Mecaz Nedir?

Mecaz Nedir? Mecazi Anlam Nedir? Mecaz Sanatı Nedir?

Mecaz Nedir?

Mecaz, bir sözcüğün gerçek anlamından bütünüyle uzaklaşarak kazandığı yeni anlamlarla yapılan edebi sanattır.

Başka bir deyişle mecaz; bir kelimenin, gerçek anlamı dışında, başka bir kelimenin yerine kullanılmasına denir.

Mecazda benzetme amacı güdülür, kullanımda anlatımı renklendirmek ve kuvvetlendirmek esastır.

  • Kız senin sebebine / Yanar yüreğim yanar (yanmak = üzülmek)
  • Konuşulanlara kulak verirsen kazançlı çıkarsın. (kulak vermek = dikkatli dinlemek)
  • Onun burnu havada, yanına varılmıyor. (burnu havada=kibirlenme, büyüklenme)
  • Bugün yine ağırdan alıyor. (ağırdan almak = tembellik)

Mecaz (Değişmece)

Bir sözcüğün gerçek anlamlarından (temel ve yan anlamlarından) sıyrılarak, başka bir sözcüğün yerinde kullanılmasıdır.

Sözcükler cümle içerisinde ya da en azından başka sözcüklerle öbekleşerek mecazlı anlam kazanır. Deyimler, mecazlı öbeklerin en tipik örnekleridir. Atasözlerinde de mecaz bolca kullanılır.

Sözcüğe mecazlı anlam yüklenmesinde iki ana yöntem vardır:

a) Benzetmelerden yararlanılarak gerçekleştirilen anlam aktarmamaları; bir başka deyişle “benzetme ilgisine dayalı” mecazlar (Benzetme, eğretileme, kişileştirme, kinaye, tariz, abartma)

b) Benzetme dışı ilgilerle gerçekleştirilen mecazlar (Mecaz-ı mürsel, ad aktarması)

Her iki durumda da sözcüğün gerçek anlamından (temel ve yan anlamından) uzaklaşıp başka bir sözcüğün yerini alması, değişim söz konusudur.

  • ” Günler akıp gidiyor.”

“akmak” sözcüğü mecazlıdır. Günler, akıcı bir maddeye, mesela bir suya benzetilerek mecaz gerçekleştirilmiştir. “akıp” sözcüğü, değişmece yoluyla “geçip” sözcüğünün yerini almıştır.

  • “O kadar susamış ki bardağı bir dikişte bitirdi.”

Sözü edilen kişi bardağı değil, içindeki suyu içmiştir. “bardak” sözcüğü “su” sözcüğünün yerini almıştır. Benzerlik söz konusu değildir. İç – dış ilgisiyle mecaz gerçekleştirilmiştir.

Uyarı!
Mecazlı kullanımı ayırt etmenin bir yolu da, sözcüğün yeni kazandığı anlamın gerçekte mümkün olup olmadığına bakmaktır. Mesela yukarıdaki kullanımlarda günlerin, gerçek bir su gibi akması mümkün değildir. Su içerken bardağın “bitmesi” şöyle dursun, bir zerresinin eksilmesi bile düşünülemez.

Örnekler:

  • “Duygularımız içimize sığmadı, “alkış” ve “bravo” larla dışarıya döküldü.
  • Duygular akıcı bir maddeye benzetilmiş, “sığmamak” ve “dökülmek” sözcükleri mecazlı kullanılmıştır.
  • “Bu işçi biraz daha pişmek ister.” (soyut; olgunlaşmak anlamında)
  • Barış umutları yeşerdi.” (soyut; oluşmak anlamında)
  • “Serin ama tatlı bir ilkbahar akşamıydı.” (soyut; hoş anlamında)
  • “Olaylara bir de bu gözle bakmalısın.” (anlayış anlamında)
  • “Yeni idarecimizin davranışları hamdı.” (tecrübesizlik )
  • “Ölçülü davranışları vardı.” (seviyeli)

Dikkat!
Mecaz anlam; sözcük, deyim, argo ve atasözü düzeylerinde görülebilir:

  • “Lodos soğuğu kırdı.” (sözcük düzeyinde)
  • “Onun ne zamandır kırdığı ceviz kırkı aşıyordu zaten.” (deyim)
  • “Seni görünce kirişi kırdı tabii.” (argo)
  • “Ana sorunumuz bu değil.” (sözcük)
  • “Borsada kaybedince kafayı yedi.” (argo)
  • “Bu boş kafalar gelişmemizi engelliyor.” (sözcük)
  •  “Her işte kılı kırk yarardı.” (deyim)
  •  “Ateş düştüğü yeri yakar.” (atasözü)

Aşağıdaki örnekleri inceleyiniz.

