Divan Şiirinde Timsaller ve Efsaneler

Divan Şiirinde Timsaller ve Efsaneler

Divan Şiirinde Timsaller ve Efsaneler

Her büyük edebiyat gibi divan edebiyatı da geniş ve zengin mitologya (esatir) kültürüne bağlanmaktadır. Timsal ve efsanelerin önemli bölümü Kur’an ve peygamber kıssalarına, din ve evliya menkıbelerine birazı halk söylenti ve inançlarına en büyük kısmı ise İran esatirine dayanır. Bu esatir ile Grek Mitologyasının bazı kahramanları ve mitleri arasında benzerlikler de bulunur. İlimden, felsefeden, tarihten ve tasavvuftan süzülmüş bazı ünlü şahıs adları da divan şiirinin (İran edebiyatı ile ortak) timsalleri arasındadır.

Çoğunu divan şiir ve inşasında gördüğümüz bu timsal ve efsaneler bütün orta dönem şair ve yazarlarını da etkilemiştir. Yani bunlara halk ve tekke edebiyatı şairlerinde de rastlarız. Timsallerin bir kısmı, Tanzimattan sonra, hatta bugünkü edebiyatımıza kadar da ayakta durmuştur. Çoğu millî kültüre geçerek, folklor ürünlerine ve halk diline de yayılmıştır. Eski edebiyatımızdaki inanç, efsane ve timsallerin epeycesi Türk halkı arasında yaşadığı gibi, komşu milletlerin ve insanlığın ortak kültüründe de bulunmaktadır.

Bunlar, divan şiirine mazmun hazinesi olarak girmişlerdir: Güzellikte, yiğitlikte, cömertlikte, iyi huyda, aşkta, feragatte ve benzeri konularda mesel hâline gelmiş en büyük kahramanlar alınır. Şair, beyitleri içinde bunların varlık ve sıfatlarına ait sezdirmeler yapar. Söz gelişi övülen bir kimse, güzellikte Yûsuf’a, bilgelikte Eflâtun’a, cana can katıcılıkta (ruh bağışlayıcılıkta) Hz. İsa’ya benzetilir.

Şimdi bu gerçek veya efsânevî varlıkların en meşhurlarının, bilhassa hangi vasıfları dolayısiyle şiir ve yazılarda mesel tutulduklarını görelim:

  • Hz. Muhammed

Edebî eserlerde Peygamber, yüksek tarihî şahsiyetinden daha çok bir tasavvuf ulusu, Allah’ın güzel sevgilisi (Mahbûbullâh), Nûr-i Muhammedi ve birçok mucizelerin sahibi olarak geçer. Doğusundaki olağanüstülükler; (O doğduğu gece, Nu-şiveranin Medayin’deki Tâk-ı Kisra’sı yıkıldı; Mecusilerin ateşi söndü vs.) peygamberlik mührü (vücudundaki Hâtem-i Nübüvvet), ümmiliği; yetimliği; hiçbir zaman yere düşmeyen gölgesi; güneş altında gezdiği zaman başının üstünde dolaşan beyaz bulut; Mekke’den Medine’ye hicret ederken Hz. Ebubekir’le gizlendiği mağara; (Onları izleyip öldürmek istiyenleri, şaşırtmak için mağaranın kapısı hemen örümcek bağlamış, bir çift güvercin de yuva yapıp yumurtlamıştı,) gibi vasıf ve olaylarla anılır.
Ayrıca, en çok şu mucizeleri üstünde durulur: İlk ünlü gazvesi olan Bedir Savaşında o Allah’a yalvarmış, Cebrail Aleyhisselam da onun düşmanlarına bir avuç toprak atarak perişan etmişti. Kureyş’ten bazı müşriklerin: “Eğer Hakk’ın Peygamberi isen bize mucizeni göster” diye inatçı ısrarları üzerine, bir işaret yapmış, ay orta yerinden ikiye bölünmüştü. Hudeybiye’de susuz kalan gazilere parmağından içme suyu akıtmıştı. Yeni diktiği hurma fidanı hemen meyve vermişti. Ordusundaki fillerle beraber Kabe’yi yıkmaya gelen Yeman valisi Erbehe onun doğumuna iki ay kala, Ebabil Kuşlarının gökten attıkları taşlarla yok edilmişti. vs.

  • Hz. Âdem

İnsanoğlunun babasıdır. Tanrı gökleri ve yerleri yarattıktan sonra Cebrail’e buyurmuş. O da, yeryüzündeki her cins toprak karışığından toplayıp getirmiş. Allah ona en güzel şekli (ahsen-i takvim) verdikten (kırk yıl) sonra meydana gelen kalıba ruh da üflemiş ve böylece ilk insanı (Âdem’i) yaratmıştı. Melekler, bu yaratığı önceden istemedikleri hâlde Allah’ın “Ben sizin bilmediğinizi bilirim (secde edin Bakara suresi 30,34) buyruğu üzerine ona secde etmişlerdi. Yalnız, cennetin hazinedarı olan İblis (Şeytan) ona secde etmemek yüzünden, cennetten kovuldu ve lanetlendi, Âdem, cennette iken sol eğe kemiğinden Havva yaratıldı. Bunlara cennetteki memnu meyva (buğday yahut elma)’dan yemeleri yasak edilmişti. Cennetten kovulan İblis, yılan’ın dişleri arasında gizlice oraya girerek Âdem’le Havva’yı bu meyveden yemeğe kandırmıştı. Bunun üzerine her ikisi de (İblis ve yılanla birlikte) cennetten yeryüzüne kovuldular.

