayhanede oturuyorlarken, keçinin sahibi keçisini övmeye başlamış:
– “İki arşın tüyü vardı, gerdanı üç karıştı, başı şöyleydi, gözleri böyleydi vs” diye hayvanını methediyormuş.

Keçiyi kesip yiyen bu abartmalar karşısında çok sıkılmış. Amma ne yapsın, adam susmak zorunda.

Nasrettin Hoca, keçiyi çalıp kesen adama dönmüş :
– “Yahu, bu adam ne kadar atıp tutuyor. Şimdi git evine. Şu uyuz keçinin postunu getir de, bu adam söylediğine, söyleyeceğine pişman olsun.”

Bu karanlıkta

Nasrettin Hoca’nın bir konuğu gece yatısına kalmış. Adam zayıf inançlı biriymiş. Ben görmediğime inanmam, Ahirete gidip gelen var mı? Görülmeyen şey bilinir mi? gibi şeyler dermiş.
Hoca sabır göstermiş. Konuğunu incitmeden bir şeyler anlatmağa çalışmışsa da konuk ikna olmuyormuş. Yatma vakti gelince Hoca odaya iki yatak sermiş. Birinde konuğu, diğerinde kendisi yataklarına girmişler. Hoca sağ tarafındaki mumu söndürmüş.

Bir süre sonra Konuk;
– “Hoca efendi, sağ tarafındaki mumu yakar mısın” deyince :

– “Sen deli misin be birader” demiş Hoca, “bu zifiri karanlıkta ben, sağ tarafımı nasıl bileyim!”

Gizlisi – açığı

Bir kıtlık zamanında Hoca’yı çarşıda ekmek yiyerek giderken görenler :
– “Hoca efendi, herkesin gözü önünde böyle ekmek yemek ayıp değil midir?” demişler.

– “Komşusu açken bol bol tıkınmanın gizlisi ayıp olmazsa açıkta yapılanı ne diye ayıp olsun” demiş Hoca, ” Komşusu açken tok yatmak, ya her zaman , her yerde ayıptır, ya da hiç ayıp değildir.”

Sen beğendin – ben doldurdum

Nasrettin Hoca , “İnsanlar nefislerinin istediklerini düşünmeden yapmamalıdırlar. Nefsinizin beğendiği her şey ahirette önünüze geldiğinde , ondan kaçmak, kurtulmak isteseniz de kurtulamazsınız,” diye bir vaaz etmiş.
Ertesi gün birkaç köylü arkadaşı ile beraber, kasabaya pazara gitmek üzere yola koyulmuşlar. Tabii o zamanın vasıtası, herkesin eşeği.

Yolda giderken konu yine nefsin istekleri ne gelmiş. Bir kısım köylüler :
– “Ben nefsime zulmetmem. Nefsime hoş gelen şeyleri yaparım. Benim zevkimdir, hakkımdır” gibi savunmaları biraz da Nasrettin Hocayı kızdırmak için yapıyorlarmış.

Hoca, eşeklerinin yoldan daha evvel geçmiş hayvanların pisliklerini koklamak için durduklarını değerlendirmiş. Kokladığı pislikleri, hayvanının yem torbasına doldurmağa başlamış.

Birkaç saat sonra bir çeşme başında mola vermişler. Azıklarını çıkarıp yerlerken, eşeklerinin başına da yem torbalarını takmışlar. Nasrettin Hoca’nın eşeği yem torbası boynuna takılanca kısa bir süre güzelce koklayıp, sonra huysuzlanmağa ve kafasını hızla sallayıp torbadan kurtulmağa uğraşınca :

– “Ne huysuzlanıp, torbadan kurtulmağa çalışıyorsun?” demiş Hoca, “Sen beğendin, ben doldurdum.”

Görenler: “Hocam bu çok yanlış. O hayvan bunu ne anlayacak.” dediklerinde, Nasrettin Hoca taşı gediğine koymuş :

– “İnsanlar bir de kendilerine baksınlar!.. Bu dünyadan ahirete hazırladıkları çıkınlarındakiler kendilerine orada ikram edilince ne yapacaklar?”

Kazan doğurdu – kazan öldü

Kasabada tefeci bir adam varmış. Başı sıkışan birine para verirse getirdiği güne göre faizini hesaplayıp alırmış.
Günün birinde bir komşusu bu tefeciden büyük kazanını emanet istemiş. Almış. İşini görmüş. İade ederken de içine bir küçük kazan koymuş. Sahibi emin olmak için sormuş.
– “Bu tencere ne?”
Komşusu; “Senin kazan doğurdu” deyince hemen sahiplenip tencereyi almış.
Birkaç zaman sonra komşusu yine büyük kazanı emanet istemiş ve almış. Kazanın sahibi aradan on – on beş gün geçtiği halde kazanının geri gelmediğini görünce, kazanını istemiş.
– “Kazan öldü” diye bir cevap almış. Hiddetlenmiş. Mahkemeye kadıya başvurmuş.
O sıralarda N. Hoca , Kadı’lık görevi yapmakta
imiş. Davalı ve Davacıyı dinledikten sonra :
– “Senin kazan, doğuran kazan olduğuna göre ölmesi de gerekir,” diye hükmetmiş.
Adam hiddetle:
– “Hiç kazan ölür mü kadı efendi ?” deyince:
Kadı N.Hocamız cevabı yapıştırmış;
– ” Doğurduğuna inanıyorsun da, öldüğüne neden inanamıyorsun ? …”

Döve döve helva yediriyorlar

Konya çarşısındaki helvacı dükkânlarının vitrinlerine iştahla bakan gariban adamın biri, bir dükkân sahibinden biraz helva sadaka olarak vermesini istemiş. Dükkâncı vermemiş. Garibanın canı da çok helva çekmiş. Dayanamayıp, dayak yemeyi de göze alarak başka bir helvacı dükkânına girmiş. Bir lenger helvayı önüne çekmiş ve hızla atıştırmaya başlamış.

