Anarşizm nedir?

Anarşizm Nedir?

anarşizm (Yunanca an arkhos: “yönetimsiz”), ana düşünce olarak insanların devlet olmadan da adil ve uyumlu bir düzen içinde yaşayabileceklerini, insanlar üzerinde bir devlet sistemi kurulmasının onlara zarar verdiğini ve kötülük ettiğini savunan toplumsal felsefe ve siyasal akım.

Anarşistler, devletin “sönüp gitmesi” için önce ele geçirilmesi gerektiğini savunan Marksistlerden ve öteki sosyalistlerden temelde bu noktada ayrılırlar. Terim önceleri olumsuz nitelendirmelerde kullanılırdı. 17. yüzyılda İngiliz İç Savaşı’nda “Levellers” ve Fransız Devrimi’nde “Enrages” (Öfkeliler) gruplarına karşıtlarınca “anarşist” damgası vurulmuştu. Kendisini anarşist olarak niteleyen ve bu sözcüğe olumlu bir anlam yükleyen ilk kişi Fransız düşünür Pierre-Joseph Proudhon oldu.

Anarşizmin Tarihsel ve Düşünsel Kökleri

İnsanlık tarihinde siyasal otoriteyi yadsıma geleneğinin kökleri Eski Yunan’daki Stoacılara ve Kyniklere, ortaçağdaki Katharos tarikatına ve Reform dönemindeki bazı Anabaptist gruplara değin gider. Ama bu toplulukların devleti yadsıması, yalnızca maddi dünyadan uzaklaşıp manevi dünyaya sığınmanın yansımalarından biriydi.

Anarşizme dayalı bir topluma ilişkin ilk görüşleri 1640’larda İngiliz İç Savaşı’nın hemen ertesinde Truth Lifting Up İts Head Above Scandals (1649; iftiralardan Kurtulup Aklanan Gerçek) adlı bir broşür yayımlayan Gerrard Winstanley ortaya koydu. Winstanley iktidarın insanları yozlaştırdığını, mülkiyetin özgürlükle bağdaşmadığını ve suçların kaynağında otorite ve mülkiyet hırsının yattığını öne sürüyordu. İnsanların yukardan dayatılan yasalara değil, kendi vicdanlarına göre davrandıktan, emeğin ve ürünlerin paylaşıldığı yöneticisiz bir toplumda özgür ve mutlu olabileceklerini savunan Winstanley, anarşist eylemciliğin de öncüsü olarak Diggers hareketini başlattı. İngiliz Protestan geleneği içinde silik bir biçimde varlığını sürdüren Winstanley’nin ilkeleri, Anglikan Kilisesi’nden ayrılmış eski bir papaz olan William Godwin’in An Enquiry Concerning the Principles of Political Justice and Its Influence on General Virtue and Happiness (1793; Siyasal Adaletin İlkeleri ve Genel Erdem ile Mutluluk Üzerindeki Etkisine İlişkin Bir Araştırma) adlı yapıtında yeniden güç kazandı. Otoritenin doğaya aykırı olduğu ve toplumsal kötülüklerin insanların özgür olmamalarından kaynaklandığı biçimindeki klasik anarşist savı yineleyen Godwin, temel birimi küçük özerk topluluklar olan merkezileşmemiş bir toplumun ana hatlarını da belirledi. Çoğunluk yönetimini bile tiranlık olarak gören Godwin, demokratik siyasal süreçlere çok az yer veriyor ve oylama gibi yöntemlerin bireyin sorumluluk duygusunu zayıflattığını savunuyordu. Mülk birikimini başkaları üzerinde iktidar kurmanın kaynağı olarak lanetliyor, yalnızca gereksinimlere dayab gevşek bir iktisadi sistem öngörüyordu. Godwin’e göre insanların sade bir yaşam sürmesi koşuluyla teknolojik gelişme gerekli çalışma süresini çok kısaltacak ve otoritenin olmadığı topluma geçişi kolaylaştıracaktı.

