Karahanlı Devri Türk Edebiyatı

Karahanlı Devri Türk Edebiyatı

840 yılı Türk tarihi bakımından çok önemlidir. Hunlar’dan beri Büyük Türk Kağanının merkezi Orhun bolgesi iken, bu tarihte Kırgızlar’ın Uygur hükümranlığına son vermesiyle devletin merkezi Dogu Türkistan’a kayar. Uygurlar Dogu Türkistan’m orta ve dogu kısımlarında yeni bir Uygur hanlığı kurarken; Yagma, Karluk, Çiğil, Tohsi gibi Türk boylarına dayanan Karahanlı Hanedanlığı da Doğu Türkistan’ın batısında, Balasagun, Taraz ve Kaşgar şehirlerinde Büyük Türk Kağanlığını devam ettirirler.

Uygurlar, Mani ve Burkan (Buda) dinleri etrafında yeni bir medeniyet dairesine girer ve yeni bir edebiyat meydana getirirken, Karahanlılar da Türklüğe yepyeni ufuklar açacak olan yeni bir dine yönelirler. Karahanli hanedanı 3. hükumdan Satuk Bugra Han, 10. yüzyılın ortalarına doğru Müslüman olarak bu dini Türk devletinin dini haline getirir. 8. yüzyildan beri gittikçe artarak Türkler arasinda yayilan, fakat bütün Türklüge nisbetle henüz  ç0k az bir Türk nüfusunu içine alan Müslümanlık, Satuk Bugra Han ile devletin dini haline gelerek kisa zamanda bütün Türkler tarafından kabul edilir. Abdülkerim Satuk Bugra Han ve bilhassa ogulları Musa Tonga ile Süleyman Baytaş Arslan zamanlarında, yani 10. asrın ortalarmda Türkler kitleler halinde Müslüman olurlar. 10. asrm sonlarına dogru artık, sadece tarım havzasıdaki Uygurlar, Irtis’in ötesindeki bazı Türk grupları Müslümanlığın dışındadır.

Yeni din ile beraber yeni bir medeniyet dairesine de girilmiş olur. Uygur yazisi, daha uzun bir müddet Türkler’in yazisi olarak devam etmekle birlikte, Arap yazısı da onun yanında yer alir. İslam dinine ait kavramlar Türk diline ve dille birlikte Türk düşünce ve edebiyat hayatına girmeye başlar.

Karahanlılar 992’de Samaniler’in merkezi Buhara’yı alarak ve 999’da Samani saltanatına son vererek Bati Türkistan’a tamamen hakim olurlar. Böylece Horasan ve Maveraünnehir’deki Semerkant, Buhara, Nisabur gibi müslüman kültür merkezleriyle doğrudan doğruya temasa gelirler. Bin yillarında artik Islami bir Türk edebiyatı meydana gelmiştir.

Kaşgarlı Mahmut‘a ait olan Divanü Lügati’t Türk‘teki tarihi bilinmeyen şiirlerden bazıları, bu edebiyatın ilk örnekleridir.

Karahanlılar devrinde meydana gelen Türk edebiyatının ilk büyük eseri 1069 yılında yazılan Yusuf Hac Hacip tarafından yazılan  Kutadgu Bilig ‘dir.

12. yüzyılın baslarında yazıldığı tahmin edilen Edip Ahmet Yükneki‘ye ait Atabet ül Hakayık , bu edebiyatm diğer bir önemli ürünüdür.

12. yüzyılda yasayan ve 1166’da vefat eden Ahmed Yesevi‘nin hikmetleri (Divan- Hikmet) de Karahanlı Türk edebiyatının mahsullerinden sayılmak gerekir.

Ayrıca bakınız->

—————————-
Detaylı Bilgi:

Yağma Türkleri tarafından kurulan, Doğu ve Batı Türkistan’da hüküm süren Karahanlıların X. yüzyılın ortalarında tamamen müslüman olmalarından sonra Türk tarihinde yeni bir dönem başlamıştır.