Helvacı adamın üstüne yürümüş;
– “Bre adam, sorup istemeden, parasını ödemeden böyle helva yenir mi?” demişse de adamın aldırmayıp atıştırmayı sürdürdüğünü gören helvacı, adama sille tokat girişmiş.

Dükkânda tesadüfen bulunan Nasrettin Hoca müşterilere doğru dönüp:
– “Şu Konyalı helvacılar ne iyi adamlar; parası olmayan garibana bile döve döve helva yediriyorlar.” demiş.

Yalan olduktan sonra

Köylünün birisi, diğer bir köylüden “10 kile buğday alacağı olduğunu” iddia ediyormuş. Aslında böyle bir alacağı yokmuş ama adam bir yalancı şahit bulup, mahkemeyi aldatıp, on kile buğdayı almayı planlıyormuş. Yalancı şahit ararken Nasrettin Hoca “ben şahitlik yaparım” deyince adam pek sevinmiş. Öyle ya Hoca şahit olunca, Kadı efendi kolaylıkla karar verebilir.
Mahkemede Kadı efendi Hoca’ya sormuş :
– “Bu adamın şu adamdan on kile buğday alacağı varmış. Ne diyorsun ?”
Nasrettin Hoca ;
– “Evet Kadı efendi. Bu adamın bu adamdan on kile arpa alacağı vardır” deyince adam atılmış;
– “On kile buğday diyecekti, dili sürçtü herhalde” demiş.
– “Yalan olduktan sonra ha buğday, ha arpa . Ne fark eder?” demiş Hoca.

Enini boyuna uyduracaktı

Akşehir’e gelen bir İranlı, sürekli palavra atarmış. Bir gün:
– “Bizim Isfahan’da Şahın iki yüz odalı, beş bin arşın boyunda sarayları var.” diye söze başlamış, attıkça atmış.

Dinleyenlerden biri de karşılık vermek istemiş.
– “Bizim başkentimiz Bursa’da daha da büyük saraylar var. Bir de kaplıca yapıldı ki, boyu beş bin arşın…”
Tam o sırada başka bir İranlı içeri girip ;
– “Bursa’dan gelirem…” diye söze başlayınca :
– “Eni de elli arşın” deyivermiş.

– “Nasıl olur” diye karşı çıkmış İranlı, “eni boyuna uymadı.”

Konuşmaları dinlemekte olan Nasrettin Hoca :
– “Şu adam Bursa’dan gelmiş olmasaydı, bu adam kaplıcanın enini boyuna bir güzel uyduracaktı” demiş.

Bu ayağını kaldıracaksın

Nasrettin Hoca öğlen namazının sünnetini kılarken, önündeki cemaatten birinin paçasında abdeste ( dolaysıyla namaza ) engel bir necaset görüyor.

Farzı kıldırmak için mihraba doğru giderken, adama;
– “Bu ayağını havaya kaldır. Tek bacağının üstünde namaz kılacaksın” diyor.

Adam şaşkınlıkla :
– “Neden? hocam” deyince :

Hoca , adama paçasındaki necaseti göstererek :
– “Bak bu ayağının abdesti yok” diyor.

Sahuru da yemezseniz

Nasrettin Hoca’nın, ailece oruç tutmayan bir komşusu varmış. Ama adam hep sahur yemeği hazırlattırır, çocuklarını da sahura kaldırır, hep beraber yerlermiş.

Sonunda karısı dayanamamış. Hocaya danışmaya gitmiş;
– “Bizde ne kocam, ne ben ne de çocuklardan oruç tutan kimse yok. Kocam ısrarla bana güzel yemekler yaptırıyor, hep beraber sahurda yiyoruz. Oruç tutmadığımıza göre ne diye her gece sahura kalkalım ?”

– “Öyle konuşma hanım” demiş Hoca , “namaz kılmıyorsunuz, oruç tutmuyorsunuz, sahur da yemezseniz Müslümanlığınız nasıl belli olacak !”

Tembellik edeceğine çift sür

Nasrettin Hoca sabah namazını kıldırmış evine gelmiş, Hanımına :
– “Hatun, ben azcık divanda uzanıp, sonra kalkıp çift sürmeye gideceğim, bir saat kadar sonra beni kaldır.” Demiş.

Bir saat sonra Hanımı arada bir Hocaya seslenmiş. Bakmış hoca tembellik ediyor :
– “Efendi” demiş, “bugünkü uyuşukluğunla kaplumbağalar bile seni geçti.”

Hoca hareketlenmiş, hazırlanmış, tarlaya varmış. İşe koyulmuş. Çift sürerken pulluğun önünde bir kaplumbağa görmüş. Kımıldamadan öylece durup duruyor. Devam etse kaplumbağayı canlı canlı toprağa gömecek.

Seslenmiş :
– “Hey kaplumbağa” demiş, “bakıyorum buraya benden evvel gelmeyi becermişsin; Amma, öyle tembellik edeceğine bana bak da çift sürmesini öğren !”

Kıyamet ne zaman kopacak

Nasrettin Hoca’ya sormuşlar:
– “Kıyamet ne zaman kopacak ?”

– “Karım ölürse küçük kıyamet, ben ölürsem büyük kıyamet kopacak,” demiş.

Mektubunuzu okur musunuz?

Nasrettin Hoca, yazdığı mektupları eliyle götürür, kendisi okuduktan sonra alıcısına teslim edermiş.
Bir gün,
– “Efendi” demişler, “mademki mektup yazıyorsun, ne diye onca zahmete katlanıp, gidip orada mektubunu sen okuyorsun ?”

– “Ben gitmezsem okumazlar. Mektuba da yazık olur. Baksanıza en önemli konu olan eceli hakkında sık sık mektup alan insanoğlu, o mektupları okuyor mu? Son gününde nasılda şaşırıyor!..”

