Modern Söylem ve 1980 Sonrası Türk Romanı

YENİ ARAYIŞLAR: FANTASTİK, BİLİM KURGU, POLİSİYE ROMANLAR

1980 sonrası Türk romancılarının en belirgin özellikleri arayışlar içinde olmalarıdır. Bunun sonucu olarak işlenen konudan anlatım tekniklerine, polisiyeden fantastike ve bilim-kurguya kadar farklı eğilimler romanlarda yankısını bulur. Bu türde eser verenler arasında İhsan Oktay Anar, Enis Batur, Can Eryümlü, Hikmet Temel Akarsu, Nazlı Eray dikkati çeken adlardır.

Felsefeyi edebiyata sokan İhsan Oktay Anar (d. 1960), Puslu Kıtalar Atlası, Kitabü’l Hiyel, Efrasiyab’ın Hikâyeleri, Amat ve Suskunlar adlı romanları ile, hem kurgu hem de felsefi söylemleri bakımından kısa zamanda dikkatleri üzerinde toplamayı başarır. Biri dışında konularını tarihten alan bu romanlardan Puslu Kıtalar Atlası’nda Descartesin Yöntem Üzerine Konuşma adlı eserinden yola çıkarak kişilerinin varlık, yokluk, hiçlik… üzerine yaptıkları düşsel yolculuklara; Kitab-ül Hiyel de okurun karşısına hayal-gerçek çatışmasına ve güç peşinde koşanların içine düştükleri yanılgılara ve hayal kırıklıklarına yer verirken, üçüncü kitabı Efrasiyab’ın Hikâyelerinde de insan ömrünün sınırlı olduğundan hareketle hayatı güzelleştirip anlamlı kılan ve sevgiyi öne çıkaran düşünsel bir önerme sunar; Amat ve Suskunlar adlarını taşıyan son iki romanında ise iyi ile kötünün ebedi çatışması içinde sınırsız güç ve ölümsüzlük peşinde koşan açgözlü kişilerin acıklı sonlarını işlemektedir. Ancak tüm romanlarına egemen olan ana düşünce şudur: Üzerinde yaşadığımız bu dünya, ölümsüzlük peşinde koşmak yerine sevgi ile daha yaşanabilir ve anlamlı kılınabilir.

Anar’ın romanları adlarından kullandıkları dile, doğaüstü olaylara, dinsel ve alegorik unsurlara yer veren içeriklerine, düşünsel derinliğine, kişilerinin simgesel kimliklerine, geleneksel formlara ve söz kalıplarına yer veren üsluplarına, belli bir yere ve zamana bağlı olay örgülerine, ilk bakışta bağımsız gibi görünen ama sonradan ustaca birbirine bağlanan iç içe geçmiş öykücüklerine, yaşama sıkı bağlılığına, okuru olayların içine çekmesine, hatta mizahi ögelerle beslenen ironik üslubuna göre kimi zaman fantastik, kimi zaman polisiye, kimi zaman felsefi, kimi zaman tarihsel ama daha çok üstkurmaca bir nitelik taşırlar.

Romanlarda olaylar Binbir Gece, Kırk Vezir, Tutiname, Mantıku’t Tayr, Kelile ve Dimne gibi geleneksel anlatma formlarına uygun olarak düzenlenmiştir. Buna göre ilkin çerçeve olay adını verdiğimiz ana olay anlatılır, sonra bu ana olayda yer alan kişilerin geçmişlerine uzanılarak yaşam serüvenleri ana olaya ustalıkla bağlanır ve ana olayın düğümünü bünyelerinde taşırlar. Olaylar birbirlerine tesadüfi olaylarla ama ustaca sebepler icat edilerek bağlanır. Bu bağlantılar doğallık sınırını aşmaz.

Romanların ilk bölümlerinde görülen olayların ağır ilerlemesinin doğurduğu tutukluk, yoğun biçimde kullanılan gülmece ögeleri ve ironilerle giderilirken; ilerleyen bölümlerinde güldürü ögeleri azalır, buna karşın düğümlerin birbirine bağlı veya bağımsız olarak tek tek çözülmesi, her şeye rağmen, eseri okunabilir kılar. Ancak romanlarda kullanılan ve karmaşık bir oyun hâlini alan dilsel kuruluşlar ve metinlerin tamamına sindirilmiş felsefi söylemler okurundan belli bir hazırlık ve bilgi donanımı ister.

