Teşbih (Benzetme)

Teşbih (Benzetme) Sanatı Nedir? Özellikleri, Türleri, Örnekler

Teşbih (Benzetme) Nedir?

Teşbih (Benzetme): Anlatımı güçlendirmek amacıyla, aralarında ortak nitelik bulunan iki varlık ya da kavramdan, ortak nitelik yönünden güçlü olandan zayıf olana aktarma yapılmasıdır.

Benzetmenin dört öğesi vardır:

1. Benzeyen ( B ) : Özellikçe zayıf olan
2. Kendisine Benzetilen ( KB ) : Özellikçe güçlü olan
3. Benzetme Yönü ( BY ) : Aktarılan özellik
4. Benzetme Edatı ( BE ) : gibi, kadar, sanki, güya, misal, andırmak .

Bunlardan ilk ikisi benzetmenin asıl öğeleridir. Benzetme yönü ve benzetme edatı yardımcı öğelerdir. Yardımcı öğeler kullanılmadan da benzetme gerçekleştirilebilir.

Örnek:

“Cennet/ gibi/ güzel/ vatan”
KB/     BE/    BY/    B

Bir benzetmede bu dört öğe her zaman bir arada bulunmayabilir.

Teşbih (Benzetme), kullanılan öğeler bakımından çeşitlere ayrılır:

1. Ayrıntılı (Tam) teşbih: 

Tam teşbih, dört öğesi de bulunan benzetmedir.

Örnek-1

Ah bu türküler, köy türküleri
Ana sütü gibi candan
Ana sütü gibi temiz.

  • Benzeyen: Köy türküleri
  • Kendisine benzetilen: Ana sütü
  • Benzetme yönü: temiz ve candan olması
  • Benzetme edatı: gibi

Örnek-2

Sular öyle temiz ki, annemin yüzü gibi.

  • Benzeyen: sular
  • Kendisine Benzetilen: annemin yüzü
  • Benzetme Yönü: temiz
  • Benzetme Edatı: gibi

2. Kısaltılmış teşbih: 

Kısaltılmış teşbih, benzetme yönü bulunmayan benzetmedir.

Örnek:

Kutu gibi bir dairede oturuyor. KB BE B

  • Benzeyen: daire
  • Kendisine Benzetilen: kutu
  • Benzetme Edatı: gibi
  • Benzetme yönü: Yok. (küçüklük)

3. Pekiştirilmiş teşbih: 

Pekiştirilmiş teşbih, benzetme edatı bulunmayan benzetmedir.

Örnek-1

Bir siyah kadındır kaldırımlarda gece” BY KB B

  • Benzeyen: gece
  • Kendisine Benzetilen: kadın
  • Benzetme Yönü: siyahlık
  • Benzetme edatı: Yoktur.

Örnek-2

“Yollar köyleri saran eskimiş çerçeveler” B BY KB

  • Benzeyen: Yollar
  • Kendisine Benzetilen: Eskimiş çerçeveler
  • Benzetme Yönü: Saran
  • Benzetme edatı: Yoktur.

4. Yalın teşbih (teşbih-i beliğ): 

Yalın teşbih, benzeyen ve kendisine benzetilenle yapılan benzetmedir.

Örnek:

“Selviler içinde bir alevdir Emir Sultan” KB B

  • Benzeyen: Emirsultan
  • Kendisine Benzetilen: Bir alev

Örnek: “Gül tenli sevdiğim” KB B
Örnek: “Unutmakta haklısın kömür gözlüm/Haklısın. Bu sözüm sana sitemdir” KB B

Uyarı !

Tam teşbihte mecaz yoktur. Çünkü bütün sözcükler gerçek anlamlarını korumaktadır. Benzetme kısaldıkça anlatım güçlenmekte, mecaz havası oluşmaktadır. Mecaz, pekiştirilmiş benzetmede başlar, teşbih-i beliğde iyice güçlenir. Aşağıdaki Örnekleri bu açıdan inceleyiniz.

  • “Annem melek gibi temiz ruhlu bir insandı.” (tam teşbih, mecaz yok)
  • “Annem iyilikte, bir melekti.” (Pekiştirilmiş benzetme, mecaz var; çünkü, “anne” aslında melek değildir; “melekti” sözcüğü mecazdır.)
  • “Melek annem, cennete doğru yola çıktı.”(“Melek annem”sözü teşbih-i beliğdir. Mecaz iyice güçlenmiştir. Özellikle “melek” sözün de yoğun bir mecaz anlam vardır.)

Uyarı !

Benzetmelerde”benzemek, andırmak, dönmek”gibi fiiller ve bunlardan türetilmiş fiilimsiler edat yerinde kullanılabilir.