Henüz uykum yok

Nasrettin Hoca bir köye konuk olmuş. Yatsı namazını kılmışlar. Biraz hoşbeşten sonra, yatma zamanının geldiğini hatırlatmak için:

– “Hocam, insan neden esner?” demişler.

Hoca:
– “Ya açlıktan, ya da uykusuzluktan” demiş. Kendini zorlayıp esnedikten sonrada eklemiş! “Amma benim henüz uykum yok.”

İki Arşın

Nasrettin Hoca Valiyi ziyarete gitmiş. Valinin iki arşın ötesinde yer göstermişler. Oturmuş. Biraz sohbetten sonra Vali sormuş :

– “Hoca, Eşekle senin aranda ne fark var ?”

Hoca hiç düşünmeden :
– “İki arşın” deyivermiş.

Hayvanlar kocaman mı?

Nasrettin Hoca Konya’da gezerken büyük bir yapı görmüş. Durmuş, yapıyı seyrederken binanın kapıcısı Hoca’ya sormuş :
– “Efendi, ne diye öyle bön bön bakıyorsun?”
– “Burası nedir? Anlamak istedim” demiş Hoca.
Kapıcı, alay etmek için :
– “Değirmen” demiş.
Nasrettin Hoca soruvermiş :
– “Bu değirmende çalışan hayvanlar da burası kadar kocaman mı?”

Dostlar alışverişte görsün.

Nasrettin Hoca ibadette ihlâsın önemini anlatır: “Huşu ile ibadetinizi yapın. Esas kâr ondadır. Yoksa riya karışan ibadetle kâr değil, belki de zarar edersiniz” diye vaazlarında anlatırmış. O kadar zahmete katlanıyorsunuz kârlı çıkmalısınız dermiş.

Cemaattin kayıtsızlığı karşısında bu hususu çarpıcı bir misalle onlara anlatmak istemiş.
Evlerden yumurtanın dokuzunu bir akçeye almış. Pazara götürüp, onunu bir akçeye satmış.

– “Bu ne biçim ticaret, Hoca !” demişler.

– “Bir öteki satıcılara bakın, bir de bana” demiş, “amacım kazanmak değil, yeter ki dostlar alışverişte görsün.”

Boğazından yakalayacağım.

Nasrettin Hoca çaydan su almak için testisini daldırdığı sırada testi elinden kayıp derin suyun dibini boylamış. Hoca yerinden kımıldamadan bir an öylece kalakalmış.
Oradan geçen bir tanıdığı sormuş:
– “Ne bekliyorsun Hoca ?”
– “Testi suya daldı da” demiş Hoca, “çıkınca
boğazından yakalayacağım.”

Hanım uyan

Nasrettin Hoca, < komşu kadınların kendisini evlendirdiğini, karısının da hiç ses çıkarmadığını> rüyasında görürken uyanıvermiş. Yanında uyumakta olan karısını dürtüp uyandırmış :
– “Amma aldırışsız kadınsın yahu!” demiş, “kalk, komşu kadınlar beni evlendirip üstüne ortak getirecekler, sen halâ susuyorsun.”

Sen de haklısın.

Kadılık yaptığı sırada Nasrettin Hoca’ya bir adam gelip başından geçen bir olayı anlatmış. Giderken sormuş :
– “Haklı değil miyim Hocam ?”

– “Haklısın,” demiş Hoca.

Biraz sonra başka biri gelmiş, aynı olayı kendi yorumuna göre anlatmış. Sonra sormuş:
– “Haklı değil miyim Hocam ?”

Ona da :
– “Haklısın,” demiş Hoca.

Adam gittikten sonra karısı içerden seslenmiş :
– “Efendi ikisine de haklısın dedin, birisi haksız olmalı değil mi ?” dediğinde;

– “Sen de haklısın Hanım” demiş Hoca.

Ver cüppesini, al semerini

Nasrettin Hoca’nın köyünden bir adam, eşeğiyle bahçesine doğru giderken çalılıkların önünde durmuş. Eşeğini de bir ağaca bağlamış. Abasını çıkarıp eşeğin semerinin üzerine koymuş. Abdest bozmak için kuytu bir yere gitmiş. O sırada birisi abayı alıp kaçmış.
Adam geri döndüğünde abasının yerinde yeller estiğini görünce, eline bir sopa alıp, eşeğini hem acımasızca dövüyor, hem de kötü kötü söyleniyormuş.
O sırada bahçesine gitmekte olan Nasrettin Hoca olayı görmüş, Adama;
– “Dur bakalım” demiş, “Ben şimdi ona gösteririm.”
Hemen eşeğin semerini indirip yere koymuş. Yularını çözüp boynuna sarmış. Eşeğe kuvvetli bir sopa yapıştırarak;
– “Sana semer memer yok, getir sahibinin abasını, al semerini.” Demiş.

Kimin içinin yandığı belli

Nasrettin Hoca’yı çok cimri komşularından birisi yemeğe çağırmış. Sofraya oturmuşlar. İki kişilik servis için ortaya dört adet zeytin, iki haşlanmış yumurta, bir tutam tuz, iki dilim ekmekle su getirmişler. Yemeğin üstüne bir kaşık bal ikram etmeyi düşünen ev sahibi her nasılsa bal çanağını sofranın altına koymuş.

Bunu gören Hoca, çanağı sofraya koyduğu gibi başlamış ekmeksiz atıştırmaya.

Ev sahibi bakmış ki balı tükeniyor ;
– “Hocam” demiş, “ekmeksiz yersen için yanar.”

Hoca aldırış etmeyip balı yemeye devam ederken seslenmiş;
– “Kimin içinin yandığı belli.”

Soyaçekim mi ?

Üç yıllık evli bir hanım hamile kalamamış. Kaynanası ile kocası gelini ve gelinin anasını suçlayıp duruyorlar, sanki kabahatin gelinde olduğunu kesinlikle biliyorlarmış gibi her gün söyleniyorlarmış.