Âdem, Hindistan’da Seylân (Serendip) adasına, Havva ise Cidde yakınlarına düştü. Uzun cefalardan sonra Havva ile Arafat ovasında buluştular. Tanrı da onları bağışladı. Şam’a geldiler. Âdem, ilk peygamber olarak 930 yıl yaşadı. Şam’da yirmi kızı yirmi de oğlu oldu. Havva hep ikiz doğurmuştu. Peygamberler onun soyundan geldiler. Neslinden kırk bin kişiyi gördü. Yeryüzüne ilk buğdayı ekmiş olan bu ilk insan ve ilk peygamber, çiftçilerin de piri sayıldı.

  • Hz. Dâvûd

Kitap sahibi İsrailoğlu peygamberlerindendir. Dört kutsal kitaptan biri olan Zebur ona gönderilmiştir. Süleyman Peygamberin babası olan Dâvûd, serdarlarından birinin karısına gönül verdiği için onu savaşa gönderip öldürtmüş, bu yu den başına türlü belâlar gelmiştir. Edebiyatta güzel seslilik timsali olarak geçer. Ayrıca mizmar çalmada ve bu âlet ile mezâmir denilen Zebur ilâhîlerini söylem de üstad sayılır. Demiri elinde yumuşatıp zırh yapması aynı zamanda bir kuvvet sembolüdür. Dâvûd, dünyaya bir daha eşi görülmemiş sesi ile Zebur okuduğu zaman kuşlar toplanıp dinlermiş ve dağlar yankılanırmış.

  • Hz. Eyyûb

Bu peygamber, edebiyata sabır ve şükür timsali olarak geçmiştir. Tanrı, çok zengin olan Eyyub’u denemek için bütün malını ve on evlâdını almış, kendisine de (cüzam gibi) korkunç bir hastalık vermişti. Vücudunun her yaralı uzvuna kurtlar üşüşmüştü, O bütün acılara Allah’ın takdiridir, diye katlanıyor hatta yere düşen kurtlan alarak yarasının üstüne tekrar koyuyordu. Tanrı onun bu sabrını ve imanını mükâfatlandırdı. Sağlığını, çocuklarını ve mallarını ona geri verdi.

  • Hz. İbrahim (Halilullah: Tanrı Dostu)

Babası küçük Yakup doğmadan ölmüştü. Sonra amcası Âzer annesi ile evlendi. Âzer, put yapıcısı idi. İbrahim Allah’ın verdiği uyanış ve kurtuluş sayesinde onun birliğini tanıdı. Allah kendisine putları kırmak görevini verince, bu işe babası olarak söylenen Azer’in putlarını kırmakla başladı, Büyüdüğünde, halkı put-çuluktan döndürmek için tapınaktaki mabutları baltaladı. Bunun üzerine, Bâbil hükümdarı Nemrut, onun diri diri yakılmasını emretti. Bir ormanın ağaçlarını keserek dağlar oylumunca odun yığdılar ve tutuşturdular. Onu, bir mancınıkla büyük ateşin ortasına attılar. Fakat Allah ateşi; vey ateş İbrahim’e karşı serin ve selamette ol (Enbiya süresi 69) diye emretti. Bir süre sonra İbrahim ateşin ortasına | düştü. Cebrail de yanında idi. İndiği yer yemyeşil bir çimenlik ve gül bahçesioldu. İbrahim, hem Arapların hem de İsrailoğullarının ceddi sayılmaktadır. Mek- ke’de Kabe’yi yapmak görevi ona verilmişti. Allah, onun imanını sınamak için oğlu İsmail’i kurban etmesini buyurmuştu. Fakat oğlunu tam boğazlamak üzre iken gökten ilk kurbanlık koyun inmişti.

  • Hz. İsa

Doğumu bir mucizedir, çünkü Cebrail’in üflediği nefes ile bakire Meryem Ha-tun’dan dünyaya gelmiştir. Kendi kutsal bir ruh olduğu için istediği şeye canlılık verir. Ölüleri diriltir, sırf kemikleri kalmış veya çamurdan yapılmış kuşlara can Verir, körlerin gözünü açar, her hastalığı iyileştirirdi.

İnsanları yıllarca Hak dinine çağırdığı hâlde, Yahudiler onu öldürmeğe kalktılar. Bir direğe bağlayıp çarmıha germek istediler. Fakat gökten inen melekler isa’yı kurtarıp dördüncü kat göğe ağdırdılar.

İsa Peygamber, kıyamet günlerine yakın, iki meleğin omuzunda, Şam’daki Cami-i Ümeyye’nin beyaz minaresine inecek.. Deccâli mahvedecek, Tûr-ı Sina’ya çıkacak… Yecuc Mecuc tayfasını öldürtecek… Dünyaya ilâhî adalet ve güvenliği getirecek… Mehdi ile birbirlerine imamlık teklif edecekler, Mehdi ona imam olacak… İsa Müslümanlığın temsilcisi olarak yedi yıl saltanat sürecek. İsa-Mesih’e ait bu sıfat ve olaylar, orta devre edebiyatlarının (divan, halk, tekke) her üçünde bol bol kullanılmaktadır.