  • “Saçların tarumar, gözlerinde nem
    Ateşe benzerdin, küle dönmüşsün.” KB BE KB BE
  • “Tepegöz gök gürültüsünü andıran bir sesle kükredi.” B KB BE BY

Aşağıdaki örnekleri inceleyiniz.

1.”Ovadan bakılınca çelikten dev bir testere ağzını andıran tepeler, yaz kış ışıl ışıldır.”
2.”Bütün gece vagondan vagona un çuvalları taşımış hamallar gibiyiz.”
3.”Büyük sahra denen bu kum denizinde daha günlerce hamallık edeceğiz.”
4.”Erciş sapağında, Van Gölü mavi bir çarşaf gibi önüme serildi.”
5.”Beş altı araba, gelin alayı gibi sıralandı.”
6.”Fırtınada bir deniz feneri kadar yalnızdım.”
7.”Rujlu dudakları açık bir yarayı andırıyordu.”
8.”Köpek leşi gibi uyuyor şehir.”
9.”Ağzımda bal gibi tatlı bir türkü.”
10.”İyi sözler söylenmiş bir kadın gibi güzelleşiyor dünya.”
11.”Sürüklenen bir kış ölüsüdür zaman.”
12.”Biliyorum / Şiir bir pencere kuşudur.”
13.”İnsan bir ormandır derdim sana hep.”
14.”Bir bakışı vardı Esma’nın / Kavak yelleri gibi pırıl pırıl.”
15.”Kükremiş sel gibiyim bendimi çiğner aşarım.”
16.”Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik.”
17.”Durmuş bir saat gibiydi durup geçmeyen zaman.”
18.”Şiir bir cennet bahçesi / Girmeyene anlatılmaz.”
19.”Gözlerimiz kurşun, elimiz bıçak/Severek öldürdük güzellikleri.”
20.”Garibanlar yolunuyor kaz gibi/Hangi kuşun neresini yazayım.”
21.”Gördüm deniz dedikleri bin başlı ejderi.”
22.”Acep beni anar m’ola / O kaşları keman şimdi.”
23.”Ve çobanlar gibi dallar yaktık.”
24.”Kul Mustafa karakolda gezerken /Gülle kurşun yağmur gibi yağarken.”
25.”Yıldız gibi doğdukça güzel her akşam.”
26.”Gözleri çıkarılmış bir âmâ gibi evler.”
27.”Ben kendi varlığı içinde taşan / Uçsuz bucaksız bir denizim.”

Teşbih hakkında detaylı bilgi:

Teşbîh, aralarında bir ya da birden fazla benzerlik bulunan iki şeyin birini diğerine benzetmektir. Teşbihin tarafları olarak adlandırılan bu iki unsurdan biri müşebbeh (=benzeyen), diğeri müşebbehün bih(=kendisine bir şey benzetilendir. Teşbihte iki unsurun ortak oldukları niteliklere ya da özelliklere vech-i şebeh(=benzetme yönü) denir. Bazı durumlarda bu benzetme edât-ı teşbîh(=benzetme edatı) kullanılarak yapılır. O hâlde teşbihte,

1. Müşebbeh (=benzeyen),
2. Müşebbehün bih (=kendisine benzetilen),
3. Vech-i şebeh (=benzetme yönü),
4. Edât-ı teşbîh (=benzetme edatı)

olmak üzere dört unsur bulunur. “İnsanlar eşitlik açısından tarağın dişleri gibidir.” cümlesinde “insanlar” müşebbeh, “tarağın dişleri” müşebbehün bih, “eşitlik” vech-i şebeh, “gibi” de teşbîh edatıdır. Bu cümleye göre “insanlar” ve “tarak dişleri”nin, birbirine eşit olma, birbirlerine üstünlükleri olmama bakımından ortak yönleri vardır. Aslında burada birbirine benzetilen unsurlar arasında bir karşılaştırma yapılmış ve hüküm bu karşılaştırmanın sonucuna göre verilmiştir. Mecazların en önemlisi olan istiare teşbihe dayandığı için teşbihi anlamadan istiareyi kavramak mümkün değildir.

Benzetmelere yazı dilinin yanı sıra konuşma dilinde de sıkça rastlanır. Teşbihin temel amacı anlatımı somutlaştırmak ve güçlendirmektir. Aslında teşbih günlük dilde de kullanılan doğal bir anlatım yoludur. Dolayısıyla teşbihler her zaman sanat amacıyla yapılmaz, mutlaka bir beceriyi ya da hüneri yansıtmazlar. Ancak şahsî bir tasarrufu yansıtan etkileyici ve doğru benzetmeler orijinal olmak şartıyla sanat değeri taşıyabilirler:

Örnekler

Ben ki yaralıyım, ben ki haytayım
Bakkallara düşmüş okul defterleri gibiyim. (İlhan Berk)

dizelerinin ikincisi, bir teşbih aracılığıyla okuyucunun zihnine birçok hayal ve düşünce getirmektedir. Bakkalların eski okul defterlerini alacak verecek kaydetmek için kullanmaları, şiiri duygusal ve çağrışımı zengin bir zemine oturtmaktadır.