1. “Bildiğim kadarıyla o evine bağlı bir insandır.”
2. “Babam: ‘Kalk, su getir.’ dedi; kardeşim oralı olmadı.”
3. “Bu acı olay hepimizi derinden etkiledi.”
4. “Bakanın istifasından sonra yoğun bir koltuk kavgası başladı.”
5. “Sizin böyle bir işte harcanmanızı istemem.”
6. “Çocuğu çok sıkıyorlar.”
7. “Ne diyelim, talih bizimle oynuyor.”
8. “Hayatımda onun kadar tilki bir adam görmedim.”
9. “Su testisi su yolunda kırılır.”
10. “Hiçbir şeyi beğenmez; her şeye burun kıvırırdı.”
11. “Taşıma su ile değirmen dönmez.”
12. “Sanıyorum bu işte onun da parmağı var.”
13. “Oturup dururken ne parlıyorsun, sana bir şey diyen mi var?”
14. “Ağzı süt kokan sanatçılar bile bize akıl vermek istediler.”
15. “Biz ne dersek diyelim karşı duruyor, bildiğinden şaşmıyordu.”
16. “Vatan borcu biter bitmez ordayım.”
17. “Bu öğrenci diğerinden bir gömlek daha bilgili.”

Argo Düzeyinde Mecaz: Toplumda herkesçe kullanılan dilden ayrı olarak belirli kesimlerce kullanılan ancak genel dilin içinde yer alan ve ondan türeyen özel dile argo denir.

GERÇEK ANLAM ⇒ ARGO ANLAM

  • Çok sövmek ⇒ kalaylamak
  • kolayca kandırılabilen ⇒ keriz
  • hapishane ⇒ dam, delik, kodes, kafes
  • ölmek ⇒ nalları dikmek …

Mecâz hakkında Detaylı bilgi:

Mecâz, bir kelimenin gerçek(=temel) anlamı dışında başka bir anlamda kullanılmasıdır. Mecâzda kelimenin temel anlamı ile karşıladığı yeni anlam arasındaki ilişki gerçek dışıdır. Bir kelimenin hakiki(=gerçek, temel) anlamı değil de mecazî anlamının kastedilmesi için bu iki anlam arasında bir ilişki bulunması gerekir. Kelimenin hakiki anlamının anlaşılmasına karîne-i mâni’a(=engelleyici ipucu) adı verilen akla dayalıdaki!) bir engel vardır. Bu, sözü söyleyenin, sözü gerçek anlamda kullanmadığının delilidir. Bu delîl(=karine) bazen ibarenin içinde yer alır; bazen de ibare içinde yer almamakla birlikte sözün öncesi ve sonrasından, yani ibarenin kendisinden anlaşılır, Bazı durumlarda da bu karine söz değil; hisse, akla dayalı bir olgu ya da bizzat hayattan kaynaklanan, ortak kültüre dayanan bir husus olabilir.

O hâlde mecaz kısaca bir sözün gerçek anlamında kullanılmamasıdır. Mecazda bu anlamın gerçek anlam olmadığını gösteren ve sözü gerçek anlamının dışına çıkaran bir ilgi vardır.

Mecazın hükmü, kastedilen anlamın anlaşılmasıdır. Hukuk dilinde bir sözün gerçek anlamının anlaşılmasına engel bulunmadıkça mecazî anlam kullanılmaz, Edebî dilde ise durum farklıdır. Bu dilde gerçek anlam yerini büyük ölçüde mecaza bırakmıştır. Bundan dolayı zihnin edebî metinlerde kavradığı ilk anlam gerçek anlam olduğu hâlde mecazı arar. Her ikisi de ihtimal dahilindeyse daha çok mecaza yönelir. Aynı anda bir sözcükten hem gerçek hem de mecâzî anlam anlaşılmaz, Mecâz, mecâz-ı aklî (=aklî mecâz) ve mecâz-ı lügavî (=lügavî mecâz) olmak üzere ikiye ayrılır:

1. Aklî mecâz (akla dayalı mecâz):

Bir fiili asıl failinden, aralarındaki bir ilişki nedeniyle bir başka faile isnat etmektir. Aklî mecâzda sözcükler temel anlamlarında kullanılır. “Geçen sene Öğretmen Mehmet Bey, başarılıydı.” cümlesinde öğrencilerin başarısı öğretmenlerine mal edilmiştir. “Size duyduğum sevgi beni buraya kadar getirtti.” cümlesinde de o şahsı oraya kadar götüren şeyin fiziksel olarak sevgi olamayacağı belli iken sevginin bundaki payından dolayı hareket sevgiye isnat edilmiştir.