  • Hz. Lût

İbrahim Peygamberin kardeşidir. Ken’an ili’nde (Filistin) birçok günahın, isyan, fuhuş ve yalanın merkezi hâline gelen Sodom ve Gomore şehirleri halklarını doğru yola çağırdı. Ona inanmayan bu halk ilâhî cezaya müstahak görüldü. Melekler, Lût’a haber verdiler, o ardına bakmadan uzaklaştı. Cebrail, kanadını yere sokarak beş şehri yerinden havaya kaldırıp tersini yüzüne getirerek hepsini helak etti. Sodom ve Gomore’nin yerinde Lût gölü peyda oldu. Lût’un karısı da, inanmayanlardan olduğu için, kocasının tenbihine aldırmayarak dönüp ardına bakmış ve gökten düşen bir taşın altında ezilmişti.

  • Hz. Musa

Yakup Aleyhisselamın soyundandır. Babasının adı İmran’dır. Harun peygamberin kardeşi olup altı büyük peygamberin üçüncüsüdür. Kendisine Tevrat indirilmiştir. O da, mucizeler, efsaneler ile edebiyata geçmiştir. Hz. Musa’yla ilgili mazmunlar şunlardır:

O doğduğu sıra Firavun, İsrailoğullarından olacak erkek çocukların öldürülmesini emretmişti. Annesi, onu kurtarmak için bir sandık içinde Nil’e bırakmış, Firavun’un karısı Asiye onu tesadüfle bulup evlât edinmişti. Musa, kendi kimliğini ancak kırk yaşında öğrendi. Kavmini zulümlerden kurtarmak için mücadeleye atıldı. Bir Mısırlı’yı öldürerek Şuayb peygamberin yanına kaçtı, çobanlık etti ve onun kızıyla evlendi. Sonra kendisine ilâhî görev verilince, İsrailoğullannı kurtarmak için Mısır’a döndü. Firavun zulüm altında yaşattığı İsrail ümmetinin ayrılmasına izin vermeyince onu yıldıracak şu mucizeleri gösterdi:

Suları kan şekline soktu, kurbağa yağdırdı, Mısır halkına koca sinekler, çekirgeler musallat etti, vücutlarında yaralar çıkardı, üç gün karanlıklar indirdi, doğan çocukları yaşatmadı, ünlü Asa ‘sini ejder şekline soktu. (O zamanlar Mısır’da sihirbazlık çok geçerli olduğu için Allah da, Musa’ya, büyücülerden çok üstün sihirbaz hünerleri ve o tip mucizeler bahsetmişti.)

Firavun korkup izin verir gibi yaptı. Hz. Musa, yahudileri Mısır’dan çıkarırken, Kızıldeniz kıyısında onları bastırıp öldürmeyi kurarak peşlerine düştü. Fakat Musa, asasını vurunca deniz yarıldı, onlar geçtiler, arkalarından giden Firavun ve askerleri, tekrar yükselen denizin sularında boğuldular.

Musa, halkını Tûr-ı Sina’ya götürmüş, o kutsal dağa çıkıp Tanrı ile “konuşmuş” (Kelimullah olmuş) Tevrat’ın ilk bölümü olan On Emir kendisine orada vahyedilmişti. Ayrıca asasını kayaya vurup su çıkarmak, gökten kudret helvası yağdırmak, elinin ışık saçıcı (yed-i beyzâ) olması onun mucizeleridir. 120 yaşında vefat etmiştir.

  • Hz. Nuh

Âdem peygamber’den 1742 yıl sonra gelmiş, elli yaşlarında peygamber olarak, sapıklığa, kumar ve şehvete düşen halkını imana çağırmış ama sözünü dinlete-memişti. Bunun üzerine gökten buyruk geldi. Tufan olacaktı. İlâhî emir üzerine bir gemi yaptı, Ham, Sam ve Yafes adlı üç oğlu ile karılarını ve yeryüzündeki bütün canlılardan birer çift aldı. Kırk gün kırk gece sağnaklarla yeryüzünü sular kapladı. Tufan sularında 150 gün yüzen Nuh’un gemisi, nihayet sular biraz çekilince Cudi dağının tepesine yanaştı. Böylece insanoğulları Âdem peygamberden sonra ikinci defa olarak onun üç oğlu ile eşlerinden türediler. Nuh, ayrıca gemicilerin piri ve en ustası sayılmaktadır. Şeytan, eşeğin kuyruğuna yapışarak onun gemisine binmişmiş. Ünlü bir mısra:” Nahuda Nûh ise bin keştiyle” (Gemici Nûh ise gemiye binebilirsin) diyor.

  • Hz. Süleyman

Davud’un oğludur. Gelmiş hükümdar ve peygamberlerin en zengini, şatafatlısı, en nüfuzlusu sayılır. Doğu batı edebiyatlarında, destanlara, masallara ve birçok efsanelere karışmıştır.

