Şiirin Temel Özellikleri

Şiirin Temel Özellikleri

Şiirin Temel Özellikleri

Şiir Üzerine Bazı Düşünceler

Yahya Kemal Beyatlı’ya Göre Şiir

Yahya Kemal Beyatlı

“… Şiirin nesirle de olabileceğini sananlar aymazlık içindedirler. Şiir, ancak ölçekle ve kafiyeyle oluşur. Şiir musikinin kızkardeşidir, âletsiz söylenemez.

(…) Olağanüstü güzel bir nesri olan Victor Hugo, nesre “fukara şiiri” derdi. Şüphesiz Hugo’nun bu sözü de böylesine birçok sözleri gibi aşırıdır; biraz kendi zararına olarak da söylenmiş; yalnız, nesri şiirden tam olarak ayırma bakımından doğrudur.”

(Yahya Kemal Beyatlı, “Kafiye”, Edebiyata Dair, 1971)

“… Şiir, nesirden bambaşka bir kimliktedir. Musikiden başka türlü bir musikidir, diyeceğim. Şiirde “nefes” ve “ses” iki temel öğedir. Dizenin ayakları yerden kopmazsa ve uçmazsa, ya da ister en hafif perdeden olsun, ister İsrafil’in sûru (borusu), kadar gür olsun, kulağı bir ses gibi doldurmazsa halis şiir değildir.

… Şiir duygusunu dil haline getirinceye kadar yoğurmak, onu çok toplu bir madde haline sokmak, o kadar ki, dize güya duygunun ta kendisi imiş gibi okuyucuda içten bir sanı uyandırmak. İşte bunu özlüyorum.”

(Yahya Kemal Beyatlı, Yedigün, c.v. 1935, no. 122)

Aruzda, ozanın kendi ahenginden başka bir mihanikî ahenk de vardır. Bu mihanikî ahenk, ahenk denmeğe değer mi? Bu, ahenk değil, vezindir. Bence ahenk veznin sustuğu yerde başlar.”

(Yahya Kemal Beyatlı, “Vezirler”, Edebiyata Dair, 1971)

Cahit Sıtkı Tarancı’ya Göre Şiir

Cahit Sıtkı Tarancı

“Şiir, sözcüklerle güzel biçimler kurmak sanatıdır, başka bir şey değildir. Ama sözcük nedir? Bir anlamı, bir çağrışımı, bir gölgesi, hattâ bir rengi ve tadı olan nesnedir. Sözcük, insanoğlundan haber verir. Sözcük boş bir kalıp değil ki. Ozanın duyguları, düşünceleri, hayalleri, dünya görüşü, felsefesi, kişiliği, her şeysi şiirde belli olur. Şu var ki, sözcükleri tanımak, sevmek, okşamasını bilmek gerek. Hangi sözcük hangi sözcükle yanyana geldiğinde nasıl bir ışık ortaya çıkar? Bunu bilmek gerek. Mallarme’nin “şiir, sözcükler dinidir” demesi bundandır. Şiir, böylece hüner ve marifet işi oluyor. Öyledir de. Ata binmek, ok atmak, elbise dikmek, kundura yapmak hatta boyamak ne ise, şiir de odur; yani ustalık ve uzmanlık işi. En zengin malzeme, kötü bir ozanın elinde berbat olup gider, tıpkı çok iyi bir İngiliz kumaşının kötü bir terzi elinde çarçur olup gitmesi gibi. Sanat, terzilikte olduğu gibi, makas sorunudur. Makasdar olmak gerek.”

(Cahit Sıtkı Tarancı)

Suut Kemal Yetkin’e Göre Şiir

Suut Kemal Yetkin

“… Hepimiz biliyoruz ki, nesri de, şiiri de sözcüklerle yazarız. Sözcükler her ikisinin de öğeleridir. O halde nasıl oluyor da, insanların birbiriyle anlaşmasını sağlayan gündelik sözcükler, bazı dizelerde bu özelliği kaybederek büyüleniyor, bizi şiirin saf iklimine götürüyor?

Şiir havasının her şeyden önce, sözcüklerin seslerinden doğduğunu kabul etmemeğe olanak yoktur. Yalnız şu var ki, nesir içinde yer alan sözcüklerin sesleri, şiiri kuran sözcüklerin sesleri değildir. Sözcüklerin, konuşurken, yazarken duyulan sesleri, şiir olan dizelerin yapısında, sırrı bilinmeyen bir düzen içinde kaynaştıkları zaman, başkalaşırlar, bir özellik kazanırlar. İşte bu özel ses, bizi şiir dünyasına çağıran sestir.