Yâr, yârSeni kara saplı bıçak gibi sineme sapladılar (B. Rahmi Eyüboğlu)

dizelerinde de aynı durum söz konusudur. Bu dizelerde sevgiliye duyulan aşk, sineye saplanan kara saplı bir bıçağa benzetilmektedir. Bu, bir sevgiyi dile getirmenin birden fazla yolu olduğunu göstermekte; şair, yakaladığı bir imgeyle bu duyguyu orijinal ve etkileyici bir yolla ifade etmektedir. Artık bu imgeyle şair, aşkın kendisinde bıraktığı izlenimi okuyucuya anlatmamakta, onun görüntüsünü bize sunmaktadır. Saplanan bir bıçağın acı vermesi, aniden saplanışı, günlük dilde kullanılan “kara sevda”yı çağrıştırması hep bu görüntünün bize sunduğu anlam zenginlikleri ve çağrışımlardır.

Teşbîhte birden fazla unsur tek bir unsura benzetilebileceği gibi, bunun tersi de olabilir. Örnek olarak Tevfik Fikret’in,

Mâzî, o bir mu’allim, o bir pîr, o bir peder

mısraında “mâzî”; “muallim”, “pîr” ve “peder”e, yani birden fazla unsura benzetilmiştir. Bu teşbihte müşebbeh olan “mâzî” tek, müşebbehün bihler olan “muallim”, “pîr” ve “peder” ise birden fazladır. Bu teşbihlerde genellikle kendisine benzetilen, benzeyen ile benzerlik yönünde daha güçlü olan taraftır. Bir teşbihin başarılı kabul edilebilmesi için kendisine benzetilenin benzeyenden daha fazla bilinen ya da tanınan bir şey olması da gerekir.

Teşbihin iki tarafının birbirine benzetildikleri yön (=vech-i şebeh) gerçek (=tah-kikî) olabileceği gibi, hayalî (=tahyilî) de olabilir. “Kar gibi beyaz bir elbise” ibaresinde “elbise” ve “kar”ın beyazlıktaki benzerlikleri gerçek bir benzerliktir. Buna karşılık “Ahmet Hoca ilimde ummandır.” cümlesinde ise “umman (=çok büyük deniz, okyanus)” için gerçek bir özellik olan “derinlik”, Ahmet Hoca için hayalîdir. Hatta bu benzeyiş yönünün kavranması bazı durumlarda oldukça güçtür.

Kaldırımlar içimde yaşamış bir insandır (Necip Fazıl)

mısraında “kaldırımlar”ın “içte yaşamış bir insan”a benzetilmesindeki benzetme yönünü kavramakta olduğu gibi. Burada “vech-i şebeh”in tespitini güçleştiren hayalî durum, müşebbehün bih olan “insanın içinde yaşamış bir insan” için de geçerlidir. Böyle benzetmeler şairlerin karmaşık ve çözümü zor duygularını ifade etmek için sıklıkla başvurdukları bir anlatım yoludur.

Teşbîh edatları, “gibi, gûyâ, sanki, tıpkı, nitekim, veş, tek, vâr, sıfat, misâl” gibi benzerlik ifade eden edatlar; “dönmek, benzemek, sanmak, andırmak” gibi benzerlik ifade eden fiil mastarlarının farklı çekimleri ve benzetme işlevindeki “-cası-na/-cesine” ve ” -cılayın/-cileyin” gibi eklerdir. Ancak her teşbihte benzetme edatı aranmamalıdır.

Teşbihte benzeyen ve kendisine benzetilen olmak üzere iki asıl unsur vardır. Bu iki unsurdan biri kaldırılırsa teşbih mecaza dönüşür ve istiare adını alır. Burada dikkat edilmesi gereken husus, bu iki unsurun bir arada bulunmasının onların bizzat söylenilmeleri ya da metinde doğrudan yer almaları demek olmadığıdır.

Cümlede özne, kim ve ne olduğu belli olma şartı ve bir sebep dolayısıyla kaldırılmış olabilir ve kaldırılan bu unsur müşebbeh (=benzeyen) olabilir. Bunun istiarenin tanımındaki teşbihin iki unsurundan birinin kaldırılması ile bir ilgisi yoktur. Örnek olarak “Ali nasıl biridir?” sorusuna “Arslan.” cevabı verildiğinde burada benzeyen; yani, Ali söylenmediği için bir istiarenin varlığından söz edilemez. İstiarede müşebbehün bihin müşebbeh olduğu iddiası olmak zorundadır. Oysa verilen örnekte böyle bir iddia yoktur; dolayısıyla bu bir istiare değil, teşbihtir.