Bu peygamber hükümdar, kuşların, denizdeki ve karadaki bütün hayvanlar, bitkiler, cin ve perilerin dillerinden anlar, onlara hükmederdi. Rüzgâr da onun emrinde idi. Süleyman’ın yedi yüz karılı, üç yüz cariyeli muhteşem sarayı, hikmetli sözleri, Hak dinine hizmetleri, kâfirlerle savaşları, mühürlü yüzüğü, Saba Melikesi Belkıs ile macerası, tedbirli veziri Âsaf, karınca ile konuşması vs. edebiyata birçok mazmunlar vermiştir.

Süleyman, âşık olduğu Belkıs’a (Yemen’de Saba kraliçesi) ünlü haberci kuşu Hüthüt’le bir mektup yollayıp onu kendisiyle evlenmeye davet etti. Belkıs, Hüt-hüt’ün anlattıklarına ve İsm-i A’zamın birkaç harfini bilen Âsaf’ın ilahî nüfuzuna kapılarak, göz yumup açacak kadar az bir zamanda rüzgârın yardımı ile hava üstünde uçan tahta binerek Kudüs’e geldi. Süleyman onu imana, Hak dinine kavuşturdu ve nikâhına aldı.

Süleyman bir karınca ile konuşacak kadar alçak gönüllü sultandı. Bu iyiliğinin karşılığını birçok defa gördü. Meselâ bir savaşta, bütün askeriyle birlikte aç kalmıştı. Karıncalar Beyi, ona öyle bir Çekirge budu verdi ki budun yarısı Süleyman’ın bütün askerlerini doyurdu.

Süleyman’ın üzerinde “İsm-i Celâl” yazılı olan yüzük şeklindeki mühürü de meşhurdur. Bütün kudret ve azameti ondan gelir. Bir gün, yıkanırken, o yüzüğü parmağından çıkarıp karısına vermişti. Yüzüğün değerini bilen bir dev, Süleyman’ın biçimine girerek, mührü karısından aldı. Bu dev, bir süre Süleyman gibi hükmetti ise de Peygamber büyük sıkıntılardan sonra tekrar mühürüne kavuştu.

  • Hz. Yakûb

Tanrıkulu anlamına İsrail adını alan ilk peygamberdir. Onun soyundan, (12 oğlundan) gelenlere İsrailoğulları (Beniisrail) denmiştir. On bir oğlunun, küçük kardeşleri Yûsuf u kıskanıp bir kuyuya atmaları ve ölüm haberini getirmeleri üzerine gözleri kör olmuştu. Sonra Yûsuf ona gömleğini gönderince gözleri açıldı Yakûb, edebiyata, oğul hasreti çeken dertli babanın sembolü olarak geçmiştir. Evi ise hüzünler evi olarak anıldı.

  • Hz. Yûsuf

Edebiyatta erkek güzeli timsali olan Yûsuf, Yakûb’un oğludur. Kardeşleri tarafından kıskanılıp kuyuya atılması, bir kervanla Mısır’a götürülüp satılması, Mısır aziz’i (vezirinin karısı Züleyha (Zeiiha’nın ona âşık olması ve aşkına karşılık görmeyince yedi yıl zindana attırılması; Yûsuf un meşhur rüya yorumu, sonra Mısır’a “aziz” olması…. Kıtlık sırasında İsrailoğulları’nı Mısır’a getirip yerleştirmesi ve bilhassa güzelliği, birçok hikâyelere ve mazmunlara konu olmuştur.

  • Abı hayat

Türkçesi bengisu olan ve divanlarda “ab-ı beka, ab-ı cavidan, çeşme-i hayvan” adlan ile de geçen ölmezlik suyudur. İçenler ebedî diriliğe kavuşurmuş. Kaynağı cennet olan ve zulümat (karanlıklar) ülkesinde bulunan bu masal suyundan, bugüne kadar sadece Hızır ve İlyas içmişlerdir. Hızır, şimdi karada, İlyas da denizde, kara ve fırtınaya tutulanlara ve darda kalanlara yardım ederlermiş. İskender’de âbı hayâtı Hızır’la birlikte aramaya çıkmış ama zulümmatta (bilinmezlik ülkesinde) birbirlerini kaybettikleri için İskender, bu sudan içememiştir. Bu Allah’ın takdiridir.

Eski Avrupa şiirlerinde de abı hayat “gençlik suyu” diye geçer. Bu cennet suyu, altın ve elmaslar arasından akarmış. Divan şiirinde sevgilinin saçları karanlıklar ülkesine, ölmezlik (hayat) veren dudakları da bengisuyun kaynağına benzetilir. Halk inanışına göre Köroğlu ve Kırat’ı da Bingöl’lerde bu sudan içerek ebedî hayata ermişlerdir.

  • Âd ve Semûd

Birincisi Yemen’de, ikincisi Hicaz’la Şam arasında yaşıyan iki günahkâr kavimdir. Gönderilen peygamberlerle alay ettikleri ve Tanrı’ya üstünlük iddiasında bulundukları için şiddetli rüzgâr ile mahvedilmişlerdir.

  • Anka

Boynu çok uzun, yüzü insana benzer, güzel tüylerinde her yaratıktan bir nişan bulunur, Kaf dağında yaşar bir masal kuşu imiş. Üstünde otuz kuşun alâmetleri olduğundan buna Farsça simurg da denir.