Anar’ın romanları, biri dışında tarihsel bir zemine oturmasına rağmen, tarihte geçen yaşanmış olayları ya da tarihsel sorunları ele almış değildir. Kişiler, nakilci-ler de dahil tarihte iz bırakmış kişiler değil, sıradan kurmaca dünyaya ait figürlerdir. Hatta tarihsel kişilerin adı hemen hiç geçmez. Bu bakımdan romanlarda tarihten sadece bir atmosfer, bir arka plan oluşturmak için yararlanılır.

Anar, romanda gerilimi dengeli yürütür. Ana olaya bağlanan pek çok ikincil öykü, ana olayın sonlarına doğru gerilimi oluşturan entrik unsurun çözümünde birer anahtar görevi görürler. Bu bakımdan romanlar bir çeşit post-modern-polisiye özellik taşırlar. Öte yandan romanlar, en ciddi konulara ironik ve parodik üslupla yaklaşması, okuru bilinenlere karşı yabancılaştırması, metinlerarası geçişlere yer vermesi, iç içe geçmiş öyküleri, olağanüstü ile gerçeğin sınırlarında dolaşan karmaşık olayları, görselliğe yer veren biçimsel kurguları ve metnin sık sık kurmaca olduğunu anımsatması ile üstkurmaca özellikler taşımaktadır (Gündüz, 2009, 41-42).

Bir takım arayışlar içinde olanlardan biri de Enis Batur (d. 1952)’dur. Batufun, “Fugue Sanatı üzerine bir roman denemesi”alt başlığını taşıyan ve Batı müziği formuna göre düzenlediği romanlar, kurgusu bakımından farklı bir deneme olarak dikkati çeker. Yazar, kimi eleştirmenlerin hem biçim hem de içerik açısından başarısız buldukları (Yavuz, 10.07.2002) Acı Bilgi (2000), “Örgü Teknikleri üzerine bir roman denemesi” altbaşlığını taşıyan Elma (2001), “Sözümona Düzmece Bir Wilhelm Tell Hikâyesi” alt başlıklı Bir Varmış Bir Okmuş’tan (2002) sonra yayımladığı polisiye karakterli Kravatta (2003) kurmaca anlatının yapısını araştırmaya yönelik farklı bir anlatım tekniğiyle çıkar okurun karşısına. Üç bölümden meydana gelen romanda birinci ve ikinci bölümlerde klasik anlatma formunu benimserken, üçüncü bölümde kurmaca anlatıcının yerini doğrudan yazar Enis Batur alır ve çözülemez gibi görülen gizemli olayları çözümler. Enis Batur, polisiye roman tekniğinden yararlanarak ama bildik polisiye romanlardan tamamen farklı bir yöntemle oluşturduğu bu romanının birinci bölümünü bir reklâm ajansında çalışan Ercü adlı kişinin tanıtımına ayırmışken, ikinci bölümde ajansa yeni giren AH’nin üstlendiği bir kravat reklâmı için yaptığı araştırmalar ve bu araştırmalar sonunda aniden ortadan kaybolmasına kadar ki bölüm, kurmaca dünyanın mantığı ve sunduğu olanakları içinde okura yansıtılır. Ancak Batur’un üçüncü bölümde bir yazar olarak olayı yönlendirmesi ve doğrudan olay içinde görev alması, kurmaca ile gerçeklik arasındaki hassas çizgiyi, yani neyin ne zaman doğru ya da yanlış olduğu sorununu tartışmaya açar ki yeniliği ve farklılığı bu özelliğinde gizlidir.

