Dini-Tasavvufi Türk Edebiyatı Kavramı

“DİNİ-TASAVVUFİ TÜRK EDEBİYATI” KAVRAMI

İslam medeniyeti, Türklerin fikrî, edebî ve düşünce tarihi üzerindeki tesirini asırlarca göstermiştir. Yani bu yeni medeniyet, Türk milletinin ilim, fikir ve edebiyat alanında bir dönüm noktası olmuştur. Türklerde dikkati çeken ilk değişim, dil sahasındadır. Çünkü Türkler, İslam’dan önce de değişik milletler ve kültürlerle yan yana bulunmuşlar, başka diller konuşan, başka milletlerin yaşadığı coğrafyalarda hüküm sürmüşlerdir. Zamanla bunlarla dil, din ve kültür alışverişleri az da olsa olmuştur. Bu cümleden olarak Çinceden, Hintçeden, Moğolcadan, Soğdcadan, Farsçadan birçok kelime Türkçeye geçmiştir. Ama bu kelimeler, Türkçenin kendi gramer kuralları içinde Türkleşmiştir. Yani hiçbir suretle, Türkçe, yabancı kelime ve gramer kurallarının boyunduruğu altına girmemiştir. Türkçe, bir yönüyle âdeta kelime hazinesi olarak da zenginleştirilmiştir.

Medeniyetler yayıldıkları ve kabul edildikleri ülkelere kültürleriyle birlikte girerler. Bu sebeple Türkler, İslam medeniyetini kabul edince bu medeniyetin, akide, bilim ve tefekkür dilinden de birçok kelime Türkçeye girmeğe başlamıştır. Diğer taraftan Türklerin Müslüman olmalarından sonra bu iman ve medeniyetlerini iyi tanıyabilmek ve onun ilmini ve ideolojisini anlayabilmek için; Kur’an dili Arapça ve edebiyat dili Farsçayı da öğrenmeleri gereği duyulmuştur. Arapça ve Farsçayı çok iyi öğrenmek ve İslamî ilimlerde söz sahibi olacak dereceye gelmek ise, Türklerin az zamanda büyük Türk-İslam devletleri kurarak bütün İslam Dünyasına hâkim imparatorluklar vücuda getirmek yolundaki “liderlik” hamlelerini de kolaylaştırmıştır.

Bu çağlara kadar yerli ve kavmi bir edebiyat yaparak, ana yurtlarında birbirine benzer hadiselerin sözlü anlatımlarıyla; koşuk, ilâhî ve destanlar üreten Türkler, İslamiyet’ten sonra beşerî çehresi, millî çehresinden daha da zengin; sosyal ve coğrafî çizgileri eskisinden daha başka bir edebiyat vücuda getirmişlerdir. Bu edebiyat, İslamiyet’i kabul eden milletlerin ortak bir edebiyatı olmuştur. Çünkü bu edebiyatta; “dilde, şekilde, edebî türde, sanat anlayışında, konu seçiminde, kültür ve ideolojide ortak konular, birliktelikler” ortaya konulmuştur. Böylece bu yeni edebiyatın millî oluşu, bu ortak kıymetler arasında gösterilen millî şahsiyetlerle mümkün olmuştur.

Bu devirde Türkler, yeni vatanlarında kurdukları devletlerdeki hâkim unsurun, yine Türk olmasına dikkat etmekle beraber, Müslüman olan her insanı kardeş sayan, insanî, yani uluslararası bir tolerans ve hoşgörü göstermişlerdir. Başka milletlere mensup Müslümanlarla iş birliği, kültür ve ideoloji birliği içinde de -sınırlı da olsa- çalışmışlardır. Böylelikle her Müslüman’ın iyiliği için çalışan, fakat Müslüman olmayanlara da aynı toleransı ve hoşgörüyü gösteren, onlara daha da fazla insanî muamele yapan gerçek bir Türk-İslam medeniyeti kurmuşlardır.

İşte başlangıçta bu İslamî dönem Türk edebiyatı; her bakımdan, eskisinden çok farklı “dinî, tarihî, kültürel, edebî, coğrafî, sosyal” bir hayatın edebiyatı olmuştur. Bu sebeple İslam medeniyetinin, İslam kültürü bünyesinde gelişen genel anlamda “Türk Edebiyatı” denilen, ayrı bir devir açtığını kabul etmek ve bu dönemin gelişen edebiyatını bu başlık altında, kendi devri, kendi şartları içinde görüp göstermek gerekir.

Kaynak: Prof.Dr. Abdurrahman GÜZEL, Türk Halk Şiiri