Yüksekten uçar ve hiç yere konmaz olan bu kuş, hayvanları ve çocukları kapıp batıya götürdüğü için bir peygamber ona kargımış. Bu yüzden, yıldırım çarparak soyu mahvedilmiş. Türk masallarında Zümrûdüanka kuşu diye geçer.

  • Ashab-ı Kehf (Mağara Dostları)

Bunlara “Yedi uyurlar” da denir. Allah’a inandıkları için Dekyanus adlı putperest hükümdarın kahrına uğrayan yedi genç kaçıp bir mağaraya sığınmışlar. Orada 300 yıl uyumuşlar. Uyandıklarında dünyayı büsbütün değişmiş bularak şaşırmışlardır. Yemliha, Mekselina, Meslinâ, Mernüş, Debernûş, Saznuş ve Kefeştetay-yuş adlannı taşıyan Ashab-ı Kehf in Kıtmîr adlı bir de köpekleri vardır. Anadolu’da ve Türkistan’ın Urumçi bölgesinde birçok Ashab-ı Kehf mağarası gösterilmektedir: Başlıcaları: Efes’te, Tarsus’ta, Elbistan’da, Maraş’tadır.

  • Bâbil (Bâbül)

Doğu ve Batı edebiyatlarında birçok mazmunlarla görülür. Eski çağlann en bayındır ve büyük (Keldani) başkenti olan Bâbii’in surları üstünden dört beş araba yan yana geçecek kadar genişmiş. Evlerin damları üzerinde yetişen asma bahçeleri, ilk çağın yedi hârikasından biri sayılır. Bâbil harabeleri, bugün Aşağı Irak’ta Bağdat’a yakın Hille şehri yakınındadır.

Fen, büyücülük ve yıldız bakıcılığı bu şehirde pek ilerlemiş. Orada bir kuyu (çah-ı Bâbil) varmış ki Hârut ve Mârût adlı melekler o kuyunun içinde asılı imişler. İbrahim Peygamberi ateşe attıran Nemrut bir Bâbil hükümdarıdır. Dillerin ayrılmasına sebep olan BâbiJ Kulesi de burada yapılmıştır.

  • Bedahş (Bedahşân)

Horasan Hindistan arası bir şehirdir. Yakutun en değerli ve en parlak kırmızı cinsi olan la’l burada çıkar. La’l, sevgilinin dudağına benzetilir.

  • Calinus (Galenus)

Sokrat (Hippokrates) gibi eski büyük hekimler ve Süleyman peygamberin hekimi olduğu söylenen Lokman, edebiyatta hazık hekim timsalleridir.

  • Cemşid (Cem)

Grek mitologyasındaki Dioniysos (Baküs)’u andıran zevk, safa, içki ve eğlence timsalidir. Eski bir Hind tanrısı veya İranlıların ilk (Piştadiyan) sülalesinden efsaneleşmiş hükümdardır.

Esatirdeki asıl yeri, şarabı icad eden hükümdar olmasıdır. Cemşid efsanesi şöyledir: Cemşid, bir gün, altın tahtına oturmuş, ok yarışmalarını seyrederken boynuna yılan dolanmış bir kuşun uçtuğunu görür. Kuşa dokunmamak şartıyla yılanı vurmalarını okçulara emreder. Canı kurtulan kuş, biraz sonra Cemşid’in tahtı önüne gelir ve kimsenin bilmediği taneli bir salkımı minnettarlık hediyesi gibi şahın önüne bırakıp gider.

Cemşid, bu taneleri yere ektirir, üzüm asması biter ve meyve verir. Üzümü bir küpe sıkar, ağzını kapatırlar ve orada unuturlar. Hükümdar, bir gün hatırlar, istetir, tadına bakar ki fazla kekre… Bunu zehir zanneder ve düşmanlara verilmek üzere saklanmasını emreder.

Cemşid’in pek sevgili ve çok güzel bir cariyesi varmış. Bu kız, şiddetli baş ağrıları çekermiş. Bir gün artık yaşamaktan usanarak intihar etmeye karar verir ve küpteki “zehir!”den bardak bardak içer. Üstüne bir gariplik çöker, sızar ve rahatlar. Kendine geldiği zaman ağrı ve sızılarının geçtiğini hayretle görür.

Vakayı işiterek çok sevinen Cemşid, üzüm suyundan olan şaraba şâhdârû (baş ilaç) adını verir. O günden beri üzümden bolca şarap çeker ve içip eğlenirlermiş.

Edebiyatta Cemşid (Cem) daha çok câm-ı cem, bezm-i cem mazmunlarıyla, bir de eğlence, şatafat ve bahar şenlikleri dolayısıyla geçer. Çünkü, güneşin Hamel burcuna girişini, yani bahar başlangıcı olan Mart dokuzunu yılbaşı (Nevruz) bayramı olarak ilk defa kutlatan da Cemşid’dir. Adalet, gösteriş, süs, zinet eşyası, kokulu bitkiler hep ona mahsus şeylerdir. Cemşid, Dehhak tarafından öldürülmüştür.