Bir gün kaynanası gelini almış, Nasrettin Hoca’ya götürmüş :
– “Hoca efendi, gelinimin üç yıldır çocuğu olmuyor. Nerden bu aileden kız aldık! Muska mı yazarsınız? dua mı okursunuz? derdimize bir çare bulun.” diye hiddetlice söylenmiş.

Hoca, üzüntü içinde olan geline dönmüş :
– “Kızım, soyuna çekmiş olmayasın? Acaba anan da mı çocuksuzdu?”

Deli deli aktığın için

Sıcak bir yaz günü , Nasrettin Hoca yolculuğa çıkmış. Yol kenarındaki hayrat çeşmeden su içip, elini yüzünü yıkayıp biraz serinlemek ve Abdest tazelemek istemiş. Bakmış ki çeşmenin borusuna bir odun parçası tıkalı. Odun ıslanıp şiştiğinden yerinden kolay çıkmıyor. Hoca epeyce uğraşmış, tıkaçı kuvvetle çekerek çıkarmış. Kenara çekilmesine fırsat kalmadan, tazyikli bir şekilde borudan fışkıran su elbiselerini ıslatmış. Hoca çeşmeye şöyle bir bakarak söylenmiş;
– “Anlaşıldı, anlaşıldııı! O kazığı böyle deli dolu aktığın için ağzına tıkamışlar!”

Nasıl anlaşılıyor ?

Afrika’dan yeni dönmüş birisi, oralarda kavurucu sıcaklar yüzünden insanların çırılçıplak gezdiklerini anlatıyormuş. Hoca sözünü kesmiş :
– “Pekii, oradakilerin hanımefendi mi, bey efendi mi (insan) oldukları nasıl anlaşılıyor ?”

Kızına hoca bulacağına

Bir gün Nasrettin Hoca’ya komşu kadınlardan biri,
– “Hoca efendi” demiş, “bizim deli kıza muska mı yazarsın, nefes mi edersin, ne yapacaksan yapsan da biraz akıllansa… Hiç sözümü dinlemiyor, densizlik edip duruyor.”

– “Hanım” demiş, Hoca: “Sen kızına hoca bulacağına koca bul. Bak o zaman nasıl mum gibi olur!”

Yanında eşek bulundursun!

Nasrettin Hoca, eşeğini mahkeme kapısına yakın bir yere bağlayıp pazara alışverişe gitmiş.

O sırada kadı, hilekâr bir satıcıyı yargılamış, Merkebe ters bindirerek şehirde dolaştırılma cezası vermiş.

Suçluyu, kapının yakınındaki Hoca’nın eşeğine bindirip gezdirmeye başlamışlar. Hoca çarşı içinde mübaşirin gezdirdiği suçlu adamı görmüş, ses çıkarmamış. Mübaşir eşeği aldığı yere götürüp, aynı şekilde bağlamış.

Birkaç saat sonra Hoca ellerinde paketleri ile eşeğinin yanına doğru giderken, birde bakmış ki aynı suçluyu bir daha eşeğine ters bindirmek üzereler. Bu sefer müdahale etmiş.
Suçluya dönüp yüksekçe sesle :
– “Ya hilekâr esnaflıktan vaz geç, ya da yanında bir eşek getir” demiş.

Kayıp Heybe Bulunmasaydı

Nasrettin Hoca bir köyde misafirken heybesini yitirmiş.
Köylülere:
– “Ya heybemi bulun, ya da ben yapacağımı bilirim” demiş.

Köylüler telaşlanmışlar. Arayıp taramışlar, heybeyi bulup Hoca’ya getirmişler. Köyden ayrılırken de :
– “Hocam” demişler, “heybeyi bulmasa idik ne yapacaktın ?”

Hoca şöyle bir elini sallayıp :
– “Hiç” demiş, “evde eski bir kilim vardı, gidince onu bozup heybe yapacaktım !”

Minarenin mimarisi

Nasrettin Hoca Konya’ya gidiyormuş. Yolda, Konya’ya gitmekte olan Sivrihisarlı bir hemşerisiyle karşılaşmış. Selâmlaşmışlar, birlikte yola koyulmuşlar.
Konya’ya yaklaşırlarken Sivrihisarlı adam yüksek minareleri görünce merakla sormuş.
– “Hoca efendi, şu sivri yüksek minareleri acaba nasıl yaparlar ?”

Hoca hafifçe gülümsemiş:
– “Kuyuların içini dışına çevirirler, olur biter !”

Adam :
– ” Nasıl çevirirler” diye sorunca ;

Hoca şöyle cevap vermiş :
– ” Ben imamım, mimarların işine karışamam.”

Görün bendeki feryadı

Nasrettin Hoca eşeğini yitirmiş. Birkaç kişiyle beraber eşeği aramağa çıkmışlar. Bu adamlar İslâm dışı yaşayıp, ihtiyarlayınca ibadetlerimizi yaparız, diyenlerdenmişler.

Hoca bir yandan eşeğini arar, bir yandan da neşeli neşeli türkü söylermiş.

– “Bu ne iş Hoca” demişler, “eşeğini yitiren adam neşeli türküler söyleyerek mi arar ?”

– “Sizin ihtiyarlıktaki umudunuz gibi benim de son umdum şu dağın ardında” demiş Hoca, “orada da bulamazsam, görün bendeki feryadı !”

Ay da yerini buldu

Nasrettin Hoca akşam üzeri, su çekmek için kuyunun başına varmış. Kuyuya kovasını sarkıtmış.
O sırada küçük bir çocuk koşarak gelmiş. Su içmek istemiş.

Hoca kovayı daldırırken, çocuk da kuyuya bakıyormuş. Birden çocuk ay kuyuya düştü diye bağırmağa başlamış.

Kovanın çengeli her nasılsa kuyuda bir yere takılmış, çıkmıyor. Çocuk da Hoca’yla beraber ipe asılırken, çengel aniden kurtulmuş, beraberce sırt üstü yere düşmüşler.

