Gazel İnceleme: Tûti-i mucize-gûyem ne desem lâf değil

Gazel İnceleme: Tûti-i mucize-gûyem ne desem lâf değil (Divan Şairi Nefi)

GAZEL

1 Tûti-i mu’cize-gûyem ne desem lâf değil
Çerh^ile söyleşemem âyinesi sâf değil

2 Ehl-i dildir deyemem sinesi sâf olmayana
Ehl-i dil birbirini bilmemek^insâf değil

3 Yine endîşe bilür kadr-i dür-i güfârım
Rüzgâr^ise denî dehr^ise sarrâf değil

4 Girdi miftâh-i der-i genc-i maânî elime
Âleme bezl-i güher eylesem^itlâf değil

5 Levh-i mahfûz-i sühandir dil-i pâk-i Nefî
Tab’-i yâran gibi dükkânçe-i sahhâf değil

Vezni: Feilâtün (Fâilâtün) Feilâtün Feilâtün Feilûn (Falün)

Açıklamalar:

1 Mucize gibi sözler söyleyen bir papağanım, dediklerim sıradan lâf/lar değildir. Felekle konuşamam; tenezzül etmem; çünkü onun aynası, kalbi temiz değildir. (O benim seviyemde değildir.)

2 Gönlü temiz olmayana gönül ehlidir diyemem; gönül ehillerinin birbirlerini bilmemesi insafa sığar bir iş değildir.

3 Felek alçak, dünya ise kıymet bilmez; inciye benziyen sözümün değerini gene düşünce bilir.

4 Şiir hâzinesinin kapısının anahtarı elime geçti; âleme bol bol cevher dağıtsam bunlara ziyan olmuş gözüyle bakılamaz.

5 Nefi’nin temiz gönlü şiirin mahfuzudur, dostlarınki gibi kitapçı dükkânı değil!

Mu’cize-gûy: (f. s. t.) Mucize söyleyen.

Tûti-i mu’cize-gûy: (f. s. t.) Mucize söyleyen papağan. Şairin kendisini papağana benzetmesi, insan sesini taklit edebilen bu kuşun fevkalâde bir yaradılışa sahip sayılmasından dolayıdır. Eski şairler, kendilerine veya tatlı dilli sevgililerine kendisine benzetilen olarak aldıkları tûtî için şeker-hâ (şeker çiğneyen), şeker güftâr (şeker sözlü), şîrîn zebân (tatlı dilli) gibi sıfatlar kullanılırdı. Bu beyitte tûtî kelimesinin tî hecesi zihaflıdır.

Mu’cize-gûyum yerine mu’cize gûyem denilmesi eski söyleyiş tarzının özelliği nedeniyledir. Fiillere getirilen im, sin tarzındaki çekim eklerinin em, sen diye söylenilmesi Azeri lehçesinin özeliklerindendir.

Âyine: (f.) Papağanlara söz öğrettikleri ayna. Bu aynanın arkasına saklanan kimsenin söylediği sözü, papağan, aynada gördüğü papağan söylüyor zannederek, kendisi de söylemeğe çalışırmış.

Şiirde bazen birinci hecesi gibi ikinci hecesi de uzatılarak, bazen de -burada olduğu gibi- ikinci hecesi uzatılmadan kullanılan âyîne kelimesi bu beyitte mecazen, iç, kalp manasını almaktadır.

Bu beytin kafiyeleri olan lâf ve sâf kelimeleri, vezinde birer kapalı ve birer açık hece karşılığı olacak surette uzatılarak okunmalıdır. Diğer beyitlerin kafiyeleri olan insâf, sarraf, itlâf ve sahhâf kelimelerinin son heceleri de böyledir.

Ehl-i dil: (f. is. t.) Gönül ehli; gönül âleminin şevk ve zevkleri içinde yaşayanlar.

Endişe: Konuşurken daha ziyade keder, merak karşılığı olarak kullandığımız Farsça “endişe” kelimesinin asıl manası -burada olduğu gibi- düşünce, tefekkürdür.

Dür-i güftâr: (f. is. t.) Söz incisi.

Kadr-i dûr-i güftâr: (Zincirleme f. is. t.) Söz incisinin değeri. Güftârım, kelimesinin sonunda nesne eki kullanılmamıştır, kadr-i dür-i güftârım, kadr-i dür-i güftarımı demektir.

Rüzgâr kelimesinin rûz hecesini, vezinde bir kapalı ve bir açık hece karşılığı olacak tarzda uzatarak okumak lâzımdır.

Maânî : Ma’nânın çoğulu olan maânî kelimesi, eskiden, dilin sentaks (syntaxe) kısmının inceliklerinden bahseden ilmin de adı idi. Arapçada Maânî ile birlikte okutulan ve gene ifade güzelliğinden bahseden Bedî ve Beyân ilimleri de vardı. Nef î de burada maânî kelimesini sadece şiirin içindeki manalar yerinde değil, söz inceliği, güzel söz, şiir manasında kullanmıştır.

Genc-i maânî: (f. is. t.) Manalar hâzinesi; şiir hâzinesi.

Der-i genc-i maânî: (Zincirleme f. is. t.) Şiir hâzinesinin kapısı.

Miftâh-i der-i genc-i maânî: (Üçüzlü zincirleme f. is. t.) Manalar hâzinesinin kapısının anahtarı.

Bezl-i güher: (f. is. t.) Bol bol cevher dağıtmak, bol bol inci saçmak.

Levh-i mahfuz: (f. s. t) Allah’ın, kâinatın mukadderatını/kaderini tespit etmiş olduğu manevî levha.

Kaynaklar: Necmettin Halil Onan, İzahlı Divan Şiiri Antolojisi