  • Edhem

Tasavvufta ermişlik ve feragat timsalidir. Kendisi Belh sultanı iken bir gün ceylan avında, karga tarafından beslenen eli kolu bağlı bir adam gördü. Allah’ın her yerde rızk vericiliğine inandı. Bunun üzerine çul ve külah giyip bir mağaraya ibadete çekildi. Büyük velilerden oldu.

Elest meclisi, Elest günü

Blest günü (ruz-i elest) ve elest meclisi (bezm-i elest) tasavvufta, dinde ve edebiyatta Allah’ın kâinatı yarattığı veya “ol” dediği, insan ruhlarını meydana getirdiği (kendinden ayırıp insan vücutlarına yolladığı) gün veya toplantı olarak birçok mazmun ve mecazlara karışmaktadır. Allah o gün “elest günü” ruhlara “Eles-tü bi Rabbiküm?- Sizin Rabbiniz değil miyim?” diye sordu. Onlar da “Kalû belâ=evet, ezelden beri” cevabını verdiler.

  • Feridun ve Dehhak

Cemşid’in torunu efsaneleşmiş bir İran hükümdarı olup iyilik ve adaletin timsalidir. (Nûşirevan adaleti temsil eder.) Cemşid, ömrünün sonuna doğru Allah’lık davasına kalkınca halkın nefretine uğramış, Arap kavminden Dehhak da onu öldürerek İran pâdişâhı olmuştu.

Ancak, şeytan, bir gün Dehhak’ın sırtını öpünce iki omuzunda iki yılan başı peydahlanmıştı. Sonra yine şeytan, hekim kılığında gelerek, bu yılanlara her gün iki delikanlı beyni yedirilmezse hastanın iyileşmeyeceğini söyledi. Dehhak, iblisin dediklerini yapınca, büyük bir zulüm aldı yürüdü. Beyni yenilme sırası Gâve adlı bir demircinin oğluna gelince… Gâve, önlüğünü asarak isyan bayrağını açtı. Halkı ardına topladı. Dehhak öldürüldü. Yerine de ortalığı düzene koyan ve adaletiyle ün salan Feridun geçti.

  • Firavun

Özellikle Musa’ya zulüm eden Mısır hükümdarı, (Firavun) ondan başka Haman (Firavun’un veziri, göklere uçan bir taht yaptırıp Tanrı’yı öldürmek gibi cahilâne bir cinayete kalkışmıştı) ve Hülâgû (Cengiz’in torunlarından) gibi yarı tarihî yarı efsaneli kişiler de zulüm, kötülük, vahşîlik timsalleri arasındadır.

  • Hârût ile Mârût

Bu iki melek, insanların yerdeki kötülüklerini görür iğrenirlermiş. Bunu Allah’a anlatmışlar. Allah: Eğer insan oğullarına verdiğim şehvet hırsını size ver-seydim, siz daha beter olurdunuz! demiş. Melekler, öyle olmayacağını söyleyince Allah da onlara şehvet verip Babil’e indirmiş.

Bunlar Babil’de kadılık ederken, kendilerine başvuran çok güzel bir kadına tutulup vuslatını talep etmişler. Buna karşılık kadın:
“-Ya kocamı öldürürsünüz ya puta taparsınız ya da şarap içersiniz., bu üç şartla istediğiniz olur” demiş.

Teklifler içinde habib ve en ehven olarak şarap içmeyi gören melekler içip sarhoş olmuşlar. Kadın, onların sarhoşluğundan istifade ile her gece göğe çıkmak için okudukları ism-i a’zam (Allah’ın en büyük adı) duasını sormuş. Öğrenip okumuş ve göğe ağmış. Allah onu Zühre yıldızı hâline sokmuş. (Zühre, Aphrodit’in doğu esatirindeki benzeridir.) Hârût ile Mârût’a da “Dünya ve ahiret azaplarından birini seçmelerini” buyurmuş.

Melekler, dünya azabını seçince, ayaklarından asılı olarak Babil Kuyusuna (Çah-ı Babil) kapatılmışlar. Kıyamete kadar o işkenceyi çekecekler ve bir türlü suya kavuşamayacaklardır.

Hârût ile Mârût, aynı zamanda büyü, sihir ustalarıdır. Kuyu başına gelenler, onlardan fitne ve büyü öğrenirler. Sevgilinin bakışı, gamzesi, gözü hep bu sihir ve fitne mazmunlarına bağlanır. (Bu efsane, Faust hikâyesini uzaktan andırmaktadır.)

  • Hızır Aleyhisselâm

Karanlıklar ülkesinde, Allah’ın emriyle abı hayât’ı bulup içtiği için ölmezliğe kavuşmuş bir hükümdar, bir ilâh, veya ermiştir. Musa ve İskender ile onun arasında yakınlıklar kurulur, İskender’e kılavuz, Musa’ya akıl ve hikmet yoldaşı sayılır. Aynı zamanda bengisuyu içmiş olan ve deniz kazazedelerini koruyan İlyas’ın arkadaşıdır.