Hoca yattıkları yerden çocuğa gökteki Ay’ı göstererek;
– “Şükürler olsun” demiş, “çok uğraştık ama, bak sonunda Ay da yerini buldu.”

Tarihi çağlardan kalma bir ahır dolusu öküz buldum

Nasrettin Hoca’yı bir köyde imamlık yapmak üzere, iki öküz bedel karşılığında razı etmişler.
“Bize vakit namazlarını, teravihleri kıldır. Vaaz et” demişler. Hoca kabul etmiş.
Ramazan ayı boyunca teravihlerden evvel dersler vermiş. Vaazlar vermiş. Sohbetler etmiş. Cemaate bir şeyler verebilmek için çırpınmış durmuş. Kurban bayramı namazını kıldırmış. Kendi köyüne dönmek üzere cemaatle vedalaşırken, onların hallerine dikkatle bakmış. Görmüş ki “eski tas, eski hamam”. İlerleme nerdeyse hiç yok. Hatta pazarlıklarındaki iki öküz yerine Hoca’ya sadece bir öküz vermişler.

Hoca evine dönmüş. Ahırda yeni öküzünü bağlıyacak yeri hazırlıyorken, bir komşusu Hoca’ya hoş geldine gelmiş.
– “Hoş geldin Hocam. Oralarda neler yaptın, öküzü nerden buldun” deyince;

– “Orası bir hazine. Orada eski zamanlardan, tarihi çağlardan kalma koca bir ahır dolusu öküz buldum” demiş Hoca.

Hayalimin kokusunu da alıyorlar

Nasrettin Hoca’nın canı bol naneli, yoğurtlu çorba istemiş. Şimdi sofraya gelse de kaşıklasam diye düşünürken kapı çalınmış.
Komşunun çocuğu elinde kâseyle gelip :
– “Babamın selâmı var. Sizden biraz nâneli, yoğurtlu çorba istedi” demiş.

Hoca gülümseyerek:
– “Amma iş!” demiş. “Bizim komşular hayalimin de kokusunu alıyorlar!”

Kül pidesi ikram etseydiniz

Nasrettin Hoca konuk olduğu evde gece yatısına kalmış. Ev sahibi, bir şerbet sunduktan biraz da sohbet ettikten sonra bir odada hazırlanan yün yer yatağını göstermiş. Karnı aç olan Hoca;
– “Sağ olun , amma biz böyle mükemmel yataklarda yatmaya alışmasaydık. Bunun yerine bir kül pidesi verseydiniz, yarısını yatak yapıp yatsam, yarısını da üstüme örtüp mışıl mışıl uyusaydım” demiş.

Üç yüz değnek vurun

Kolluk kuvvetleri sarhoş bir askeri Hükümdar’ın huzuruna getirip sormuşlar;
– “Bu sarhoş askere ceza olarak ne emredersiniz?”

Hükümdar kükremiş,
– “Üç yüz değnek vurun !”

Hükümdarı ziyaret etmekte olan Nasrettin Hoca, cezayı duyunca kahkahalarla gülmeye başlamış.

– “Ne gülüyorsun” diye bağırmış hükümdar.

– “Hünkârım, ya siz sayı saymasını bilmiyorsunuz, ya da hiç sopa yememişsiniz!” demiş Hoca.

Bana ne – Sana ne

Nasrettin Hoca çarşıda dolaşırken gevezenin biri:
– “Efendi, az önce nar gibi kızarmış bir tepsi baklava götürdüler,” demiş.

Hoca aldırış etmeksizin ;
– “Bana ne ?” demiş.

– “Amma, baklava tepsisini sizin eve götürdüler” demiş geveze.
Hoca terslemiş adamı;
– “Sana ne ?”

İnşaallah ben geldim

Bir akşam Nasrettin Hoca, karısına:
– “Hâtun, sağ salim yarına çıkarsam, hava yağmurlu olursa oduna, açık olursa çift sürmeğe gideceğim” demiş.

– ” İnşaallah de efendi” demiş karısı.

– ” Aman karıcığım, ya o olacak, ya öteki” demiş Hoca.

Ertesi gün hava yağmurlu olmuş. Hoca da ormana gitmek üzere eşeğiyle ormanın yolunu tutmuş. Yolda kasabaya doktora gitmekte olan bir komşusuna rastlamış. Bir süre beraber yürümüşler. Adamın sancısı artmış, yürüyemez olmuş. Hoca hastayı eşeğine bindirmiş, kasabaya doktora götürmüş. Köyüne dönene kadar gece yarısı olmuş. Kapıyı çaldığında karısı,”Kim O” diye seslenince;
– “Aç hanım, aç ! … inşaallah ben geldim” demiş.

Kazma kılıfı

Köylülerden biri Konya’da ayakkabıcılar çarşısına gitmiş. Vitrinlere bakınırken çizmeler dikkatini çekmiş. Hayatında ilk defa gördüğü bu çizmeleri beğenmiş. Bir çizme alıp ayağına giymiş, köyüne gelmiş. Ayağındaki çizmeleri gösterip Nasrettin Hoca’ya sormuş;
– “Bu nedir ?”

– “Ne var bunu bilmeyecek” demiş Hoca, “Kazma kılıfıdır.”

Yakamı zor kurtardım

Nasrettin Hoca’ya sormuşlar;
– “Hiç, bir hatuna aşık oldun mu?”

– “Vallahi, bir kere tam aşık oluyordum, sebebin sahibini hatırlayıp yakamı zor kurtardım” demiş.

İnsanların dünya serüveni

Nasrettin Hocaya sormuşlar;
– “İnsanlar ne zamana kadar böyle doğup yaşayıp ölecekler ?”

– “Cennetle cehennem doluncaya kadar” diye cevap vermiş Hoca.

Öğüt: İnsanoğluna cennete veya cehenneme gitmesi hususunda tam bir özgürlük verilmiştir. *Her ikisi de akıl sahipleriyle doldurulacak!… *Deliler cehennemden muaftır.