Fransız ozanlarından Mallarme, anlamdan kurtulmuş, yalnız ses olmuş bir, şiir kuruntusundaydı. Bu uğurda ömrünü tüketti. Ama onun en güzel şiirleri, anlama yüz çevirmemiş olanlar arasındadır. Zaten ses, şiirliğini kaybetmeden anlama yüz çeviremez de.

… Bu bakımdan, hiçbir anlam taşımayan sözcüklerle şiir yazmaya kalkışan Lettrisme (Letrizm) tarafçıları daha başlangıçta şiiri yok etmekle işe koyulmuşlardır. (…) Şiir, ne tek başına anlamdan, ne de tek başına söyleyişten doğmaktadır. Zaten ikisini birbirinden ayırt etmek de olası değildir. Çünkü şiirde, dizeler içinde yerlerini alan sözcüklerin yarattığı sesten ayrı bir anlam yoktur. Bir şiirin sesi ve anlamı, bedenle ruh gibidir, o kadar kaynaşmışlardır. Böyle olunca, saf ve gerçek şiirlerde söylenilen ancak bir türlü söylenir; yani söylenmiş olduğu gibi söylenir. Oysa buna karşılık, bir düşünceyi nesir diliyle türlü biçimlerde söyleyebiliriz. Canınız kahve mi istiyor, bunu türlü türlü söyleyebilirsiniz, anlam birdir. Şiire gelince, iş değişir. Şiir olan bir dizede sözcüklerin yerlerini değiştirdiniz mi, şiirden iz bile kalmaz. Fuzuli‘nin:

Gözüm, canım, efendim, sevdiğim, devletli sultânım

dizesini okurken, ozan gibi, içimizin derin bir sevgi, büyük bir saygı ile titrediğini duyarız.

İşte şiir bu titreyiştir. Şimdi sözcüklerin yerlerini değiştirerek şöyleokuyunuz: “Efendim, sevdiğim, devletli sultânım, gözüm, canım”

Vezin bozulmamış ama, şiir yok olup gitmiştir? Çünkü yerleri değişmekle, birbiriyle uyuşan sözcükler ayrı düşmüş, şiir akımı kesilmiştir. Böylece, içi titreten şiir chock (şok)u kalmamıştır.

Bu gerçeği, bir nesri türlü şekillerle hatırlayıp tekrar edebildiğimiz halde, bir şiiri ancak yazılmış olduğu biçimde hatırlamamız da gösterir. Durum bu olunca, yani söyleyiş değişir değişmez, şiirden bir eser kalmazsa, yabancı bir dilde yazılmış bir şiiri başka bir dile çevirmek olanağı var mıdır? Daha geçenlerde Fransız Akademisi üyeliğine seçilen Jean Cocteau: “Bir şiir hiçbir dile çevrilemez, yazılmış olduğu dile bile” diyerek bu olanaksızlığa dokunmuştu. (…)”

(Suut Kemal Yetkin, “Bir Şiir Başka Bir Dile Çevrilebilir mi?” Günlerin Götürdüğü, 1965)

Ahmet Haşim’e Göre Şiir

Ahmet Haşim

“… Ozan ne bir gerçek habercisi, ne bir belâgatlı insan, ne de bir yasa koyucudur. Ozanın dili “nesir” gibi anlaşılmak için değil, fakat duyulmak üzere vücut bulmuş, musiki ile söz arasında, sözden çok musikiye yakın, ortalama bir dildir. Nesirde üslûbun oluşması için zorunlu olan öğelerin hiçbiri şiir için söz konusu olamaz. Şiir ile nesir, bu bakımdan, birbiriyle bağlılık ve ilişkisi olmayan, ayrı düzenlere bağlı, ayrı alanlarda, ayrı boyutlar ve biçimler üzerine yükselen ayrı iki yapıdır… Denebilir ki, şiir, nesre çevrilemeyen nazımdır.

… Şiirde her şeyden önce önemli olan şey, sözcüğün anlamı değil, cümledeki söyleniş değeridir. Ozanın amacı, her sözcüğün cümledeki yerini, öbür sözcüklerle değme ve çarpışmalardan doğacak tatlı, gizli, uçan ya da sert sese göre saptamak ve türlü türlü sözcük ahenklerini, dizenin genel gidişine uydurarak, dalgalı ve akıcı, karanlık ya da aydınlık, ağır ya da hızlı duygulara, sözcüklerin anlamı üstüne, dizenin musiki dalgalanmalarından, sınırsız ve etkili bir anlatım bulmaktır.

Sözcük değişmeleri ve ahenk kaygıları arasında anlam karanlıklaşırsa, ruh, ahengin tadıyla onun yerini doldurur. Zaten “anlam”, ahengin telkinlerinden başka nedir? Şiirde, konu, ozan için ancak şakımaya ve hayale dalmaya bir bahanedir. (…)”

(Ahmet Haşim, Piyale, 1928)

Başa dön tuşu