Modern Söylem ve 1980 Sonrası Türk Romanı

Selim İleri

Konularını daha çok yakın çevresinden ve gözlemlerinden alan, toplumdaki sıra dışı yaşayışları işleyen ve bu ilişkileri aşk potasında eriterek yoğuran bir romancı kimliğiyle okurun karşısına çıkan Selim İleri (d. 1949), ilk romanı Destan Gönüller‘den başlayarak gittikçe zenginleşen izlekleriyle ve sıra dışı aşkları konu edinen romanlarıyla dikkati çekmektedir. Selim İleri, Ölünceye Kadar Seninim romanında Süha Rikkat adlı bir kadının yaşamına giren iki erkek ile olan birlikteliği ve ayrılık nedenlerini sorgular. Birincisinde çıkar ve varsıllık, ikincisinde ise insanları kişilikleri ve bireysel eğilimleri yüzünden dışlayan ve onu intihara götüren toplumsal değerler ön plandadır. İleri, asli kişi aynı zamanda başarılı bir romancı olan Süha’nın iç dünyasını okura açarken bilinç akışı tekniğini başarılı bir şekilde kullanmıştır.

İleri ‘nin geniş yankı uyandıran ve olumlu olumsuz pek çok eleştiriyi üzerine çeken son romanı Yarın Yapayalnız’da yine sıra dışı bir aşkı işlemektedir. Yaşamının ikinci baharını yaşayan Handan Sarp adlı bir soprano ile kadın terzisinde çalışan ve henüz gençliğinin baharında olan Elem adlı bir genç kızın arasındaki tutkulu ve hüzünlü aşkı üzerine kurulan roman, kaba bir cinsellik dışında genel olarak aşkın verdiği acılar üzerine kurulmuş. Birbirine zıt ve farklı kültürel ortamlarda yetiştikleri için hem sosyal ve sınıfsal hem de önemli yaş farkı bulunan iki kadını aşkın potasında bir araya getirir ve farklılıkları bu potada eriterek çıkar okurun karşısına.

Toplumda saygın bir yere sahip olan kahramanın kalabalıklar içinde bile yalnız olduğunu, sürekli toplum baskısıyla karşı karşıya kaldığı için acılarla dolu aşkını ve duygularını gizlemek zorunda kaldığını söyleyen Selim İleri, bu romanı yazarken tanıdığı kadınlardan ve yine kadın duygularını başarıyla anlatan yazarlardan yararlandığını, hata yapmamak için olay örgüsünü ve kişilerinin duygularının açılımında azami özen gösterdiğini söyler. Bu itibarla roman, alışılmışın dışında bir anlatım tekniğine sahip. Olay, olgun yaşlarda bulunan Handan Sarp adlı ünlü bir sopranonun Selim İleri’yi arayıp yaşadıklarını romanlaştırmasını istemesiyle başlar. Böyle bir kurgu ile Selim İleri hem romanını hem de bu romanın oluşum evrelerini eşzamanlı yürüterek romanına gerçeklik duygusu katmayı başarır. Bu başarıda yazarın baş kişisinin duygu dünyasını ve birtakım açmazlarını yansıtırken bilinç akışı tekniğini kusursuz denecek ölçüde kullanmasının büyük payı olduğu kesin.

İleri’nin adı anılanlar dışındaki romanları

  • Her Gece Bodrum (TDK Roman Ödülü),
  • Ölüm İlişkileri,
  • Cehennem Kraliçesi,
  • Bir Akşam Alacası,
  • Yaşarken ve Ölürken,
  • Ölünceye Kadar Seninim,
  • Yalancı Şafak,
  • Saz Caz Düğün Varyete,
  • Gramofon Hâlâ Çalıyor,
  • Cemil Şevket Bey,
  • Aynalı Dolaba İki El Revolver,
  • Hepsi Alev, Uzak, Hep Uzak,
  • Kırık Deniz Kabukları.
  • Bu Yaz Ayrılığın İlk Yazı Olacak,
  • Her Yalnızlık Gibi,
  • Solmaz Hanım,
  • Kimsesiz Okurlar İçin,
  • Mavi Kanatlarınla Yalnız Benim Olsaydın,
  • Kafes

adlarını taşımaktadır.