Mecâz-ı hazfî: Bazı eserlerde aklî mecaz adı altında değerlendirilen bir mecaz türü de mecâz-ı hazfîdir. İfadesi kastedilen asıl anlamı gösteren sözcük düşürülerek yapılan mecazdır. İbarede haziften sonra kalan kelimelerden birinin anlam değişmesine uğraması gerekir. “Bu adresi bir de kahveye sor.” cümlesinin asıl değeri “…kahvedeki insanlara sor.”dur. Bu cümlede “kahve” kelimesinin anlamı değişmiştir. Mecazın bu türüyle hazif yoluyla yapılan icaz arasında yakın bir ilişki vardır. Ayrıca bu tür mecaz için verilen örnekler mecâz-ı mürseli de hatırlatmaktadır. Burada dikkat edilecek husus her hazfin mecâz-ı hazfî olmadığıdır. “Ahmet başarılıdır; Mehmet de.” cümlesinde hazif vardır ama mecaz yoktur. Çünkü haziften sonra kalan kelimelerde bir anlam değişmesi olmamıştır.

2. Lügavî mecâz (dile dayalı mecâz):

Bir kelimenin bir ilgi sebebiyle asıl anlamının dışında kulanılmasıdır. Mecâz-ı lügavînin biri mecâz-ı mürsel, diğeri de isti’âre adı verilmiş olan iki türü vardır:

Bir sözcüğün gerçek anlamı dışında kullanılmasını sağlayan alâka, yani zihnin gerçek anlamdan mecazî anlama geçişini sağlayan ilişki benzerlikse o mecaz, isti’âre; benzerlik dışında bir alakaysa mecâz-ı mürsel adını alır. Mutlak anlamda mecazdan mecâz-ı mürsel anlaşılır.

Mecâz-ı mürsel: Mecâz-ı mürsel şu üç şartla gerçekleşir:

  1. kelimenin gerçek anlamı dışında bir anlam kastedilmeli;
  2. gerçek anlam ile mecâzî anlam arasında benzerlik dışında bir ilgi olmalı;
  3. gerçek anlamın anlaşılmasına bir engel (=karîne-i mâni’a) bulunmalıdır.

Mecâz-ı mürselde gerçek anlamdan mecazî anlama geçişi sağlayan alakaların başlıcaları şunlardır:

a. Parça-bütün (=cüz’iyyet-külliyyet) ilişkisi: Bir lafzın gerçek anlamıyla mecazî anlamından birinin diğerinin cüz’ (=parça)ü olmasıdır. Yani, bütünü söyleyerek o bütüne dahil olan cüz’ü ya da cüz’ü söyleyerek cüz’ün dahil olduğu küll(=bütün)ü kastetmektir: “Saçımı kestirdim.” cümlesiyle “saç”ın bütününün değil bir kısmının kestirildiğini söylemek gibi.

b. Mahal ilgisi: Bir lafzın gerçek anlamı ile mecazî anlamından birinin diğerine mahal olmasıdır. Bir başka ifadeyle bir mahall (=yer)i söyleyerek o mahalde bulunanı ya da bir mahalde bulunanı söyleyerek o mahalli kastetmektir: “Ahmet dersten çıktı.” cümlesinde “ders”le dersin yapıldığı “sınıf”ı; “Bardağı sonuna kadar içti.” cümlesinde de “bardak”la içindeki “sıvı”yı kastetmek gibi.

c. Sebep-sonuç ilişkisi: Bir lafzın gerçek anlamıyla mecazî anlamından birinin diğerine sebep olmasıdır: “Bereket yağıyor.” cümlesindeki “bereket”le berekete sebep olan “yağmur”un; “Saçımızı boşuna ağartmadık.” cümlesinde de “saçı boşuna ağartmamak”la “tecrübe”nin kastedilmesi gibi.

d. Genel-özel(=umum-husus) anlam ilişkisi: Genel(=umum)i ifade eden bir kelimeye ona dahil olan bir hususun anlamını vermek ya da özel(=husus)i ifade eden bir sözcüğe dahil olduğu genelin anlamını vermektir: Atını arayan bir kişiye söylenen “Hayvanını gördüm.” cümlesindeki “hayvan” lafzıyla “at”ın; “Bu akşam çorbayı bizde içelim.” cümlesinde de “çorba”yla “yemek”in kastedilmesi gibi.

e. Mazhariyet ilişkisi: Bir kelimenin gerçek anlamının mecazî anlamın ortaya çıkışına zemin oluşturması: “Bütün aile onun eline bakıyor.” cümlesinde “el” kelimesine “el ile ortaya konan nimet, ihsan, yardım” gibi anlamların yüklenmesi gibi.

f. Âlet olma ilgisi: Bir kelimenin gerçek anlamının mecazî anlamına âlet olması; yani bir lafza kendisinin âlet olduğu anlamın verilmesi: “Türk dili” tamlamasında “dil” kelimesiyle “lügat”in “O, kalemiyle hayatını sürdürüyor.” cümlesinde de “kalem”le “yazarlık”ın kastedilmesi gibi.

g. Öncelik-sonralık ilişkisi: Bir şeyi geçmişteki hâliyle ya da gelecekte alacağı hâl ile anmaktır. Bir annenin “bizim çocuk” sözüyle yetişkin evladını kastetmesi, “bir şeyi geçmişteki hâliyle anma”ya; “Ateşi yak!” cümlesindeki “ateş” sözüyle “ateş alacak ve yanacak nesne”yi kastetmek de bir şeyi gelecekte alacağı hâl ile anmaya örnek gösterilebilir.