Bir teşbîhte vech-i şebeh söylenirse, o teşbîh mufassal; söylenmezse mücmel; teşbîh edatı söylenirse mürsel; söylenmezse mü’ekked olarak adlandırılır. Mücmel teşbih mufassaldan, mü’ekked teşbih de mürsel teşbihten daha beliğ; yani, be-lâgat açısından daha değerli kabul edilir.

1. Mufassal ve mürsel teşbih: Ali cesarette arslan gibidir.
2. Mücmel ve mürsel teşbih: Ali arslan gibidir.
3. Mufassal ve mü’ekked teşbih: Ali cesarette arslandır.

Teşbihin türleri şunlardır:

1. Belîğ teşbih: Yalnızca müşebbeh ve müşebbehün bihle (benzeyen ile kendisine benzetilen) yapılan, bir başka deyişle vech-i şebeh ve teşbîh edatı bulunmayan teşbîhlere teşbîh-i belîğ denir: “Ali arslandır.” cümlesinde olduğu gibi. Bununla birlikte bir teşbîhin beliğ olarak nitelenebilmesi için -Türkçe belâgat kitaplarında anılmayan- bir şart daha vardır. Bu da teşbîhin vech-i şebeh yönünden “ba’îd-i garîb” olması; yani vech-i şebehin kolayca anlaşılamamasıdır. Bu aynı zamanda teşbihin orijinal olduğunu da gösterir. O hâlde “Ali arslandır.” cümlesi biçim olarak teşbîh-i belîğ gibi görünse de, teşbîhin iki unsuru arasındaki benzetme yönü olan “cesaret” çok açık olduğu için bu teşbih gerçekte bir teşbîh-i belîğ değildir.

2. Temsilî teşbîh: Teşbîhte, vech-i şebeh ayrıştırılamayacak şekilde birden fazla unsurdan meydana gelen bir tasavvur (=mürekkeb) ise böyle teşbîhlere temsîE teşbîh denir. Bu tür teşbîhleri, vech-i şebehi birden fazla olan teşbîhlerle karıştırmamak gerekir. Temsîlî teşbîhlerde vech-i şebeh hissî ve somut değil, aklî ve hayalî bir tasavvurdur. Bu açıdan bakıldığı zaman îrâd-ı mesel ya da irsâl-i mesel adı verilen anlatım biçiminin aslında birer temsilî teşbih olduğu ortaya çıkar.

Temsilî teşbihlerde benzeyiş yönü vehmî olarak adlandırılan yoruma dayalı bir özellik taşır. Başka bir açıdan bakıldığında bu tür teşbihlerde benzeyen ve kendisine benzetilenin çoğunlukla birden fazla unsurdan oluştuğu görülür. Dolayısıyla temsilî teşbihlerin aynı zamanda mürekkep teşbihler olduklarını söylemek mümkündür. Ancak iki tarafı birden fazla unsurdan oluşan her teşbih temsilî teşbih değildir. Kısacası burada belirleyici olan vech-i şebehtir. Genellikle vech-i şebeh “şudur” denilecek kadar açık ve basit ise, orada temsilî teşbihten söz etmek mümkün değildir. Fakat bu teşbih iç içe girmiş, karmaşık bir yapıdaysa ve vech-i şebeh kesin bir hükümle değil de ancak yorumla gösterilebiliyorsa o ibarede temsilî teşbih olduğu söylenebilir.

Temsilî teşbihlerde bir düşünce ya da duygu diğer bir ibare ile desteklenir, bir iddiaya delil getirilir. Bu düşünce ya da duyguyu destekleyen ibare bazen bir darbı mesel (=atasözü) de olabilir. Bu durumda teşbih temsilî teşbihtir. Ancak her darbı meselin olduğu ibarede temsilî teşbih bulunduğu söylenemez.

3. Teşâbüh (=benzeşme): Teşbîhin taraflarından biri diğerine, müşterek oldukları özellik veya nitelikte üstünlük taşımıyorsa, yani maksat sadece iki tarafı bir özellikte, nitelikte birleştirmek ise bu tür benzetmelere teşâbüh adı verilir.

4. Teşbîh-i tehekkümî: Buna teşbîh-i temlîhî de denir. Aralarında bir vech-i şebeh olmadığı hâlde müşebbehin mizah, yergi ya da latife amacıyla müşebbehün bihe benzetilmesidir: Cimri birini, cömertlik timsali Hâtem’e benzetmek gibi.