Damdan düşen halden anlar

Nasrettin Hoca evinin damında biriken diz boyu karları sabah namazı sonrası kürümeye başlamış. Bir ara dengesini kaybederek damdan düşüp bayılmış.

Komşuları koşuşmuşlar.
Birisi: “Çabuk bir doktor çağıralım .”

Diğeri: “Aman bir kırıkçı bulalım.”

Öbürü: “Sırtlanıp doktora götürelim” derken, kargaşada ayılan Hoca, acıyan belini tutarak;
– “Bırakın münakaşayı. Çabuk bana daha evvel damdan düşmüş birini bulun” demiş.

Tutunup çıkma diye

Nasrettin Hoca bir sabah çok erken, damındaki karları kürüyormuş. Çişi gelmiş, bakmış etrafta kimsecikler yok. Bir köşeye dizini koyup, damdan aşağıya koyuvermiş. Uzaktan birinin yola çıktığını görünce de hemen toparlanmış. Sevmediği, sırnaşık bir adammış yoldan geçen.

Adam Hocaya seslenmiş:
– “Niye yarıda kestin Hoca ?”

Hoca:
– “Yaa, Kesmeyeyim de tutuna tutuna dama, yanıma çık, öyle mi ?” demiş.

Cimri Subaşı’ya tazı köpeği

Nasrettin Hoca cimri Subaşı’yı hiç sevmezmiş. Bir gün Subaşı Hoca’ya tazı ısmarlamış.
– “Hoca efendi, senin tanıdığın çoktur. Bana bir tazı bul. Tavşan kulaklı, karınca belli olsun.”
Bir kaç gün sonra Hoca, tombul bir sokak köpeğinin boynuna ip takıp Subaşı’ya götürmüş.

Subaşı kızmış :
– “Hoca efendi, ben senden ince belli tazı istedim, sen kocaman tombul bir sokak köpeği getirdin!” demiş.

– “Merak buyurmayın” demiş Hoca. “Nasıl olsa sizin yanınızda bir aya varmadan tazıya döner.”

Hırsızın hiç mi kabahati yoktu?

Nasrettin Hoca’nın eşeği çalınmış. Bir teselli beklediği dostları kabahati hep Hoca’da bulmuşlar.
– “Ahırın kapısını kilitleseydin ya!…”
– “Hiç tıkırtı da mı duymadın?”
– “Eşeği sıkıca bağlamamışsındır…”

Hoca bunları dinlemiş dinlemiş, sonunda dayanamayıp;
– “Eee, bütün kabahati bende buldunuz. Biraz da insaf edin, hırsızın hiç mi kabahati yoktu !..” demiş.

Ceviz ağacında kabak yetişseydi

Bir yaz günü Nasrettin Hoca biraz serinlemek için ceviz ağacının gölgesine oturmuş. Biraz ilerdeki kocaman helvacı kabakları gözüne ilişince, kendi kendine:

– “Şu Allah’ın işine bak, otun üstünde koskoca kabak yetişiyor, şu dalları yere göğe uzanmış, bir evleklik yer tutan ceviz ağacının meyveleri ufa-cık!..” diye düşünürken, tam o sırada başına bir ceviz düşmüş.

– “Ah başım!” diyerek yerinden fırlamış Hoca, “Tövbe ya Rabbim, bir daha senin işine asla karışmam! Ya ağaçta ceviz yerine kabak yetişseydi…” demiş.

Kadı efendiye Hoca’nın rüşveti

Nasrettin Hoca’nın Konya kadısından bir mahkeme kararı alması gerekmiş. Ancak Kadı her gidişinde “bir kaç gün sonra gel” diye Hoca’yı atlatıyormuş.

– “Kadı, yiyici bir adamdır, rüşvet vermezsen iş gördüremezsin” diye dostları Hoca’yı uyarmışlar.

Hoca bir çömlek bal götürmüş ve hemen o gün istediği kararı elde etmiş.

Kadı o akşam balın tadına bakmak istemiş, ama bir de ne görsün, çömleğin üstünde iki parmak bal var, dibi tezek dolu…
Ertesi sabah mahkeme kollukçusuna:
– “Nasrettin Hoca’yı bul bana getir. Kararda bazı bozukluklar olduğunu söylersin.” diye emretmiş.

Hoca, mahkemede Kadı’nın önüne getirilmiş.
Kadı kükremiş:
– “Sen akşam yemeğinde bana bok mu yedirecektin ?”

– “Yoookk!… akşam yemeğinde değil” demiş Hoca. ” Sen o boku, kararı vermek için çömleği alırken yedin!…”

İşte Nasrettin böyle atar

Kasabanın eşrafı ok atmaya giderken Nasrettin Hoca’yı da yanlarına almışlar. Sırasıyla herkes hedefe ok atmış. Kimi isabet ettirmiş, kimi ettirememiş. Sıra Hoca’ya gelince
– “Haydi Hoca seni de görelim” demişler.

Hoca fırlatmış, ok hedefin çok uzağına düşmüş.
– “İşte” demiş Hoca, “Sekban başı böyle atar.”
İkinci ok da hedefi vurmamış.

Hoca bu kez de:
– “Bizim Subaşı da böyle atar” demiş.

Üçüncü ok hedefe tam isabet edince göğsünü kabartıp arkadaşlarına dönüp eklemiş:
-” İşte Nasrettin de böyle atar.”

Erkek olan sözünde durur

Hoca’ya yaşını sormuşlar, “kırk yaşındayım” demiş. Aradan birkaç yıl geçmiş. Yine yaşı sorulunca “kırk yaşındayım” demiş.

– “Nasıl olur Hoca efendi” demişler, “yıllar önce sorduğumuzda da kırk demiştin”

Hoca gülümseyerek:
– “Erkek olan sözünde durur!…” demiş.

Evini tarlaya taşı

Birisi, Hoca’ya
– “Evim hiç güneş görmüyor” diye yakınmış.

– “Tarlan görüyor mu?” demiş Hoca.