Türk toplumunu yeniden yapılandıran bir ahlâk ve inanç nizamı oluşturan İslâmiyet, bu haliyle Türk toplumunun yapı­sını meydana getiren bir medeniyetin de temelini atmıştır. Böylece Türk toplu­munun İslâmiyet öncesi niteliklerinden bir kısmı, inanç, fikir ve gönül olarak bağlanılan yeni medeniyetle birlikte terk edilmiş (birtakım şaman âdetleri gibi), bir kısmı daha da kuvvetlenirken (kahramanlık, mertlik, temizlik gibi nitelikler İslâmiyetle birlikte yeni bir anlam kazanmıştır), pek çok yeni nitelikler de fertle­rin şahsiyetine ve toplum hayatına katılmıştır (çok derin anlamlar taşıyan tevazu, iyilik, adalet gibi nitelikler de kültüre eklenmiştir). Bundan sonra Türk-İslâm me­deniyeti adıyla anılabilecek tarihî gelişim kendine göre bir şekillenme süreci baş­lattı.

Karahanlılar döneminde edebiyatın yanında kültür çalışmalarının da ciddî bir himaye bulduğu görülmektedir. Mecdüddîn Muhammed ibn Adnan. Karahanlı hükümdarlarından Tabgaç Han İbrahim ibn Nasr için Târih-i Türkistan ve Hıtây’ı, Muhammed ibn Ali el-Kâtib es-Semerkandî de Kılıç Tawgaç Mes’ud ibn Ali için bir eser yazmıştır. Aynı sülâle zamanında Abdiilgafur ibn Hüseyn el-Alma’î, Kaşgar şehrinin tarihini yazmıştır. Nihayet XI. yüzyıl Orta Asya Türk hakimiyeti devrindeki kültür hareketlerinin başlıca karakteristik ör­neklerinden birini de, yazarı bilinmeyen Mücmilü’t-tevârih ve’l-kısâs (520 / 1126) adlı eser teşkil etmektedir. Karahanlılar döneminde yazılan ve elimizde bulunan birkaç Kur’an tercümesi ile Kaşgarlı Mecdüddîn Mehmed’in İbrahim Han’a takdim ettiği -şu an kayıp olan- Târîh-i Türkistan ve Hıtây adlı eserini de burada zikretmek gerekir.

Türkler, X. asırda Müslüman olmalarına rağmen XI. asırda yazı dilinde Uy­gur harflerini kullanıyorlardı. Kaşgarlı Mahmûd‘un, Dîvânu Lugati’t-türk isimli eserinde: “Bütün Türk dillerinde kullanılan harfler on sekizdir. Türk yazısı bu harflerle yazılır” (DLTT, 1985-, c. I: 8) diyerek Uygur harflerini göstermesi, onun eserini yazdığı (1072/1074) sırada Türklerin halen Uygur yazısını kullandıklarını göstermektedir. Ahmet Bican Ercilasun, Arap yazısının tahminen XII. asırda Türkler arasında yaygınlaşmaya başladığını ifade eder.

Türklerin içerisine dahil oldukları yeni İslâm medeniyeti, Türk dilinin ne in­kişafına mani olmuş ne de Türkler arasında onun değerini azaltmıştır. Bilakis Türk dili, Karahanlılar’ın himayesi sayesinde, Balasagunlu Yûsuf Has Hâcib gibi bir Türk mütefekkiri tarafından işlenmiş ve edebî bir dil hâline getirilmiştir. Ayrıca burada şunu da belirtelim ki, Türkler diğer milletlerden farklı olarak, ek­seriyetle her fethettikleri ülkeyi baştan başa kaplayıp, kendi nüfus çoğunluğu ile, hem kendi milliyetlerini hem de dillerini korumuşlardır. Türkistan’ın İslâmî dev­rinde, yerli İran lehçelerinin yavaş yavaş Türk dili tarafından sıkıştırılıp kaldırıl­ması, Türklerin kendi dillerine karşı gösterdikleri sıkı bağlılıktan ileri gelmekte­dir.

