Modern Söylem ve 1980 Sonrası Türk Romanı

MODERNLEŞME YOLUNDA YENİ ADIMLAR YA DA ÖNCÜLER

1970’li yıllar, romanımız için yeni açılımların da başlangıcı sayılır. Ancak topyekün bir başarıdan söz etmek de abartılı bir iddia olur. Birkaç ad dışında, Türk romanı nicelik bakımından gözle görülür bir artış göstermesine rağmen, nitelik bakımından bir düşüşü yaşar. Bunda medyanın sağladığı imkânların ve cilalı imaj adını verdiğimiz reklâmın da önemli etkileri olduğu kesindir. Bir gazete röportajcılığının kolaylığında, daha çok güncele, post-moderniteye ve özümsenmemiş güncel olaylara yönelik magazinel eğilimler, birer yıldız gibi parlayıp sönerler. Birbirine yakın, gazete haberleriyle desteklenen konular, okuru bilgilendirmek, onda yeni ufuklar açmak yerine, derinliği olmayan, hep kolaycılığı benimseyen, üslup ve teknik endişesinden yoksun içerikleriyle yarı gazeteci, yarı araştırmacı yazarların etkinlik ve ilgi alanlarını genişletmekten öte fazla bir işe yaramaz. Ne ki tüm bu olumsuzluklara rağmen bu dönemde uyguladıkları farklı ve yeni anlatım tekniklerle romanımıza soluk aldıran kendilerinden sonraki kuşak üzerinde etkili olan romancılar da vardır. Bu başlık altında özellikle Oğuz Atay ve Yusuf Atılgandan söz etmek yerinde olacaktır.

70’li yılların romanı Oğuz Atay, Yusuf Atılgan gibi birkaç ad çevresinde kümelenir. Bu adlardan Çağdaş Türk Romanı içinde önemli bir yere sahip olan Oğuz Atay (1934-1977), Tutunamayanlar romanı ile kısa zamanda dikkatleri üzerinde toplamayı başarır. Tutunamayanlar, ele aldığı konu, konuyu işleyiş tarzı ve iç monolog, bilinç akışı, alıntı gibi yeni anlatım tekniklerini kullanması bakımından Tanpınar’ın izini süren bir romandır. Atay, romanında, birtakım dinsel ve mitolojik mitoslardan da yararlanarak yerleşik düzenin değer yargılarıyla, zevkleriyle, yaşama biçimiyle uzlaşamayan, topluma yabancılaşmış insanların yaşamını anlatır. Amacı, içinden çıktıkları topluma yabancı, her şeyi ideolojik söylemle çözümlemeye çalışan yarı aydınlarla alay etmektir. Atay, bu kadarıyla yetinmez, üst kurmaca tekniğini kullanarak, kokuşmuş olarak nitelediği, yerleşik düzenin tüm değer yargılarını sarsar. Berna Moran’ın söyleyişiyle Tutunamayanlar, bu özellikleriyle birbirine zıt dünya görüşlerine sahip iki zümrenin, “tutunanlarda “tutunamayanlar”ın (Moran 1991: 196) romanıdır.

İç içe üç çerçeve olay çevresinde şekillenen kişilerinden Turgut Özben’in Tutunamayanlar adındaki romanının basım serüveni üzerine kurulan romanda birinci olay zinciri asli kişi Turgut Özben’e, ikincisi Turgut Özben’in romanında öyküsü verilen Selim Işık’a, üçüncüsü ise romanın basımı ile uğraşan gazeteciye aittir. Roman, Turgut Özben’in bir gezi sırasında tanıştığı ve sonradan adresine postalayacağı romanı için gazetecinin yazdığı önsözle başlar, Turgut Özben’in basımı için romana iliştirilmiş mektubuyla sona erer. Görülüyor ki Atay, romanda alışılmışın zıddına çok farklı bir yöntem denemiş, esere konu olan romanın yazım ve basım aşamalarını da vermekle, post-modern romanın da yolunu açmıştır. Bu yöntem yıllar sonra Orhan Pamuk, Pınar Kür… gibi romancılar tarafından yeniden denenecektir.

70Tİ yılların başlarında arayış içinde olan Türk romanında Oğuz Atay dışında birkaç ad dikkati çeker. Nezihe Meriç Korsan Çıkmazînda, Sevgi Soysal Şafakta. yaşanan zamanı bir güne sıkıştırırarak iç gözleme yönelmekle önemli bir adım atarken; Yusuf Atılgan, Adalet Ağaoğlu romanlarında bilinç akışı anlatım tekniğini benimseyerek dış gözlemci anlatıcının fonksiyonunu asgari düzeyi indirirler. Aynı şekilde Erdal Öz (Odalarda), Tahsin Yücel (Mutfak Çıkmazı) bilinç akışı ve iç gözlem yoluyla roman kişilerinin bunaltılı ruh dünyalarını başarıyla sergilerler (Ko-rat 1998:323).