Açıklama: Hâtem ya da Hâtem-i Tâî eski bir Arap kabilesinin reisidir. Çok cömert bir kişi olduğundan edebiyatta cömertlik sembolü olarak geçer.

Osmanlı Türkçesinde yaygın olarak kullanılan Farsça tamlamaların bir kısmı aynı zamanda birer teşbihtir. Örnek olarak “tîğ-i gamze (=gamze kılıcı)” aslında kendisine benzetilenin benzeyene izafeti ile meydana gelmiş bir teşbihtir. Anlamı “kılıç gibi ba-kış”tır. Bu tür teşbihler yalnızca Farsçaya özgü değildir. Örnek olarak bu tamlamanın Türkçeye aktarılmış hâli olan “gamze kılıcı”nda da böyle bir teşbih vardır.

Teşbîhte maksat, asıl olarak müşebbeh ile ilgilidir. Müşebbehin durumu açıklanmak, ona ait olduğu varsayılan niteliklerin imkân dâhilinde bulunduğu iddiasına delil getirilmek, onun üstün ve eksik tarafları ifade edilmek istenir. Bazen mü-şebbehün bih olarak bilinen şeyler, mübâlağa amacıyla müşebbeh olabilir. Cesur bir insanı arslana değil, arslanı insana benzetmek gibi. Aslında burada iddia edilen şey, işaret edilen insanın çok cesur olduğudur. Yani müşebbehün bih olan insanın bu ortak özellikte daha üstün olduğu kabul edilmektedir. Bu tarz teşbîhlere teşbîh-i maklûb adı verilir.

Teşbîh, vech-i şebeh uzun uzun düşünmeye gerek kalmadan kolayca anlaşılacak kadar açıksa ve estetik bir değere sahip değilse sıradan teşbih, vech-i şebehin anlaşılması özel bir dikkati gerektiriyorsa veya müşebbehün bih alışılagelenin dışında bir unsur ise orijinal teşbih olarak kabul edilir. Orijinal olarak nitelenen teşbihler; yüzün güneşe, yanağın güle, boyun serve benzetildiği defalarca tekrarlanmış teşbihlere göre daha beliğ ve üstündür. Bununla birlikte sıradan bir teşbih, şairane bir kullanımla bu olumsuz niteliğinden kurtulabilir. Aslında geleneğin hakim olduğu Divan şiirinde orijinalliğin aranması gereken yer de budur.

Teşbih ve istiare kullanımı şairin edebî kişiliğini belirlemede hareket noktası kabul edilebilecek hususlardandır. Şair ve yazarların bunları kullanmadaki durumları farklı olabildiği gibi, bazılarının bunların birine diğerinden daha fazla önem verdikleri de görülmektedir. Örnek olarak bazı araştırmacılar Namık Kemal’in eserlerinin teşbihte olduğu kadar istiare bakımından zengin olmadığını ileri sürerler. Aslında birçok söz sanatı teşbihle ilişkilidir. Bu da onun edebî dildeki önemini gösteren başka bir özelliğidir.

Örnekler

Ölümdür bekleriz hükmü/dünya bir duruşmadır sürer
Ellerimizde yüreklerimiz/ vurulmuş kumrular gibi (Attila İlhan)

Şairin yaşadığı sıkıntılı günlerin dile getirildiği “Bulut Günleri” isimli şiirin bu son dizelerinde dünya bir duruşmaya, bu duruşmayı bekleyenler ise vurulmuş kumrulara benzetilmektedir. Bu duruşmada hüküm bellidir: “Ölüm!”. İnsanlar ellerinde yürekleri bu hükmü beklemektedirler. Dünyanın süregiden bir duruşmaya, bu duruşmayı bekleyenlerin ellerindeki yüreklerinin de vurulmuş kumrulara benzetilmesi orijinal benzetmelerdir.

Ölüm
Kapanması bir evin. (Behçet Necatigil)

Şair, ölüm gibi elle tutulmayan soyut bir kavramı, “bir evin kapanması”na benzetmektedir. Bu benzetme ile “ölüm”, duygu yüklü sonucuyla gözle görülen bir olay hâline gelmiştir. Teşbihte benzetme edatı ve yönü kullanılmamıştır. Bu teşbihte vech-i şebeh hayalî ve müphemdir.

Geniş, siyah gölgesi hayatımı kaplayan
Tepemde kanat germiş bir kartaldır yalnızlık.
Kalp çarpıntılarıyla günleri hesaplayan
Bir benim, benim olan bir masaldır yalnızlık. (Cahit Sıtkı Tarancı)

Bu dizelerde “yalnızlık” bir benzetmeyle ifade edilmiş; bu soyut kavram bir “kartal”a benzetilerek somutlaştırılmıştır. Bu teşbihte müşebbeh “yalnızlık”, müşebbehün bih de “geniş, siyah gölgesi hayatı kaplayan bir kartal”dır.