Bu dönemde, hem edip hem de ilk Türk nazım mektebinin kurucusu olan Yûsuf Has Hâcib ile dilci ve İskenderiye mektebi üslûbunda ilk Türk gramerci-liği geleneğinin kurucusu olan Kaşgarlı Mahmûd’un, iki önemli yönden Türk dilini işlemeleri ve birleştirmeleri, yeni İslâm medeniyeti çevresine alınan Türk­lerin, oynadıkları tarihî ve millî roller sayesinde olmuştur. Her ikisinin ortaya çı­kardığı eser, Türk bilinci ile yoğrulmuş ve yaratılmıştır.

Şarkî Türkistan’da yazılan Kutadgu Bilig’den sonra bu sahalarda veya kom­şu yerlerde meydana gelen Orta Asya Türk edebiyatının en eski mahsulleri ara­sında çok büyük boşluk bulunmaktadır. Bu durum edebiyatın menşe ve mahiyetini izah hususunda çeşitli fikirlerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Ahmet Ateş tarafından tanıtılan IV/X. asrın büyük kıraat âlimlerinden Ebû Nasr el-İrâ-kî diye meşhur Mansûr b. Ahmed İbrahim’in kıraat ilmine dair el-İşâre bi-La-tîfel-İbâre adlı risalesi ile, o risalenin müstensihi olan Ali b. Hüseyin el-Farâbî’nin, istinsahıyla alakalı kaleme aldığı 6 beyitlik şiir, boşluk olan dönemde de edebiyatın mevcut olduğunu göstermesi bakımından önemlidir (Ahmet Ateş, (1958), “Şark Türkçesi ile Eski Bir Şiir ve Bir Risale”, Jean Deny Armağanı, Ankara 1988, s. 24-34).

Özellikle bu bölgelerde şairler sultanlar için önemli hatta vazgeçilmez birer ihtiyaç unsuru idiler. Çünkü sultanlar isimlerinin baki kalabilmesi için şairler ta­rafından söylenilen şiirlerin çok önemli ve etkili olduğunu düşünüyorlardı. Nite­kim Ahmed Nizâmî-i Arûzi-yi Semerkandî bunu izah ederken “Sultanın adı­nın bekasını sağlayacak, divanlara ve kitaplara yerleştirecek iyi bir şâire mutlak ihtiyacı vardır, kaçınılmaz ölüm gelince sultanın ordusundan ve hazinesinden eser kalmaz. Adı ise şâirlerin şiirleriyle ebedileşir” diyerek bir kıt’a ile de tarih­ten örnek verir (s. 62; Adnan Karaismailoğlu, “Selçuklu Sarayında Şiir ve Şair”, V. Mil­lî Selçuklu Kültür ve Medeniyeti Semineri Bildirileri [25-26 Nisan 1995], Konya 1996, s. 133-34):

“Gazneli Mahmud’ıtn inşa ettiği nice köşkler, yükseklikte ayla yarışıyordu. Onlardan ayakta bir tuğla göremezsin. Şâir Unsurî’nin övgüsü ile yerinde kalmıştır.”