Mecâz-ı mürselde dikkat edilmesi gereken nokta, lügat (=hakikî, gerçek, temel) anlamı dışında kullanılan kelimenin lügat anlamı ile bu yeni mecazî anlamı arasında benzerlik dışında bir ilişki olması gerektiğidir. Yoksa yukarıda bir ilgiye verilen örnek, diğer bir ilgiye örnek ve konu olabilecek şekilde yorumlanabilir. Mesela “el”in lügat anlamı ile mecazî anlamı olan “kuvvet” arasındaki ilgi, “mazhariyet” ilişkisine bağlanabileceği gibi “sebep-sonuç” ilişkisiyle de açıklanabilir.

Mecaz-ı aklî, cümlede, mecaz-ı lügavî (=mecaz-ı mürsel ve istiare) ise hem kelimede (=mecaz-ı müfred) hem de cümlede (=mecâz-ı mürekkeb) olabilir. Mürek-keb mecazlar aslında birer isti’âre-i temsiliyyedir. Bu tür mecazlara istiare konusunda değinilecektir.

Mecazlar dilin bünyesinde tabiî bir şekilde bulunurlar. Bunları günlük dilde farkına varmadan kullanırız. Bu durumdaki mecazlar dilin o dili kullanan herkesçe paylaşılan ortak malzemeleridir. Bir mecazın sanat olarak kabul edilebilmesi için o mecazın dildeki hazır malzeme olmaması, şair ya da yazar tarafından bilinçli olarak kullanılmış olması lazımdır. “Lambayı yak!”, “Bu sıkıntı beni öldürecek.”, “Bu yolda saçımızı başımızı ağarttık.” gibi cümleler şeklen mecaz olsalar bile bunlar dildeki hazır malzemeler oldukları için “sanat” vasfına sahip değillerdir. Dolayısıyla bir ibarede bu tür mecazların kullanılmış olması o ibareye edebî değer kazandırmaz. Bunlar ancak işleniş tarzı ve üslup meziyeti ile edebî değer ve sanat olma niteliği kazanabilirler. Bu ölçü, diğer sanatlar ve ifade özellikleri için de geçerlidir. Mecazlı ifadeleri kullanmakta usta olmak, kişinin edebiyat alanındaki dehasını gösterir. Çünkü bu bir başkasından öğrenilemez; kişideki ibdâ’ yeteneğini ifade eder.

Örnekler

Yağmur bitkilere hayat verdi.

Bu cümledeki “hayat” sözcüğünde mecâz-ı lügavî vardır. Çünkü “hayat”la “bitkilerin yeşerip büyümesi” kastedilmiştir. Bu fiilin yağmura isnat edilmesi ise “mecâz-ı aklî”dir.

  • Şark işinden ferâceler, şallar
    Akıyor dalga dalga şimdi kıra (F. N. Çamlıbel)

“Ferâceler” ve “şallar” bu mısralarda lügat anlamlarıyla kullanılmamışlardır. Zira “ferâce ve şalların dalga dalga kıra akması” düşünülemez. Bu bir karîne-i mâni’adır. Her ikisi de bunları giyen, örtünen kadınları göstermektedir. Bu sözcüklerin gerçek anlamları ile yeni kazandıkları anlamlar arasında benzerlik dışında bir ilgi bulunmaktadır. Dolayısıyla burada mecâz-ı mürsel vardır.

  • Tekbîrlerle halka ıyân oldu tûğlar
    Sahrâ-yı Üsküdâr’a revân oldu tûğlar (Yahya Kemal)

Beyitte I. Selim’in ordusu tasvir edilmektedir. Burada uzaktan bakıldığında bu ordunun en belirgin unsurlarından biri olan “tuğ” (cüz’) zikredilerek bu ordunun bütünü (küll) kastedilmiş ve beyitte bir mecâz-ı mürsel meydana gelmiştir.

  • Dalgalanan sen de şafaklar gibi ey nazlı hilâl!
    Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl (Mehmet Âkif)

İlk mısrada Türk bayrağının bir cüzü olan “hilâl” zikredilerek onun ait olduğu bütün, yani ay yıldızlı bayrak kastedilmektedir.

Kaynak: Prof. Dr. M. A. Yekta SARAÇ, Eski Türk Edebiyatına Giriş: Söz Sanatları

Benzer İçerikler:

Başa dön tuşu