– “Evet” cevabını alınca:
– “Öyleyse” demiş, “Allah’ın güneşinden sakınma, evini tarlaya taşı.”

Papazlarla hesap üstüne

Dünyayı dolaşan üç bilgin papaz Akşehir’e de uğramışlar. Hocanın ününü duyunca kendisiyle tanışmak istemişler. Akşehir ileri gelenlerinin de katıldığı toplantıda Hoca, papazlarla tanıştırılmış. Yenilip içildikten, dereden tepeden konuşulduktan sonra, Papazlardan biri Hoca’ya sormuş:
– “Hoca Efendi, dünyanın ortası neresidir?”

Hoca otlayan eşeğini göstererek:
– “Eşeğimin şu anda sağ ön ayağının bastığı yerdir.”

– ” Nereden belli ?” demiş papaz.

– “İnanmıyorsanız ölçün !…” demiş Hoca.

İkinci papaz:
– “Peki Hoca efendi, gökte kaç yıldız vardır?” diye sormuş.

– “Gökte eşeğimin tüylerinin sayısı kadar yıldız vardır?” demiş Hoca.

– “Nasıl kanıtlarsınız ?” demişler.

– ” İnanmıyorsanız sayın” demiş Hoca.

Üçüncü papaz da :
– “Benim sakalımda kaç kıl var?” diye sorunca;

– “Eşeğimin kuyruğundaki tüyler kadar” diye cevap vermiş Hoca.

– “Nereden bildin” dediklerinde, Nasrettin Hoca sesini yükseltip ciddileşerek;

– “Ölçün dedim ölçmediniz. Sayın dedim saymadınız. Bir kıl bile fazla değil. Siz ise inanmıyorsunuz. Bunu doğrulayalım. Bir kıl eşeğin kuyruğundan bir kıl da papazın sakalından çekelim. Böylece yanılmadan eşitliği görürüz” deyince papazlar tartışmayı bırakıp gitmişler.

Hepsini sen yesene

Nasrettin Hoca; zengin, obur ve aç gözlü bir Akşehirli ile beraber Konya’ya gidiyormuş. Yolda acıktıkça yanlarındaki azıklarını çıkarıp yemeğe oturuyorlarmış. Hoca daha bir iki lokma yemeden, adam azığın hepsini mîdesine indiriyormuş. Adam yolda sürekli kazanmaktan, yemekten, içmekten bahsediyormuş.

Derken Konya’ya gelmişler. Ekmeklerini yeni pişirmiş, bir yandan fırından çıkaran, bir yandan da mis gibi kokan ekmekleri vitrinine dizen bir fırıncının önüne gelmişler. Birlikte fırıncı dükkanına girmişler.
Hoca, Fırıncıya ;
– “Bu ekmekler senin mi?” diye sormuş.

Fırıncı afallayıp, şaşkın şaşkın bakarak;
– “Evet benim” deyince Hoca cevabı yapıştırmış:

– “Bu kadar misk gibi kokan, kızarmış sıcak ekmeğin var da ne duruyorsun, hepsini sen yesene !…”

Dünyada uyananların hâli

Nasrettin Hoca’ya rüyasında 999 altın vermişler. Hoca ;
– “Şunu bin altın liraya tamamlayın da alayım, yoksa almıyorum” derken uyanıvermiş. Bakmış, altıncıklar da, onları verenler de ortalarda yok.
– “Bu ne iş Ya Rabbi !” demiş. “Ahirette uyanan her şeyini önünde hazır bulacakken, Dünyada uyanan malının hepsini kaybediyor.”

Pınar başında uyumuştum

Nasrettin Hoca, Akşehir’den Konya’ya giderken yolunun üstündeki köyde bir köylüye konuk olmuş. Yatma zamanı gelince adam;
– “Hoca efendi, uykusuz mu yoksa susuz musun?” diye sormuş.

Adamın yemekten söz etmediğini gören Hoca hiç bozuntuya vermeden;
– “Buraya gelirken pınar başında bir güzel uyumuştum” demiş.

Yıldız yaparlar

Aklı sıra Nasrettin Hoca’yla eğlenmek isteyen biri Hoca’ya sormuş.
– “Yeni ay girince eski ay’ı ne yaparlar ?”

Nasrettin Hoca cevabı yapıştırmış ;
– “Kırpıp, kırpıp yıldız yaparlar” demiş.

Devenin kanadı olsaydı

Bir gün Nasrettin Hoca caminin kürsüsünde vaaz ederken ;
– “Ey cemaat, şükredin ki Allah develerinize kanat vermedi” demiş.

Cemaat duraklamış, develerimizin kanatları olsa ne güzel uçardık, ne hızlı giderdik, acaba Hocamız ne demek istiyor” diye düşünürlerken cemaatten biri:
– “İyi olmaz mıydı Hocam ?” diye sorunca;

– “Kanatları olsa develeriniz damlarınıza konarlardı, damlarınız da başlarınıza yıkılırdı” demiş Hoca.

Ramazanda buzlu hoşaf

Sıcak bir yaz günü Nasrettin Hoca’yı iftara çağırmışlar. Ortaya önce bir tencere soğuk hoşaf gelmiş. Muzip ev sahibi eline bir kepçe almış, misafirlere ise birer tatlı kaşığı vermiş.

Ev sahibi kepçeyle her hoşaf içişinde :
– “Oohhh , öldüüümm” diyormuş.

Hoca ile öteki davetliler ellerindeki küçücük tatlı kaşıklarıyla hoşafı içmeye çalışıyorlar, ama ne hoşafın tadını alıyorlar, ne de susuzluklarını giderebiliyorlarmış. Ortadaki hoşaf tenceresi de bitmek üzere:

Hoca dayanamayıp ev sahibine seslenmiş;
– “Efendi” demiş. “Senin devamlı ölüp ölüp dirilmen bizleri çok üzüyor. Şu kepçeyi ver de senin yerine biraz da biz ölelim!…”

Aklın varsa göle kaç

Nasrettin Hoca ormandan çalıçırpı toplayıp eşeğine yüklemiş. Arkadaşları ile buluşacağı yere gitmiş. Odundan dönen köylülerle buluşup, beraberce yola koyulmuşlar. Konuşuyorlarken biraz şakalı, biraz ciddi, Hoca’ya sorular da soruyorlarmış.