Yine aynı şekilde Konya’da Keyhüsrev b. Kılıç Arslan’a ithaf ve takdim edilen Râhatu’s-sudûr ve Âyetü’s-sürûr ‘da ise “Her devirde iyi ad ve şöhret ada­let yapan, iyi adamlarla düşüp kalkarak onlarla anlaşmayı tercih eden, şâirler ve fâzıl nedimlerle oturmuş kimseden kalır. Çünkü nam ve yayılmış şöhret onlar sa­yesinde ebedileşir’ (Muhammed b. Ali b. Süleyman er-Râvendî, Râhat-üs-sudûr ve Âyet-üs-sürûr {Gönüllerin Rahatı ve Sevinç Alâmeti] I. c, Muhammed İkbal’in 1921′de G.M.S.,H’de bastırdığı Farsça metinden Türkçeye tere. Ahmed Ateş, Ankara 1957, s. 61) denilerek konunun bu şekilde kabul gördüğü belirtilmiştir. Ayrıca “şâirler doğru bir hükümdar ve büyük mükafatlar bulmadıkça övmeye girişmezler” (s. 43), sul­tanlar ise “şâirler kendileri için kasideler yazsın da başkaları ezberlesin diye, mal bağışlarlar. Ecdatları için de öylece şiirler söyler, aynı caizeleri alırlar” (s. 60) diyerek bu konuya açıklık getirmektedir. Nitekim Yûsuf Has Hâcib‘in, Kutadgu Bilig’in başlarında yer alan Buğra Han övgüsündeki bölümde, Buğra Han’a çeşitli armağanların sunulduğunu, ancak bu armağanların unutulduğunu; kendisinin ise sultanın isminin yazıldığı bu eserini armağan ettiğini, bundan do­layı sultanın adının ebedi kaldığını ifade eden şu beyitler (s. 28) bu düşünceleri destekler ve doğrular mahiyettedir:

Olarnıng tangrukı kelir hem barır
Mening bu tangruk boldı mengü kalır

Nece tirşe dünya tüker alkınur
Bitişe kalır söz ajun tezginür

Kitabka bitindi bu hakan atı
Bu at mengü kaldı ay terken kutı

Karahanlı sultanları arasında şiir söyleyenler de bulunmaktaydı. Emir Ali Böri-Tigin, Kılıç Tamgaç Han ve Nusretuddîn Kılıç Arslan bunlardandır. Ka­rahanlı hakanlarından bazıları, ilmi ve edebiyatı sevmişler, âlimleri ve şairleri himaye etmişlerdir. Hızır Han bin İbrâhîm, Sultân Sencer zamanında Mave-raünnehir’de hüküm süren Arslan Han Muhammed bin Süleyman ve oğlu Mahmûd bin Muhammed, Hasan Buğra Han bunlardandır. Mesela Hasan Buğra Han, Karahanlılar arasında, dürüst yönetimi, bilim ve sanat adamlarını koruması ile kendine olağanüstü bir yer, cihanı saran bir ün sağlamıştır. Kara­hanlılar döneminin en ünlü şairleri Am’ak-i Buhârî, Reşîdî-i Semerkandî ve Sûzenî-i Semerkandî’dir. Ahmed Nizâmî-i Arûzi-yi Semerkandî ise, Kara-hanlılar’ın isimlerinin Lü’lü’î, Gulâbî, Necîbî-i Fergânî, Am’ak-ı Buhârî, Reşî­dî-i Semerkandî, Neccâr-ı Sagarci, Alî-i Bâyenzî, Piser-i Dergûş,Alî-i Sipihrî, Cevheri, Sogdî, Piser-i Tîşe ve Alî-i Satrancî’nin şiirleriyle baki kaldığını belir­tir (s. 63).

Karahanlı sultanlarının şairlere gösterdikleri lütuf ve ihsanlar hakkında kay­naklarda pek çok örnek bulunmaktadır. Bu konudaki önemli eserlerden olan Çe-hâr Makale (tlf. 550-551/1155-1157) müellifi Ahmed Nizâmî-i Arûzi-yi Se-merkandî, Karahanlı sultanı Hızır bin İbrahim Han’ın şair Reşîdî’ye bir kıt’ası sebebiyle her birinde 250 dinar bulunan dört tabak dolusu kırmızı altın ihsan et­tiğini (s. 84) belirtmektedir.

Karahanlı dönemi Türk şiiri başlıca iki koldan gelişmiştir. Birincisi halk şi­iri, diğeri ise İslâmî özellikler ihtiva eden şiirdir. Bunlardan birincisi millî ölçü olan hece vezni ve yine millî nazım birimi olan dörtlüklerle meydana getirilmiş olup, İslâm kültürünün etkisi dışında kalmıştır. İslâmî özellikler taşıyan şiirler ise, aruz vezni ile ve genellikle yine İslâmî nazım birimi olan beyitlerle vücuda getirilmiştir.