Aynı sâhilde durup daldığımız aynı gurup Sana bir saksı çiçektir bana bir kan çanağı (Faruk N. Çamlıbel)

Gurup (=güneşin batışı) iki unsura benzetilmektedir: biri “bir saksı çiçek”, diğeri “bir kan çanağı”. Bu benzetmede benzeyen tek, kendisine benzetilen birden fazladır.

Rabbim, Rabbim bu işin bildim neymiş
Türkçesi Senin aşkın ateştir, ateşin gül bahçesi (Necip Fazıl Kısakürek)

Şair bu iki mısrada Rabbine karşı duyduğu aşkı önce ateşe, sonra da bu ateşi gül bahçesine benzetmektedir. Her iki benzetme de teşbîhin sadece iki asıl unsuru ile yapıldığı için buradaki teşbihler beliğ teşbihlerdir.

Uyku katillerin bile çeşmesi
Yorgan Allahsıza kadar sığınak (Necip Fazıl Kısakürek)

İki mısrada da birer teşbîh yapılmıştır. Uyku katillerin çeşmesine, yorgan da “Allahsıza kadar sığınak”a benzetilmiştir. Bunların vech-i şebehi; yani, ortak noktaları hayalîdir.

Ellerim bir kanat gibi titrekti
Tutmasam gözümden yaş inecekti (Necip Fazıl Kısakürek)

Şair ellerini bir kanada benzetmekte, bu benzetmeyi yaparken teşbîh edatı ile benzeyiş yönünü de belirtmektedir. Mufassal ve mürsel bir teşbihtir.

Dörtnala gelip uzak Asya’dan
Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan
bu memleket bizim
Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
ve ipek bir halıya benziyen toprak
bu cehennem, bu cennet bizim
***
Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşçesine
bu hasret benim … (Nazım Hikmet)

Yukarıdaki dizelerde şairin, Anadolu’yu, Uzak Asya’dan dörtnala gelip Akdeniz’e uzanan bir kısrağın başına benzetmesi bütünüyle orijinal bir benzetmedir. Bu teşbihte kendisine benzetilen mürekkeptir. Daha sonra Anadolu toprağı ipek bir halıya benzetilmektedir. Daha sonra da tek ve hür olarak yaşamakla ağaç arasında, kardeşçesine yaşamakla da orman arasında benzerlik kurulmuştur. Bu benzetmelerin her biri güçlü ve çağrışım alanı zengin benzetmelerdir.

Sandım ki güzelliğin cihânda Bir saltanatın güzelliğiydi (Yahya Kemal)

Muhatabın güzelliği bir saltanatın güzelliğine benzetilmektedir. Bu benzetme, benzetme edatı ile değil “sandım” fiili ile gerçekleştirilmiştir. Bununla birlikte benzeyiş yönü metinle muhatap olanın hayal gücüne bırakılmaktadır. Dolayısıyla mücmel teşbihtir.

Dîdâr-ı Kibriyâyı kemâliyle gösteren
Şeydâ gönülden özge bir âyîne bilmedik (Yahya Kemal)

“Allah’ın İlâhî sıfatlarını en güzel şekilde gösteren çılgın gönülden başka bir ayna bilmedik, tanımadık.” anlamındaki beyitte “şeydâ gönül” “özge bir ayna” ya benzetilmektedir. Benzeyiş yönü “gösterme” zikredildiğinden bu teşbih mufassal bir teşbîh, benzetme edatı olmadığından da mü’ekked teşbîhtir.

Sürekli sevgiyi duydukça anne topraktan
İçimde korku nedir kalmıyor yok olmaktan (Yahya Kemal)

Şair bu beyitte toprağı anneye benzetmektedir. Bu iki unsur arasındaki ortak yön ise sevgidir. Teşbîh edatı zikredilmediğinden mü’ekked teşbîhtir.

Yârin dudağından getirilmiş
Bir katre alevdir bu karanfil (Ahmet Haşim)

Şair bu iki mısrada “karanfil”i “yârin dudağından getirilmiş bir katre alev”e benzetmektedir. Bu teşbihte benzetme edatı ve yönü yoktur. Şair bu benzetme ile somut bir varlığın kendisinde bıraktığı izlenimi dışa vurmaktadır.

“Mâzî nedir? Bir mevt-i ebedî” (Namık Kemal)

Bu cümlede mazî ebedî bir ölüme benzetilmektedir. Bu teşbîh yalnızca müşebbeh ile müşebbehün bihten oluştuğu için beliğ teşbîh olarak adlandırılabilir.