Halkımız, Hızır’ı Benli Boz isimli atına binmiş, mübarek bir ihtiyar olarak tasarlar. Darda kalanlara, yoksullara, yetim ve dullara iyilik, zenginlik, bereket getireceğine inanılır. Avrupa taklitçiliğinin getirdiği Noel Baba, din, milliyet ve geleneğimize aykırı, zararlı bir masaldır. Türk töresinde Hızır’ın üstün ve sevimli bir yeri olduğuna göre çocuklarımıza o çam katili, eski putperest ilâhını tanıtacak yerde Hızır aleyhisselâmın cömertlik, kurtarıcılık ve babacanlığını sevdirip benimsetmekte, millî-manevî büyük faydalar vardır.

Hızır kelimesi aynı zamanda “yeşillik” anlamına gelir. Ayağını bastığı her yerin yeşil çimenlerle dolu, verimli olduğuna ve elini dokunduğu her şeyin bereketlendiğine inanılır. Türklerin bahar bayramı da Hızır ve İlyas adlarının karışımı olarak Hıdrellez ismini taşımaktadır.

  • Hümâ (Devlet Kuşu)

Kafdağı’nda veya Kıpçak çölünde, Çin ülkesi yakınında bulunan boz renkli, ayaksız bir kusmuş. Yere inmez, yücelerden uçarmış. Gölgesi her kimin başına düşerse o kimse hükümdar olurmuş. Bunun için Devlet Kuşu yani mutluluk getiren kuş diye anılır.

  • İrem (Bağ-ı İrem)

Yemen’de Âd kavmi krallarından Şeddadin yaptırdığı bir bahçedir. Cennetten daha güzel olmak iddiası ile yapılan İrem Bağı ve köşkleri Allah’ın gazabını çekmiştir. Cebrail’in bir haykırışı orayı içindekilerle birlikte mahvetmiştir. Dilimizdeki Şeddâddî bina (çok büyük yapı) sözü, bu Şeddad’dan kinayedir.

  • İskender

Edebiyatımızda iki İskender vardır. Biri Kur’an’da da geçen bir peygamber veya ermiştir. İskender-i Zülkarneyn diye anılanı Hızır’la abı hayatı arayıp bulamayan, Kabe’de İbrahim peygamberle görüşmüş olan imanlı bir hükümdardır. Öbürü ise tarihte, İran hükümdarı Dârâ’yı yenmiş olan Makedonyalı İskender’dir. Kudret, saltanat, cihangirlik, haşmet timsalidir.

Ancak, şiir mazmunlarında bu iki İskender birbirine karıştırılmıştır.

AYÎNE-Î İSKENDER: Aristo’nun yaptığı söylenen ve görünmezleri gösteren bir aynadır. İskenderiye’de bir tepe üstüne konulan bu ayna, yüz mil açıktaki gemileri bile gösterilmiş. Bu aynaya akseden güneş ışığı ile gemiler ateşe verilir miş. Sonradan çalınıp denize atılmış.

SEDD-İ İSKENDER ise, İskender’in Yecuc Mecuc milletine karşı yaptırdığı bir sed (sur, duvar) dir. Bu şeddin ya Çin Şeddi ya da Kafkas sıradağları olduğu üzerinde durulmaktadır.

  • İstiğna

Allah güzelliğinin bir vasfıdır. Mutlak olan bu güzellik, kulların iltifatına muhtaç olmadığı için onlara aldırmaz. İstiğna, dünyanın mal, servet, zevk ve cefasına aldırmamak, onlardan ötürü sevinip üzülmemek bakımından bir olgunluk vasfı sayılmaktadır.

  • Karun

Mûsâ Peygamberin gösterdiği İlm-i kimya ile çok zengin olmuş biridir. O kadar ki, hazinelerinin anahtarlarını ancak kırk katır taşıyabilirmiş. Buna rağmen Musa’nın istediği öşrü (vergiyi) vermeyince Tanrı’nın gazabını çekmiş. Mûsâ, ona ilenince yer, onu çekmeye başlamış. Dizlerine kadar toprağa batmış.. Korkudan öşrü vereceğini söyleyince Musa onu dua ile kurtarmış. Fakat Karun sözünde durmamış. Bu sefer beline kadar batmış. Yine vermeyince, önce bütün mallan, sonra da kendisi toprağa gömülmüş.

Batı kültüründeki Krezüs’ü adı ve serveti ile hatırlatan Kaarun, hasis ve pinti zenginlerin timsalidir. Ona karşılık bir Arap zengini ve şairi olarak Peygamber zamanına kadar yaşadığı rivayet edilen Hâtem (Hâtem-i Tâi) ise hem büyük zenginlik hem de cömertlik, hayır, hanedanlık örneğidir.

  • Kaknüs

Musikiyi icat ettiğine inanılan bir çeşit yabanî masal kuşudur. Gagasında binlerce delik bulunan bu kuş, yüce dağlarda, rüzgâr estikçe türlü güzel nağmeler çıkarırmış. Bu güzel sesleri dinlemek için yanına toplanan kuşları avlayıp yermiş. 1000 yıl ömrü olan Kaknus, ölüm vakti gelince çalı çırpı toplar, kanadını şiddetle çırpıp onları tutuşturur ve kendini içine atar yanarmış.