VIII. yüzyıldan, hatta birkaç küçük metinle VII. yüzyıldan itibaren, yazılı eserlerle takip edilebilen Türkçe, XIII. asra kadar tek bir yazı dili olarak gelmiş­tir. Göktürk, Uygur ve Karahanlılar dönemini içine alan ve Eski Türkçe adı veri­len bu dönemde Türkler hangi boya mensup olurlarsa olsun aynı yazı dilini kul­lanmışlardır. Göktürk, Uygur ve Karahanlı dönemi eserleri arasında gramer ya­pısı bakımından çok küçük bir iki fark dışında hiçbir değişikliğin olmadığı gö­rülmektedir. Uygur ve Karahanlı dönemi eserleri arasında sadece kelime kadro­su bakımından önemli farklar vardır. Göktürklerden kalma eserler bozkır mede­niyetini yansıttığı için yabancı dillerden giren kelimeler fazla görülmez. Bunlar Uygur dönemi eserlerinde Sanskritçeden girmiş veya Türkçeden türetilen “Bu­dizm” ve “Maniheizmle ilgili kelimeler; Karahanlı dönemi eserlerinde Arapça ve Farsçadan girmiş veya Türkçeden türetilmiş müslümanlıkla ilgili kelimelerdir. Bunun dışında da çoğu kelime kadrosunun ortak olduğu görülmektedir.

Eski Türkçe Doğu ve Kuzey Türkleri arasında XIII. yüzyıldan sonra çok faz­la değişmeden devam etti. XIII-XV. yüzyıllarda Harezm’de ve genel olarak Altı-nordu ile Türkistan’da kullanılan Harezm Türkçesi; yine aynı dönemde Mısır ve Suriye’de kullanılan Kıpçak Türkçesi, Eski Türkçenin organik devamıdır. Çağa­tay Türkçesi de aynı şekilde Harezm ve Kıpçak Türkçesinin devamıdır. Bu saha­larda yazılan telif ve tercüme edilerek oluşturulan eserlerden bazıları günümüze kadar gelmiştir.

ÖZET

Uygur hanlığının vârisi sayılan Karahanlı devletinde edebiyat dili Uygur-Karluk ve Oğuz-Kıpçak dillerine dayanıyordu. Edebiyatın biçim, tür ve nitelikleri ise, büyük ölçüde Arap ve İran edebiyatlarından etkilendi. Bozkır kültüründen geçiş aşaması olan bu dönemin en önemli eserleri, Kaşgarlı Mahmut’un “Divan-ı Lügat-it Türk” ü ile Yusuf Has Hacip’in “Kutadgu Bilig” idir.

Karahanlı dönemi Türk ağızlarının zengin bir sözlüğü olan Divan-ı Lügat-it Türk‘de yazar, sözlükleri açıklarken dörtlüklerden oluşan hece vezniyle destan, ağıt, lirik şiir türünde örneklere, atasözlerine yer verir. Sergilediği anonim eserler arasında, tek şair olarak da, Çuçu‘nun adını anar.

Kutadgu Bilig aruz vezniyle ve mesnevî, kaside gibi İslâm edebiyatının ortak özellikleri kullanılarak yazılmıştır. Devlet yönetimi, İslâm dini ilkelerine uygun biçimde iyi insan olma yollarını, ahlâk kurallarını konu edinir. Yer yer toplumsal hayatı, kurumları, folkloru ve inançları dile getirir.

Ahmet Yesevî’nin tasvvuf düşüncesiyle temellenen “Divan-ı Hikmet” i, bazıları aruz, bazıları da hece vezninde söylenmiş şiirlerden oluşur.

Karahanlı dönemi edebiyatından günümüze kadar kalan metinler, sözlü halk edebiyatından, İslâm dininin benimsenmesinden sonraki edebiyata geçiş döneminin ürünleridir. Bu eserler, din dışı konuları henüz işlenmeye başlamamıştır. Bunlar, genel nitelikleriyle didaktik, dini ve tasavvufî ürünlerdir.