Anarşist hareketin kuramsal temellerini, Qu’est ce que la propriete? (1840; Mülkiyet Nedir?, 1969) kitabıyla sosyalist akımın önde gelen adlan arasına giren P. J. Proudhon attı. Kendisini belirli bir hareketin kurucusu olarak görmemesine karşın sonradan “anarşizmin babası” kabul edilen Proud-hon’un temel ilkeleri karşılıklılık, federalizm ve doğrudan eylemdi. Karşılıklılık, toplumun eşitlikçi bir temelde örgütlenmesini öngörüyordu. “Mülkiyet hırsızlıktır” görüşünden yola çıkmakla birlikte komünizmi savunmuyor, işçilerin üretim için gerekli toprak ve araçlann denetimine sahip olmasını özgürlüğün temel güvencesi sayıyordu. Bağımsız köylülere, zanaatçılara ve işçi birliklerinin yöneteceği fabrika ve işletmelere dayanan bir toplumsal yapı tasarlıyordu. Merkezi devlet yerine birbirine sözleşmeler ve karşılıklı çıkarlarla bağlı özerk yerel topluluklar ile sanayi birliklerinin oluşturduğu federal bir sistem öngörüyordu. Bu toplumda mahkemelerin yerini hakemlik, bürokrasinin yerini işçi yönetimi alacaktı. Toplumda böylece oluşacak doğal birlikle karşılaştırıldığında, var olan düzen sonsuz tiranlığa yol açan tam bir kaos olacaktı.

Proudhon demokratik ve parlamenter yöntemleri reddederek doğrudan eylem biçimlerini savunan anlayışın da temelini attı. İşçi hareketi içindeki izleyicileri, “Mutu-alists” (Karşılıklıcılar), I. Entemasyonal’in kuruluşuna katılarak Kari Marx’a ve izleyicilerine karşı ilk muhalefeti geliştirdiler. Ama Enternasyonal içinde en sert muhalefeti yürüten Mihail Bakunin ve yandaşları oldu.

Bir Rus soylusu olan Bakunin, Proud-hon’un etkisiyle anarşizme yöneldi. Onun federalizm ve doğrudan eylem anlayışını benimsemekle birlikte, mülkiyet konusunda daha ileri bir adım atıp üretim araçlarının ortaklaşa sahipliğine dayalı kolektivizm ilkesini geliştirdi. Devrim yöntemi olarak şiddete karşı çıkan Proudhon’un tersine, “yıkma tutkusu aynı zamanda yaratıcı bir dürtüdür” diyerek var olan kurumların tümünü birden ortadan kaldıracak bir devrimi savundu. İşçi sınıfının kendiliğinden ayaklanmasına dayanan bu devrim anlayışı; I. Entemasyonal’in 1872’de dağılmasından sonra İspanya ve İtalya gibi ülkelerdeki işçi hareketlerinde etkili oldu. 1873-77 arasında kendi Enternasyonal’lerini kuran Bakuninciler, gene bu dönemde kolektivist yerine anarşist adını benimsediler.

Bakunin’in 1876’da ölümü üzerine ideolojik önderliği devralan Pyotr Kropotkin, üretim araçlarının mülkiyetinde ortaklığın ötesinde tam bir paylaşımı savundu. Kropotkin ve izleyicileri Bakunin’in kolektivizmini daha da ileriye götürerek anarşist komünizm denen çizgiye ulaştılar. Özgür komünist toplulukların federasyonu biçiminde örgütlenmiş devrimci bir toplumu öngören Kropotkin, insanlığın evriminde işbirliğinin rekabete oranla daha büyük bir rol oynadığını, bunun daha doğal, daha alışılmış bir durum olduğunu öne sürdü.

Anarşizm Hareketi

İtalyan anarşist Errico Malatesta’nın 1876’da, “eylem yoluyla propaganda” kuramını ortaya atmasıyla anarşizm yeni bir yönelim kazandı. Bu amaçla girişilen köylü ayaklanmalarının başarısızlığa uğraması üzerine anarşist eylemcilik, iktidann güçsüzlüğünü göstermeye ve kitlelere güven duygusu aşılamaya yönelik bireysel terör biçimini aldı. 1890-1901 arasında bu amaçla gerçekleştirilen bir dizi suikastın kurbanları arasında Fransa cumhurbaşkanı Carnot, Avusturya imparatoriçesi Elisa-beth, İtalya kralı I. Umberto, İspanya başbakanı Antonio Cânovas del Castillo ve ABD başkanı McKinley gibi birçok tanınmış kişi bulunuyordu. Bu tür eylemler 1901’den sonra ancak siyasal ortamın şiddete elverişli olduğu İspanya ve Rusya gibi ülkelerde sürdürülebildi.