1960 sonrası Türk romanında modern anlatım teknikleri, ruhbilimsel ve bireyin iç dünyasına yönelik konuları ile dikkati çeken romancılardan biri de Yusuf Atılgan (1921-1989)’dır. İlk romanı Aylak Adam’da (1957-58 Yunus Nadi Roman Armağanı İkincilik ödülü) babadan kalan mirası aylakça harcayan ve zamanını erken yaşta ölen annesinin ve onun yerini alan teyzesinin benzerini aramakla geçiren C, adlı kişisinin ruhsal durumunu işler. C.nin tüm yaşamını yönlendiren ruhsal bozukluklarının ve bunlara bağlı davranışların temelinde çocukluğunda yaşadığı bilinç altına itilmiş olaylar vardır. Onu kadınlara bağlayan da kadınlardan uzaklaştıran da bu dünyaya ait yüceltilmiş, deforme edilmiş, değişime uğratılmış çocukluktan gelen birtakım mitlerdir. Bu mitler arasında anne yerine koyduğu teyzesi ile ilgili düş kırıklıkları, anne imgesinin cinsel bir obje haline dönüşmesi, tekdüze ev hayatını simgeleyen baba evi, otoriter ve sevgisiz babanın C.’ye karşı olumsuz davranışları, onun ruhsal dünyasını biçimlendiren etkenlerin başında gelmektedir. Bu yüzden o, aslında mutlu olacağı bir kadın değil, ruhsal dünyasının bir parçası hâline gelmiş bir anne arar. Kolcu’nun tespitiyle anima arketipi ile açıklanabilecek tüm bu karmakarışık olaylar, giderek cinsel bir obje halinde ruhsal dünyasını kuşatır ve C.’yi sürekli rahatsız eder. Böylece ortaya teyzeyi simgeleyen “dolgun bacak”, otoriter ve sevgisiz babayı simgeleyen “bıyık” ve geçmişin tekdüze aile yaşamını ya da sığ bir düş dünyasını simgeleyen “elipaketli”sözcük ve sözcük grupları, onun tüm yaşamını yönlendiren/etkileyen/biçimlendiren üç önemli simge olarak ortaya çıkar.

Esasında aylakça dolaşan 28 yaşındaki bir entelektüeli çocukluğunda yaşadığı ya da tanık olduğu birtakım komplekslerin yönlendirmesi kolaylıkla açıklanacak ya da izah edilecek bir durum değildir. Atılganın toplum düzeni için birtakım eleştiriler getirirken çözüm üretmekten kaçınması ve romanın sonunu her türlü yoruma açık bırakması gerçek sevginin bu dünyada olmadığına inanmasından gelmektedir. Nitekim kendisiyle yapılan bir söyleşide bunu aylaklığı savunduğu ve bir yaşam felsefesi olarak kabul ettiği kendi hayatıyla izah etmektedir.

Yazar öteki kişilerinin zıddına asli kişisinin adını simgesel bir işaretle C. ile vermesi ise açılımını tamamlamamış bir varlığı simgelemektedir. Başka bir söyleyişle C., henüz kişiliği olgunlaşmamış, çocukluktan gelen sorunlar yumağının kabuğunu kıramamış bir varlığı simgelemektedir. Nitekim C., sürekli değişen bir ruh haliyle, egoizme varan bencilliğiyle, aylaklığı bir yaşam tarzı haline getiren düşünsel dünyasıyla, her türlü düzen fikrine karşı olan protest kişiliğiyle romanın sonunda uyum sağlayamadığı topluma giderek yabancılaşacaktır. Esasında C.’nin bu düzene karşı getirdiği tek şey eleştiridir. Çözüm ve öneri ise onun romanlarında yoktur (Kolcu, 2003: 30-50).

Bu karşı çıkış giderek toplumun tüm kurallarına ve kurulu düzene karşı çıkmak şeklinde belirir. Bunun başında evlilik kurumu gelir. “Elipaketliler” söz grubu ile bir yandan romanın yazıldığı yıllarda gençler arasında ilgi gören her türlü düzene başkaldıran yeni insan tipini ortaya koyarken; bir yandan da zaman içinde eşlerin ve evliliğin tekdüze bir hal almasına, sevginin/heyecanın kaybolmasına ve bunun sonunda yaşanan acıya, yabancılaşmaya ve hayal kırıklığına da işaret etmektedir.