Hakîr olduysa millet şânına noksan gelir sanma
Yere düşmekle cevher sâkıt olmaz kadr ü kıymetten (Namık Kemal)

Bu beyitte şair, milletin -belli bir dönemde, geçici olarak- hakir olsa bile şanına noksan gelmeyişini, cevherin yere düşmesi sebebiyle kadr ü kıymetini kaybetmeyişine benzetmektedir. Yani, müşebbeh ve müşebbehün bih müfred değil mürekkep olup bu teşbîh, temsilî bir teşbîhtir. Vech-i şebeh, “budur”, denilebilecek kadar açık değildir. Kendi özünde değer bulunan bir varlığın geçici olumsuz durumlarla karşılaşmasının onun cevherindeki bu değeri yok edemeyeceği şeklinde ancak yoruma dayalı bir vech-i şebeh gösterebiliriz. Ayrıca müşebbeh olarak ifadesini bulan ilk hükmün doğruluğuna müşebbehün bih delil olarak gösterilmiş olduğu için beyitte bir de irsal-i mesel vardır.

Kûh u deryâ iki cânibden der-âgûş eylemiş
Sanki deryâ dâyesi kûhsâr ise lâlâsıdır

Kûh sakınmakda ruhsârın doğan günden anın
Bahr ise âyinedâr-ı tal’at-i zîbâsıdır (Nedîm)

Şair, burada dağ eteğinde ve deniz kıyısında bulunan bir köşkü tasvir etmektedir. Köşkü dağ ve denizin kucağına aldığı bir çocuk, dağ ve denizi de dadı ve lala olarak hayal etmektedir. Dağ onun parlak ve güzel yanağını güneşten sakınmakta, deniz ise güzel yüzüne ayna tutmaktadır. Yani burada deniz “dâye(=dadı)”ye, “kuhsâr(=dağ)” da lâlâya benzetilmektedir. Dağ onun parlak ve güzel yanağını güneşten sakınmakta, deniz ise güzel yüzüne ayna tutmaktadır. Benzeyiş yönleri zikredilmiştir, fakat bu benzeyiş hayalîdir.

Açıklama: Lâlâ eskiden büyük ailelerde çocuğun bakımı, eğitimi ve terbiyesiyle görevli kişiye denirdi.

Bir şu’lesi var ki şem’-i cânın
Fânûsuna sığmaz âsumânın (Şeyh Galib)

“Can mumunun öyle bir alevi var ki, bu alev semâ fanusuna sığmaz.” anlamındaki beyitte “âsumân” bir “fânûs”a, “cân” da muma benzetilmektedir. Teşbîh edatının ve yönünün bulunmamasının yanı sıra hayâlin ve bu hayâlin ifadesinin de orijinal olması ile bu teşbîh, beliğ bir teşbihtir.

Fikr-i zülfün dilde tâb-ı sûz-ı aşkun sînede
Nârdur külhanda gûyâ mârdur gencînede (Nef’î)

Beyitte iki temsilî teşbîh vardır. Gönüldeki sevgilinin zülfünün düşüncesi, hazineyi bekleyen yılana; gönüldeki aşk ateşinin harareti de külhandaki ateşe benzetilmektedir. Her iki benzetmede de teşbîhin asıl unsurları mürekkeptir. İkinci mıs-radaki benzetme edatı olan “gûyâ”, iki benzetmeyi de içine alacak şekilde başarıyla kullanılmıştır.

Reng ü bûda zülf-i cânâna müşâbih olmasa
Kim bakar gülzâr-ı dehrün sünbül ü şeb-bûsına (Fıtnat Hanım)

“Renk ve kokuda sevgilinin zülfüne benzemese gül bahçesini andıran bu dünyanın sünbül ve şebboyuna kim bakar!” anlamındaki beyitte iki müşebbeh olan “sünbül” ve “şebboy” bir müşebbehün bihe, yani sevgilinin zülfüne benzetilmektedir. Bu örnekte de görüldüğü gibi bir cümlede teşbîhin iki yönünden biri, birden fazla olabilir. Burada dikkati çeken diğer husus ise şudur: Zülfün, şebboy ve sün-büle benzetilmesi alışılagelen bir benzetme olup müşterek vasıfta şebboy ve sünbül daha güçlü iken yukarıdaki ibarede bunların değil zülfün daha baskın olduğunun gizli olarak ve mübâlağa yoluyla iddia edildiğini anlıyoruz. Bundan dolayı burada maklûb teşbîh olduğunu söyleyebiliriz. Ayrıca “gülzâr-ı dehr” terkibinde de dünya bir çiçek bahçesine benzetilmektedir.