Fransa’da kamuoyunun terörist eylemlere karşı tepkisini göz önüne alan anarşistler, kitle desteği sağlamak amacıyla sendikalara sızdılar. Özellikle, iş bulmak için kurulmuş olan “işgücü borsaları’nda (bourses du travail) etkinlik göstererek 1892’de ulusal bir konfederasyon oluşturdular. Zamanla, anarkosendikalizm ya da devrimci sendikalizm denen bir akım doğdu. Sendikaların kapitalizmi ve devleti yok edecek militan örgütlere dönüştürülmesini savunan bu akım, kesintisiz çatışmaların doruğa çıkmasıyla gerçekleştirilecek bir genel grevle kapitalist sistemin ve devletin çökeceğini savunuyordu. Fransa’da ve öteki yerlerde sınırlı hedeflere yönelik grevler yapılmasına karşın, toplumsal düzeni tek bir darbede altüst edecek, “kollarını kavuşturanların devrimi” hiçbir zaman gerçekleşmedi. Ama çalışma koşullarının son derece kötü olduğu ve işverenlerin sendikal çalışmaları acımasızca bastırdığı bu dönemde, genellikle çetin bir direniş gösteren anarkosendikalizm işçiler arasında çok etkili oldu. Anarşistler 1902’de kurulan Genel İş Konfederasyonu (CGT) içinde 1. Dünya Savaşı sonuna değin önemli bir güce sahip oldular.

Anarkosendikalizm aydınlar arasında da yandaş kazandı ve George Sorel’in Reflexions sur la violence (1908; Şiddet Üzerine Düşünceler) adlı önemli yapıtına esin kaynağı oldu. Öte yandan, katıksız anarşizmi savunanlar büyük ölçekli örgütlenme biçimlerine karşı çıkarak böyle bir sendikanın öngörülen toplum yapısına ters düştüğünü ileri sürdüler. 1907 Amsterdam Uluslararası Anarşistler Kongresi’nde genç anarko-sendikalist Pierre Monatte ile anarşist Errico Malatesta arasında bu konuda ortaya çıkan görüş ayrılığı bu hareketin tarihi içinde hep önemini korudu. 1922’de anarkosendi-kalistlerin Berlin’de kurduğu Enternasyonal, bir süre için de olsa küçümsenmeyecek bir üye sayısına ulaştı. Uluslararası İşçi Birliği adını alan bu örgütün merkezi bugün Stockholm’dedir.

Anarşizm ile sendikalizmi bağdaştırma çabası, uzun yıllar anarşist hareketin en güçlü merkezi olan İspanya’da başarılı oldu. Dünyadaki ilk anarşist dergi olan El Porverar’in kısa süren yayın yaşamı 1845’te burada başladı. Proudhon’un etkisinden sıyrılarak Bakuninciliğe yaklaşan İspanyol anarşizmi, 1874’ten sonra sık sık yeraltına indi. Yoğun sanayi merkezlerindeki işçilerin yanı sıra yoksul köylüler arasında da önemli bir destek buldu. Önceleri isyancı ve terörist eğilimlerin ağırlıkta olmasına karşın, Fransız sendikası CGT’nin etkisiyle 1907’de İşçi Dayanışması adlı sendikalist örgüt kuruldu. 1909’da kanlı biçimde bastırılan, “Trajik Hafta” (La Semana Tragica) adıyla anılan genel grevin ardından, 1910’da Ulusal İş Konfederasyonu (CNT) ortaya çıktı. 1919’da 700 bin olan üye sayısı İç Savaş’ta (1936-39) 2 milyonu aşan bu dev sendika, anarşistlerin ademimerkeziyet ve anti-bürokratizm ilkelerine dayalı bir kuruluş yapısına sahipti. Temel örgütlenme birimi, belirli bir yörede bütün işkollarında çalışanları kapsayan sindicatos ûnicos’tu. Yöneticileri dönüşümlü olarak seçilir ve temsilciler kendi birimleri tarafından görevden alınabilirdi. İspanyol anarşizminin bir özelliği de aydınlardan çok, sıradan işçi ve köylülere dayanan yapısından ötürü harekete ideolojik bir katkı getirmeyerek eylem düzeyinde kalması oldu.

Gizlilik yıllarının ardından 1931’de yasallık kazanan CNT, krallığa olduğu kadar cumhuriyete de karşı çıktı ve 1936’ya değin birçok ayaklanmaya girişti. İç Savaş sırasında Cumhuriyetçilerin yanında yer alan anarşistler, etkin oldukları yerlerde komünler kurdular. Ama düzenli savaşın gerektirdiği disiplinden yoksun oldukları için Cumhuriyetçilerin birçok yenilgisinde önemli rol oynadılar. Mayıs 1937’de ise Barselona’da komünistlerle kanlı çarpışmalara giriştiler. Franco’nun 1939’da yönetimi ele geçirmesi anarşizmin bir kitle hareketi olarak yıkımı oldu.