Atılgan, Aylak Adam’daki başarısını Anayurt Otelinde de geliştirerek sürdürür. Mekân olarak Manisa’da Anavatan Oteli ve onun kâtibinden esinlenerek yazdığı Anayurt Otelinin kurgusu, aynı adlı otelde kâtiplik yapan Zebercet adlı kahramanın ruhsal dünyasının açığa çıkarılması üzerine şekillenir. Ruhbilimcilerin “terkedilmeye ve reddedilmeye aşırı duyarlı, içine kapanık şizoid bir kişilik” (Kolcu, 2003: 72-73) olarak tanımladığı asli kişi, ta çocukluğundan getirdiği korkuların, itilip kakılmanın neden olduğu güvensizliğin sonucunda kendisini dış dünyadan soyutlayacak ve onu cinayete oradan da intihara kadar götürecektir.

Yusuf Atılgan, psikolojik romanlarda gerekli olan laboratuvar yönteminin bilimsel verilerini esas almasa da, kahramanına bu sonu hazırlarken, onun birkaç kuşak öncesinden başlayarak tanık olduğu ya da ilişki içinde olduğu insanlara kadar yaşamının her anını ayrıntılarıyla dikkate sunar. Her iki romanda, sorunlu kişilerinin “yalnızlık, kurtuluş umudu, hayal kırıklığı” bakımından ortak noktalar tespit eden Berna Moran’a göre Anayurt Otelinin Aylak Adam ‘dan ve klasik kurgulu romanlardan ayrılan özelliğini, “yaşamın anlamsızlığını”yansıttığı “biçiminde” aramak gerekir (Moran, 1991: 220). Yirmi iki gün içine sıkıştırılan olay zamanı yani şimdi’si, geri dönüşlerle ve ailesinin geçmişi hakkında verilen bilgilerle iki kuşak öncesine kadar uzatılıyor. Ne var ki farklı anlatım teknikleri kullanılarak kendisinden söz edilen asli kişi Zebercet, hep edilgen konumda bırakılıyor, düşüncelerine yer verilmiyor ya da romanda hiç konuşturulmuyor. Bununla yazar belli bir karakter çizmek yerine dolaylı bir anlatım yoluyla bir takım karşıtlıklardan/zıtlıklardan, sürekli tekrarlanan motiflerden yararlanarak yine Moran’ın söylemiyle “bir çeşit anti-roman” oluşturmak istemiştir (Moran, 1991: 222). Okura düşen ise dağınık gibi görünen parçaları birleştirerek, aralarında ilintiler kurarak yani romana doğrudan katılarak Zebercet’in ruhsal durumunu çözümlemek olacaktır.

En verimli çağında kaybettiğimiz Yusuf Atılganın üzerinde öteki yazarlara göre biraz fazla durmamızın sebebi, geleneksel betimlemelerden, kurgulardan ve anlatma tekniklerinden farklı bir yol izlemesi ve yazıldığı yıllarda ülkemizde pek az romancı tarafından denenen bilinç akışı, iç konuşma, geriye dönüş, leitmotif gibi zıtlıklardan ve karşıtlıklardan yararlanması, geriye dönüş gibi modern anlatım teknikleriyle okuru ruhsal bakımdan sorunlu kişilerinin iç dünyasına çekmesidir. Nitekim Atılgan, dışarıdan duygusuz, donmuş, hareketsiz ve önemsiz gibi duran roman kişilerini sürpriz dokunuşlarla canlandırır. Onların yaşama karşı zayıf bağlarının nedenlerine ve niçinlerine, modern psikolojinin ve psikiyatrinin yöntemlerinden yararlanarak ya da iç dünyalarına ayna tutarak bilimsel açıklamalar getirir. Bunu yaparken, kimi zaman ayrıntılardan yola çıkarak, bütünün betimlemesine ulaşır. Ancak betimlenen renkler, nesneler, kişiler iç içe girmiş oldukları halde hiçbir zaman netleşmez. Okur eser boyunca bu netleşmeyi boşuna bekler. Eserin geride bıraktığı, umutsuzluklar içinde yıkılmış çaresiz bir insandır. Atılgan’ın romanlarındaki amacı okuru bilinçaltının gizemli ve karışık dünyasında dolaştırmak ve görünen ile görünenin arka planındaki zıtlıkları ortaya dökerek okurda şok duygusu yaşatmaktır, sanırım bunu da başarı ile gerçekleştirmektedir. Atılgan’ı çağdaşı pek çok romancıdan farklı kılan da bu anlatım teknikleri ve bakış açısıdır.