Alev Alatlı

Alev Alatlı (d. 1944), Kıbrıs’ta başlayıp Yunanistan’da son bulan Kıbrıslı iki kişinin Eleni ile Arif Tahsin’in evlilik serüvenini anlattığı ilk romanı Yaseminler Tüter mi Hâlâ?‘dan sonra kaleme aldığı Or’da Kimse Var mı? genel başlığı altında yayımlanan dörtlemesinde yerleşmiş değerler ile aydının çatışmasını işler.

Viva La Muerte! Adını taşıyan dörtlünün ilk kitabında çıkar ilişkilerinin egemen olduğu kendi değerlerine yabancılaşmış, bir toplumda harcanan bir aydının, Günay Rodoplu’nun öyküsünü; Nuke’ Türkiye!adım taşıyan ikinci kitapta, Türk aydınının sadece kendi toplumunun bağnazlığına değil, Batı’nın şiddetle sonuçlanan sömürü düzenine karşı da amansız bir mücadele verdiğini; cehaletin sadece bizim toplumumuza özgü olmadığını, Türk aydınının, Batı’nın hemen her zaman şiddetle sonuçlanan kendini beğenmişliği ile de uğraşmak zorunda kaldığını anlatır.

Cehaletin kol gezdiği bir toplumda bilgili ve sorgulayıcı olanların göğüslemek zorunda oldukları tehlikeler sıralanırken bilginin, bilgili olmanın aynı zamanda birtakım sorumluluklar da yüklediğine dikkat çekilir. Dizinin üçüncü kitabı Valla Kurda Yedirdin Beni de, Türk solunun Kürt sorununa bakışını geniş bir perspektiften irdelerken, sorunun temelinde yatan yoksulluğa, gelir dağılımındaki adaletsizliğe, yıllardır istihdam sorununu çözememiş yanlış devlet politikalarına ve Doğu insanının yalnız ve korumasız bırakılmasına bağlar. Romandaki şu cümle yazarın vermek istediği mesajı özetler gibidir: “Oğul bu muydu sadıklığın! Valla, yedirdin kurda beni!”

Alatlı dizinin son kitabı O.K. Musti Türkiye Tamamdır‘da ise okuru, uçları emperyalist güçlere kadar uzanan geniş bir perspektiften incelediği üçüncü ciltte anlattıklarının sonuçları ve gelinen nokta üzerinde düşündürür.

Alatlı’nın iki cilt halinde yayımlanan ütopik karakterli son romanı Schrödinger’in Kedisi’nde kendilerine Onarımcılar adını veren bir avuç insanın gezegenimizde Kutsal Koalisyon’un dışında kalarak, hatta karşı çıkarak verdikleri yaşam savaşını anlatır. Romanın olay örgüsü 2010/2012 yıllarında “yitirilmiş bir ülke”nin, Türkiye’nin parçalara bölünmüş bir dönemine oturtulur. Onarımcılar, Kara Kalpaklı Adam’ın önderliğinde Turnalar’ın ve Seher Yıldızı’nın kılavuzluğunda dağlara çıkarlar. Yazar simgesel bir anlatımla aslında değişen Türkiye’ye ve Türkiye’nin Cumhuriyetten sonraki sosyal ve politik değişmelerine göndermelerde bulunur.

Alatlı, küreselleşen yeni dünya düzeninin tüm insanlığı felâkete sürüklediği temel düşüncesini öne çıkardığı romanında kuantum fiziğinin temelini oluşturan Schrödinger’in Kedisi deneyinden yola çıkarak bir anti-ütopya kurmaya çalışmıştır. Bu ütopyada insanlar, kendilerine güvendikleri ve kendi öz kaynaklarını harekete geçirdikleri zaman gezegenimize hâkim olan yüce Pir tarikatının dışında kalarak da kimliğini koruyabileceklerini ve mucizeler gerçekleştirebileceklerini alegorik bir anlatımla dikkatlere sunar. Rüya’da ise Kara Kalpaklı Adam’ın önderliğinde ve kılavuzluğunda bir avuç insan, kendine güvenini kaybetmiş eski Türkiye’nin küllerinden ideal bir toplum çıkarır ve aksi durumda Türk toplumunun dönüşü olmayan bir yolda onarılması imkânsız bir bedel ödeyeceğine vurgu yapar.