  • Nergis (Narsis)

Grek mitologyasından doğuya geçen bir mitosa dayanır. Narsis, bir peri ile bir ırmağın birleşmesinden doğma çok güzel bir delikanlıdır. Bütün peri ve insan kızları ona âşıktır, hatta Yankı adlı bir peri onun derdinden ölmüş yalnız sesi kalmıştır. Delikanlı aşkı bilmediği ve kendi güzelliğinin farkında olmadığı için bu kızların duygularına cevap vermez. Kızlar onu “tanrılara” şikâyet ederler, onlar da Narsis’i şöyle cezalandırır:

Delikanlı bir ırmak kıyısından geçerken suyun aynasında güzel çehresini görüp, ona âşık olur ve kucaklamak için nehre atılıp boğulur. Kendi ölür gider ve onun yerinde bir çiçek çıkar.

İşte bu çiçek Nergis’tir. Tekve açık bir gözü andıran bu çiçek, kıyamete kadar hasret içinde kalacak ve güzellere hayran hayran bakacaktır. Bu yüzden Nergis, hasretli, hayran ve baygın göze benzetilir.

  • Pir-i mugan

Eski İran dinlerinden olan Zerdüştlük’te Mug (yahut) Mecusi, ateşe tapanların rahiplerine verilen unvandır. Pir-i mugan, ise onlann en başta gelenidir (başrahip). Divan şiirinde tasavvuf terimi olarak veya geniş anlamda: mürşid, insan-ı kâmil, gerçeklerin gönül ve sevgi yoluyla çözülebileceğini kavramış kimse, Allah aşkı (şarap) sunucu gibi mazmunlar için de kullanılır.

  • Şâh-ı mârân (Şahmeran)

Yılanların padişahı gibi tasarlanan bir masal yaratığıdır. Başı insan, gövdesi yılan şeklinde imiş. İnsan gibi konuşur, kendisini sevenlere iyilik de edermiş. Büyük bir mağara altındaki yeraltı dünyasında, yeşillik, bahçelik bir alanda, muhteşem sarayı içinde yaşar, zebercetten taht üstünde otururmuş.

  • Sürme

Sürme, toz toprak, gubar, ayak turabı gibi kelimeler divan şiirinde teşbih unsurlarıdır. Evliya türbelerinin eşiklerinde veya parmaklıklarında biriken tozlar, inananların gözlerine sürecek kadar ululadıkları bir kavramdır. Bu toprağın göz hastalığına iyi geleceğine de inanılır. Sevgilinin ayak tozu veya sokağının toprağı da mecaz yoluyla sürmeye benzetilmektedir.

  • Şeb-çerağ

Denizde bulunan, geceleri etrafa ışık saçan bir mücevherdir. Deniz öküzü (Gav-ı bahrî) geceleyin, otlamak için karaya çıkar ve birlikte getirdiği şeb-çerağ’m ışığında otlarmış. Halk dilinde buna “şımşırak taşı” denmektedir.

  • Tuba

Cennette olduğu tasarlanan, kökü havada, dal ve yapraklan ile meyveleri aşağı sarkan bir ağaçtır. Cennet köşklerini gölgelendirir. Her çiğnenişinde ve her yutuluşta ayrı bir lezzet alan meyveleri olurmuş.

  • Türk

Fars edebiyatında ve divan edebiyatında “Türk” güzel, çekici, beyaz, aydınlık, sevgili, kırıcı, zalim anlamlarına gelir. Hind, Habeş, Zanzibar gibi siyahlık düşündüren mazmunlarına karşı, sabah, ışık, beyaz mazmunlarını meydana getirir. Sevgilinin zalimliğine timsal olur.

Okunacak Eserler

  • Fuzuli Divanında Maddi Kültür 1989: Aybet, Nihad
  • Açıklamalı Divan Şiiri Antolojisi, 1967 : Cengiz H. Erdoğan
  • Nedim Divanı (sözlük bl.) 1951: Gölpınarlı, A. Bakî
  • Eski Türk Edebiyatında Nazım Cild:III. Bölüm, 1967: İz, Fahir
  • Divan nesri ve nazmı (Büyük Türk Klâsikleri cilt 1. sayfa: 219-378 Ötüken Söğüt 1985 : İz. Prof. Fahir ve Prof. Günay Kut
  • İzahlı Eski Metinler Antolojisi, 1943 : N. Halil Onan
  • Halk ve Divan Şiirinin Müşterekleri, 1990 : Kurnaz, Doç. Dr. Cemal
  • Divan Edebiyatı 1943 : Levend, A. Sırrı
  • Mîzânu’l-Evzân, 1993 : Nevâî, Ali-Şir
  • İzahlı Divan Şiiri Antolojisi 1940 : Kurgan Şükrü
  • Eski Türk Edebiyatında Mazmunlar, 1992 : Onay, Ahmet Tal’at
  • Edebiyat Lügati, 1936 (Aynı kitap Tahir-ül Mevlevi yazar adiyle 1972) :
    Olgun, Tahir
  • Edebiyat ve Tenkid Sözlüğü 1954: Özön, M. Nihat
  • Ansiklopedik Divan Şiiri Sözlüğü : Pala, Dr. İskender
  • Eski Şiirimizin Ustaları, 1964: Sevengil R. Ahmet

Ahmet Kabaklı, Türk Edebiyatı Ansiklopedisi

Ayrıca bakınız ⇒

Divan Edebiyatı