Birisi Hoca’ya:
– “Biz cehenneme girmez, kaçar kurtuluruz. Ateşten kaçar suya gireriz. Hem sen nasıl olsa mezara koyunca telkin veriyorsun, senin dediğini der yakamızı kutrarırız” derlermiş.

Hoca bakmış ki anlattıklarından gereği gibi ders almıyorlar. Kendi eşeğinin sırtındaki çalılara bir kibrit çakmış. Eşeğinin kulağına da “aklın varsa göle kaç” diye söylemiş.

Alevler yükselince köylüler heyecanla ;
– “Aman ne yaptın Hocam, hayvan canlı canlı, cayır cayır yanacak” demişler.

Hoca gayet sakin ;
– “Hiç merak etmeyin, eşeğin kulağına telkinini verdim!…” demiş.

Onun her işi terstir

Nasrettin Hoca’nın bütün gayretlerine rağmen kötü huylarından vazgeçiremediği bir yakını varmış. Namazdan sonra camiden çıkmakta olan cemaate doğru bir çocuk koşarak gelmiş ve o adamın suya düştüğünü haber vermiş.

– “Falanca kişi ırmak kenarında gezerken ırmağa düştü. Azgın sularla boğuşuyor” demiş.

Hoca birkaç arkadaşıyla birlikte koşarak ırmak kenarına gelmiş ve suyun geldiği tarafa doğru ilerlemeye başlamış.

Köylüler:
– “Su öbür yana doğru akıyor Hocam” demişler. “Aşağıda aramak gerekmez mi?”

Hoca başını sallamış;
– “Bu adamın ne aksi, ne ters biri olduğunu siz bilmezsiniz. Onun her işi terstir” demiş.

İnanmazsanız yıldızları sayın

Nasrettin Hoca Konya’da vaaz ediyormuş.
-“Ey Müslümanlar! bu şehrin havasıyla bizim şehrin havası birdir” diye söze başlamış.

Cemaattekilerden biri sormuş:
– “Nereden biliyorsun?”

– “Akşehir’de ne kadar yıldız varsa, burada da o kadar var. İnanmazsanız sayın!..” demiş Hoca.

Kurdun keyfini bozma

Hoca, bir kış günü ormanda odun kesiyormuş. Odun kesmeye iyice dalmış. Bir aç kurt sessizce saldırıp, Nasrettin Hoca’nın yokuşun altında bıraktığı eşeğini yemiş, yokuş yukarı kaçmağa başlamış.

Birisi uzaktan durumu görüp seslenmiş:
– “Hoca yetiş! Kurt eşeğini yedi, kaçıyor!”

Hoca bir eşeğin kemikleri çıkmış ölüsüne, bir de yokuş yukarı kaçmakta olan kurda baktıktan sonra:
– “Boşuna yorulma efendi” demiş. “Olan oldu! Hiç olmazsa tok karnına yokuş yukarı kaçmaya çalışan kurdun keyfini bozma!”

İmamı Topal Timur ise

Hoca bir gün Timur Han’ın adamlarından birine sorar:
– “Kimin mezhebindensin ?”

Adam elini göğsüne götürüp kuvvetli bir sesle;
– “Emir Timur’unnn” demiş.

Orada bulunanlardan biri seslenmiş:
– “Hoca efendi, bir de peygamberini sor bakalım!”

Hoca:
– “İmamı Topal Timur olursa, başka bir şey sormaya gerek yok” demiş.

Testi kırıldıktan sonra

Nasrettin Hoca oğlunu çeşmeye gönderiyormuş. Testiyi eline verdikten sonra yüzüne okkalı bir tokat aşketmiş, ardından da:
– “Sakın testiyi kırma” diye seslenmiş.

Bu durumu görenler :
– “Ne yapıyorsun Hoca efendi” demişler, “çocuk testiyi kırmış değil ki… Hiç suçu olmayan çocuğu ne diye dövüyorsun ?”

– “Testi kırıldıktan sonra dayak neye yarar!” demiş Hoca.

Ay alıp sattığım yok

Nasrettin Hoca Konya’da akşam namazından çıkmış, yatsıya kadar biraz çarşıda gezinmek istemiş. Tanımadığı kellifelli bir adam gökteki yusyuvarlak aya bakıyormuş.

Hoca yaklaşınca, adam seslenmiş:
– “Efendi” demiş, “Bugün ay kaç?”

– “Bilmem ki evlâdım” demiş Hoca, “Bu günlerde ay alıp sattığım yok.”

Körüğün havası

Nasrettin Hoca körüğü ile ateş yakar, içine böcek, fare vs. girmesin diye kullandıktan sonra körüğün ağzını tıkayıp duvara asarmış.

– “Körüğün ağzını ne için tıkıyorsun Hoca?” diye sormuşlar.

– “Yaa!, tıkamayayım da içindeki onca hava boşa mı gitsin” demiş Hoca, “ben savurganlıktan hoşlanmam!”

Tatlısız, böreksiz yer

Nasrettin Hoca öğlen namazını kıldırıp evine gelmiş. Öbür camiden gelen bir cenaze alayı sokakta belirmiş. Cenazenin arkasından giden akrabaları dövünüyorlarmış:
– “Karanlık yerlere gidiyorsun! Gittiğin yerde ne ışık var, ne ateş!… Ne tatlı var, ne börek!…”
Hoca, karısına :
– “Hâtun, çabuk kalk kapıyı sürgüle! Bu cenaze mutlaka bizim eve geliyor!” demiş.

Ayrıca bakınız ⇒ Nasrettin Hoca