Duygu Asena

80’li yıllarda yazdığı Kadının Adı Yok ve Kahramanlar Hep Erkek gibi romanlarında kadın sorunlarına feminist bir kadının bakış açısından yaklaşan Duygu Asena (1946-2006), son romanı Paramparça’da bu sefer kadın gözüyle erkek dünyasını aralar. Taşra cinselliğinin yasaklı alanlarını romana taşırken, kişilerinin acılarını, bastırılmış duygularını röportaj tekniğiyle romanlaştırır.

Feyza Hepçilingirler

Asena gibi kadınların sorunlarını farklı bir bakış açısından ele alan Feyza Hepçilingirler (d. 1948), Tanrı Kadın romanında, bir yandan özverili yaşamı içinde kadını yüceltirken, bir yandan da toplumun ona biçtiği değeri sorgular. Romanda vurgulanan “Her kadın biraz tanrıdır.” yargısından hareketle kadının toplumdaki yerini belirleyen roman, kadının bu yönünü sadece bedeninde yaşattığı canlıya kanıyla canıyla hayat verdiği için değil, “yaşamın her alanında alçakgönüllü bir üretkenlikle yaratıcılığını sürdürdüğü, beslemek, büyütmek gibi tanrı niteliklerini, bunlarla övünmeyi aklına bile getirmeden taşıdığı için de.” yüceltilmeye değer bulur. 12 Mart döneminin fon olarak kullanıldığı bu romanda merkezde Ayşe adlı kahraman olmak üzere onun serüvenine katılan iki kadının (Zehra ve Sacide) öyküleriyle birlikte yollarının bir noktada buluşması, kendilerini aldatan erkeğin kişiliğinde kadınlığın sorgulanması yazarının özgür ve ustaca anlatımıyla dikkatlere sunulmaktadır.

Bu saydıklarımıza kişilerini dinsel ve etnik kimliğine bakmadan insancıl yaklaşımla ele alan ve kadın sorunlarını gündeme taşıyarak kadının toplumdaki yerini belirlemeye çalışan

  • Nezihe Meriç (Korsan Çıkmazı, Alagün Çocukları/Alacaceren adıyla, Boşlukta Mavi), gibi
  • romancılar yanında toplumsal yergiye dayalı, ironi ile mizahı birleştiren Dört Köşeli Üçgen adlı tek romanı ile Salah Birsel,
  • eğitim sorununa ironik bir üslupla yaklaşan ve yerleşik düzeni eleştirdiği Hababam Sınıfı ile çıkış yaptıktan sonra biyografik-anı hüviyetli romanlara yönelen Rıfat Ilgaz, (Karartma Geceleri, Karadenizin Kıyıcığında, Sarı Yazma, Yıldız Karayel) dikkat çeken romancılardır.

Edebiyatın başka alanlarında ünlendikleri halde romanı deneyenler, her dönemde olduğu gibi bu dönemde de bir iki roman denemeleriyle bir yıldız gibi parlayıp sönerler. Bunlar arasında Marksist/sosyalist bakış açısından kentin sorunlarını ve kent insanının yalnızlığını, yaşadıkları dönemin sosyal sorunlarını ve toplumsal olayları ana izlek olarak işleyen romancılardan;

  • Muzaffer Buyrukçu (Gürültülü Birkaç Saat, Bir Olayın Başlangıcı),
  • Şevket Süreyya Aydemir (Toprak Uyanırsa),
  • Nazım Hikmet (Yeşil Elmalar, Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim),
  • Necip Alsan (Onlar Ermiş Muradına),
  • Kemal Kandaş (Katıla Katıla Gülen Kalimkos),
  • Behzat Ay (Dor Ali, Sis İçinde),
  • Kemal Bekir Özmanav (Yabancılar, Kaçaklar),
  • Burhan Arpad (Alnımdaki Bıçak Yarası),
  • Aysel Alpsal (Alaca Karanlık),
  • Kürt sorununu sol bir söylemle ele alan Demirtaş Ceyhun (Asya)… gibi adları sayabiliriz.