Ben Zaman Tanrısı, Zamanın Bittiği Yer, Son Antlaşma, Sakız’ın Gözyaşları, Son Antlaşma, Can Eryümlü’nün yarı bilim-kurgu yarı fantastik ama daha çok mitolojiyi, masal ögelerini, efsaneyi ve tarihi belli bir coğrafyada harmanladığı romanlarının adı. Yazar bu eserlerinde bilinen bilim-kurgu romanlarının zıddına ütopyasını gelecekte değil geçmişten kurar. Bilim adamı kimlikli kişilerini bir zaman makinesi marifetiyle geçmişe gönderir. Bir masa başı konuşmasında fantastik romanı “olabildiğince özgür” ve “her şeyi söyleyebilir” kıldığı için seçtiğini söyleyen Eryümlü, “Eğer böyle olsaydı” varsayımıyla geçmişi kendince biçimlendirerek geleceği yeniden kurgulamaya çalışır. Bunu yaparken Yunan mitolojisi başta olmak üzere Tevrat öykülerinden, Budizm, Maya dini ve eski Mısır dininden geniş ölçüde yararlanır. Kişileri, zaman içinde dolaşırken; birkaç istisna dışında, tarihin akışına müdahale etmekten kaçınırlar. Eryümlü, yapı ve anlatım tekniği bakımından uzun öyküyü anımsatan son eseri Kalimerhaba İzmir’de Türk-Yunan çatışmasına karşı cepheden bakar. Bir zamanlar beraber yaşadığımız ama Lozan Antlaşması sonrası ülkemizden ayrılan Yunanlıların ruhsal durumlarını, yeni vatanlarındaki

yalnızlıklarını nostaljik sahneler içinde romanlaştırır. Kalimerhaba İzmir bu özelliğiyle yıllarca aynı coğrafyada bir arada yaşamış iki toplumun birbirine düşman edilişlerinin arkasındaki sebepleri de sorgulamaktadır. Yıllar sonra yeniden geçmişlerini aramak için İzmir’e dönen kimi kahramanlar, değişen ve yabancılaşan mekânlarda yine de zamana yenik düşmeyen sevgililerini bulmaya ve aşklarını yeniden yaşamaya çalışırlar. Eryümlü, öteki romanlarında olduğu gibi bu romanında da insanın her yerde aynı olduğunu; farklı kimliklere, kültürlere mensup olsalar, farklı coğrafyalarda yaşasalar da insanın ortak yanlarının değişmediği gerçeğini vurgulamaya çalışır.

Kayıp Kuşak ve İstanbul Dörtlüsü ana başlıklı fantastik, bilimkurgusal özellikler taşıyan seri romanlarından tanıdığımız Hikmet Temel Akarsu, bu eserlerinde antikiteye ait mitolojik konuları günümüz insanının yaşamına uyarlar. Onun özellikle bir dizi oluşturan Aseksüel Koloni ya da Antiope, Siber Tragedya ya da İphige-neia, Ölümsüz Antikite… gibi romanlarında MatriXin ütopik felsefesinden, ya da George Orwellın Hayvanlar Çiftliği ve 1984ünden yola çıkarak günümüz insanını esir alan siberpunk kültürü ve bu kültürün sebep olacağı olumsuz sonuçlar üzerinde düşündürmeyi hedefler. Akarsu, bilgi çağı adını verdiğimiz bu dönemde bilgisayar, internet aracılığıyla bilgiyi kontrolünde tutarak özel yaşamı ve sırlarını ortadan kaldıran egemen güçlerin insanları nasıl tutsak aldığını işlerken; bir yandan da bu büyük güç karşısında örgütlenen “modern şövalyelerin amansız mücadelelerine dayalı karşı ütopyalarını yaratır. Öte yandan yer altı kültürü adını verdiğimiz günümüz asi gençliğinin gizemli bir o kadar da çelişkilerle dolu ama gerçekte toplum tarafından anlaşılmayı bekleyen dünyasının da kapılarını açar.

Bu roman denemelerine Kürşat Başar’ın deneme tarzında düzenlenmiş, çağrışımlarla ve anılarla beslenen sıradan düşünceleri birbiri ardınca ve aynı değerde sınırsız bir cümleymiş gibi sıraladığı Sen Olsaydın Yapmazdın, Biliyorum ile Celil Okur, Elif Şafak, Faruk Ulay, Murathan Mungan ve Pınar Kürün birinin bıraktığı yerden öteki devam ettirerek ve bir bölümünü yazarak oluşturdukları kendi kuşaklarının ortak değerlerinde birleştikleri Beşpeşe roman denemelerini de burada anmalıyız.