İspanya dışındaki ülkelerde de Sovyet Devrimi’nin ve yükselen aşın sağcı rejimlerin etkisiyle anarşizm gücünü büyük ölçüde yitirdi. Bu arada 1904-1905 Rus-Japon Savaşı’nın ardından anarşizmin girdiği Japonya’da görülen sendikal düzeydeki örgütlenmeler de Mançurya’nın işgalinden (1931) sonra sindirildi. Şiddete dayanmayan özgün bir anarşizm geleneği olan ABD’de, bu akım 20. yüzyılın başlannda özellikle göçmenler arasında etkili oldu; I. Dünya Savaşı’ndan sonra ise ahnan önlemlerle büyük ölçüde bastırıldı. Güney Amerika’da özellikle Meksika Devrimi içinde güçlü anarşist eğilimler ortaya çıktı. Emiliano Zapata’nın köylü devrimciliği, Ricardo Flores Magon’un sendikalist görüşlerinin etkisini taşıyordu. Arjantin ve Uruguay’daki anarko-sendikalist hareketler de 1930’lann sonunda silinmeye yüz tuttu.

Anarşizmin Etkileri ve Çağdaş Akımlar

Anarşizm bir düşünce biçimi olarak 1890’larda, özellikle Fransa’da öncü ressam ve yazarlarca benimsendi. Proudhon’un düşüncelerini benimseyen Gustave Courbet’nin yanı sıra, C. Pissaro, P. Signac, P. Adam ve yalnızca güçlü bir sempatizan olan S. Mallarme gibi kişiler anarşizmi felsefe düzeyinde işlediler. Aynı dönemde İngiltere’de Oscar Wilde anarşist olduğunu açıkladı ve Kropotkin’den esinlenen yazüar yazdı. Anarşizmin temelinde yatan bireycilik anlayışı daha çok sanatçılar arasında rağbet gördü. Ama bütün insanları kapsayacak bir dayanışma ile sınırsız bir özgürlüğe yönelen bireysel talepleri bağdaştırmanın güçlüğü, anarşist düşünürleri sürekli uğraştırdı. Alman Max Stirner gibi bazı anarşist düşünürler bireysel hakların sınırlandırılmasını ve bireye toplumsal yükümlülükler getirilmesini reddederken, daha militan anarşistler aşırı bireyciliğin kurtarılmak istenen kitlelerden kopmalara yol açacağım savundular.

Anarşizmin özellikle şiddete dayanmayan biçimleriyle toplumsal ve ahlaki idealleri, genelde bu akımın dışında kalan çevrelerde de yankı bulmuştur. Büyük Rus romancı Lev Tolstoy’da devleti ve mülkiyeti reddeden barışsever bir radikalizm görülürken, Kropotkin’in ademimerkeziyetçiliğe ilişkin görüşleri toplumsal planlama ile uğraşan Patrick Geddes ve Lewis Mumford gibi yazarları derinden etkilemiştir. Mohandaş Gandhi’nin kurallara karşı pasif direniş çizgisinde de anarşist düşüncelerin belirli izleri görülebilir. Gandhi ayrıca özerk köy komünlerine dayalı ademimerkeziyetçi bir toplum oluşturma tasarısında da Kropotkin’den etkilenmiştir.

II. Dünya Savaşı sonrasında anarşizmin daha önce etkili olduğu ülkelerin çoğunda küçük anarşist grup ve federasyonlar belirdi. Bunların toplumdaki etkisi önemli olmadıysa da, anarşizm Batı Avrupa, ABD ve Japonya’da 1960 ve 1970’lerdeki öğrenci hareketlerinde ve bazı sol çevrelerde belirli bir yaygınlık kazandı. 1970’lerden sonra aydın çevrelerde anarşist kuramlara karşı ilgi ve sempati uyanmaya başladı. Böylece Al-dous Huxley’nin Brave New World (1932; Yeni Dünya, 1945, 1999) adlı kitabında yer alan, teknolojinin egemenliğindeki aldırışsız ve maddeci toplumun yol açabileceği gelişmeler konusundaki uyarıcı öngörüler bir bakıma doğrulanmış oldu. ABD’li Paul Goodman. Herbert Marcuse gibi yazar ve düşünürlerde simgeleşen çağdaş anarşizm, insan yaşamının bütün alanlarında kurulu düzenlere “karşıt bir kültür” oluşturma genel çerçevesi içinde yer almaktadır.

Kaynakça: Temel Britannica & Turkedebiyati.org