Yanaşsa gabgab-ı hûrî-i cennet gabgab-ı yâra
Sanırsın sun’-ı Mevlâ ortadan bölmüş bir elmayı (Lebîb)

Beyitte, “Cennetteki hûrî ile sevgilinin çeneleri yan yana gelse, Mevlâ’nın bir elmayı ortadan ikiye bölmüş olduğunu sanırsın.” denilmektedir. İkinci mısra, ilk mıs-radaki sevgilinin çenesinin güzelliği ile hurininkinin birbirinin aynısı olduğu ve aralarındaki müştereklikte birinin diğerine baskın olmadığını ifade etmektedir. Maksat aslında bir şeyi diğerine benzetmek değil iki şeyi bir vasıfta toplamaktır. Dolayısıyla teşabüh vardır.

Serv dirdüm boyuna servde reftâr olsa
Gonca dirdüm femüne goncada güftâr olsa

Benzedürdüm kad-i bâlânı nihâl-i güle ger
Gonca-i sürh dehen gül ana ruhsâr olsa

Mihr okurdum ruhuna zerre dehân olsa idi
La’l dirdüm lebüne la’l güher-bâr olsa

Öykinürdi gözüne nergis eger olsa siyâh
Benzedürdüm güli ruhsâruna bî-hâr olsa

Şöyle vasf itdi dişün vasfını Emrî sanemâ
Yaraşur ıkd-ı Süreyyâ ana îsâr olsa (Emrî)

Yukarıdaki gazelin her beytinde teşbîh vardır, fakat bu teşbîhler benzetme edatları veya benzetme ifade eden fiillerle yapılmamıştır. Bununla birlikte beyitte sırasıyla; “serv” ile “boy”, “gonca” ile “fem(=ağız)”, “kad(=boy)” ile “nihal-i gül(=gül fidanı)”, “gonca” ile “dehen(=ağız)”, “gül” ile “ruhsâr(=yanak)”, “mihr(=güneş)” ile “ruh(=yanak)”, “zerre” ile “dehen”, “la’l” ile “leb(=dudak)”, “göz” ile “nergis”, “gül” ile “ruhsâr”, “diş” ile “ıkd-ı Süreyyâ” arasında benzetme vardır. Şair her ne kadar boy, fem, kad, dehen, ruhsar, ruh, leb, göz, diş ögelerini, diğer ögelere doğrudan benzetmese de zihnimizde bunları ikinci ögelerle eşleştirmeyi başarıyor.

Açıklama: Süreyyâ gökyüzünün kuzey yarım küresindeki Boğa burcunda yer alan ve yedi yıldızdan oluşan parlak bir takımyıldızdır. Ikd ise gerdanlık demektir. Şairler Süreyyâ’yı parlaklık ve diziliş benzerliği nedeniyle gerdanlığa benzetmişlerdir.

Dem-i vaslun irişse çeşm-i âşıkda bükâ artar
Sular tuğyân ider evvel-bahâr oldukda mâ artar (Bakî)

Bu beyit birinci mısraı müşebbeh, ikinci mısraı da müşebbehün bih olan bir temsilî teşbihtir. Beyitte vuslat zamanı gelince âşığın gözyaşının artması ilkbaharda suların coşmasına benzetilmiştir. Burada benzetme yönü vuslat zamanının âşık için ilkbahara benzemesi olmalıdır.

Hac yollarında meş’ale-i kârbân gibi
Erbâb-ı aşk içinde nümâyânsın ey gönül (Nedîm)

Bu beyitte teşbîhin bütün unsurları mevcuttur. Şair, gönlünün; yani kendinin âşıklar arasındaki durumunu hac yolundaki bir kervanın önündeki meşaleye benzetmiştir. Benzetme yönü nümâyân olma(=görünme ve göze çarpma)dır. Teşbîh edatı ise “gibi”dir. Dolayısıyla bu teşbîh mufassal ve mürsel bir teşbîhtir. Burada dikkat edilmesi gereken husus, bu teşbîhin her iki aslî unsuru da mürekkep olduğu hâlde teşbîhin bir temsilî teşbîh olmadığıdır. Çünkü nümâyân olma akla dayalı ve yorum gerektirici bir yapıda değildir. Bu teşbihte benzetme yönü belirtilmeyerek bu, okuyucunun yorumuna bırakılsaydı teşbih temsilî teşbih olarak nitelenebilirdi.

“Kurulu yaya benzer çatma kaşlım; güz almasına benzer al yanaklım” (Dede Korkut)

Dirse Han, hatununa hitap ederken onun çatma kaşını kurulu yaya; al yanağını da güz elmasına benzetmektedir. Kaş, kurulu yaya, şekil; yanak da elmaya renk bakımından benzetilmiştir.

Kaynak: Prof. Dr. M. A. Yekta SARAÇ, Eski Türk Edebiyatına Giriş: Söz Sanatları