Feminist Söylem ve Kadın Yazarlar

Feminist Söylem ve Kadın Yazarlar

FEMİNİST SÖYLEM

Feminizm, kadınların erkeklere kıyasla daha güç şartlar altında yaşadıklarını, öğrenim görme, yükselme, toplum içinde saygın bir yer edinme gibi konularda haklarının yendiğini hissedip bunu dile getirme ve bu alanda mücadele etmeyi amaçlar. Feminist söylem de bu amaçlar doğrultusunda sesini yükseltmek, yazmak ve konuşmaktır.

Kadın yazarlar, feminizmi kadın haklarını korumanın bir misyonu olarak algılamışlardır. Kadın haklarını korumak genellikle şu noktalarda gelişmiştir:

a. Öğrenim hakkı elde etmek,

b. Beyin gücü ile ekonomik bağımsızlığını elde etme mücadelesi,

c. Meslek sahibi olmanın yanında anne ve eş olma şanslarını zorlamak,

d. Kadına uygulanan şiddeti sona erdirmek,

e. Kadının cinsel özgürlüğünü savunmak,

f. Bedenine sahip çıkma hakkı.

Türk edebiyatında kadın yazarlar tarafından sorgulanan bu haklar, başlangıçtan günümüze kadar birçok romanın konusu olmuştur. Yazılan romanlar, bu romanlar çevresinde yapılan tartışmalar yaklaşık 115 yıllık bir süreçte kadınların birçok probleminin toplum tarafından algılanmasını ve yeniden düzenlenmesini sağlamıştır. İnci Enginün, bu konuyu bir eğitim problemi olarak görmektedir.

Türk romanında kadın haklarını ve kadınların yaşadıkları problemleri dile getiren kadın yazarlar, günümüzde edebiyat etkinliklerinin önemli bir kısmını oluşturmaktadır.

KADIN YAZARLAR

Kadının Türk toplumunda ve kültür hayatında evin içerisinden çıkışı Tanzimat’tan sonradır:

“Tanzimat’tan sonra kadının toplum hayatında etkili olması ve eğitilmesi konusu daha ziyade ev ve çocuğun yetiştirilmesi açısından ele alınmıştır. Yine de kızların eğitimine önem verildiği, ilk kadın gazete ve dergilerinin çıktığı dönem, bu dönemdir. Türkçülük akımı bu konuya öncelik vermiş ve II. Meşrutiyetten itibaren kadın toplum hayatında kendisini kuvvetle hissettirmiş ve Milli Mücadelede de her kesimden kadın vatan savunmasına koşmuştur.”‘(Enginün, 1979: 288-289).

İlk Türk kadın romancı olan Fatma Aliye Hanım (1864 -1936), önceleri Fransızca’dan tercümeler yapmış, sonraları ise Ahmed Midhat Efendi üslûbunu andıran romanlar yazmıştır. Fatma Aliye 1892’de yayımlanan “Muhaderat” adlı ilk romanında kadın problemlerini ele almaktadır. Burada kadının toplum ve çalışma hayatının içerisinde yer alması işlenir. Fatma Aliye Hanımın çalışmaları bununla sınırlı değildir. Uhuvvet (1897) ve Udi (1899) romanında kadının çalışma hayatındaki yerini anlatır. Hanımlara Mahsus Gazete’de de bu konularla ilgili yazılar kaleme alır. 1908 II. Meşrutiyete kadar Fatma Aliye Hanım, neredeyse tek kadın yazardır.

II. Meşrutiyet döneminde Halide Edip Adıvar (1882-1964), romanlarının kahramanlarını kadınlar arasından seçer. Toplumun sosyal ve kültürel problemlerine bir kadın dikkatiyle yönelir (Enginün, 1979: 189). Handan (1912), Ateşten Gömlek (1922), Kalp Ağrısı (1924), Zeyno’nun Oğlu (1926) romanlarında Türk kızlarının felaketler dönemindeki portreleri dikkatlere sunulur. Sinekli Bakkal’daki (1936) Rabia tipi ile değer çatışmaları yaşayan kadın tipi işlenir.

Cumhuriyet Döneminde Yetişen İlk Kadın Yazarlar

Cumhuriyetin ilk döneminin kadın yazarlarıdır. Cumhuriyet döneminin bu ilk kadın yazarları Halide Edip Adıvar’ın devamı niteliğinde eser vermişlerdir.

Müfide Ferit Tek (1892-1971), Aydemir (1918) isimli Turancı düşüncenin izlerini taşıyan romanıyla tanınmıştır. Roman, Rusya’da esaret altında yaşayan Türklerin siyasal ve sosyal problemlerini konu edinir. Anadolu dışındaki Türkleri kucaklamak arzusu söz konusu edilmiştir. Olay; Demir Beyle Hazinin Türklük düşüncesi çevresinde ortaya çıkan ve gelişen aşklarıdır. Hazinin kişiliği ile, belki de kadın yazar olmanın sorumluluğu ile, kadının toplum içerisindeki yeri dile getirilir. Müfide Ferit Tekin Pervaneler(1924), romanında ise yabancı okullarda eğitim gören Türk kızlarının milli benliklerinden uzaklaşmaları işlenir. Yabancı okulların yürüttüğü misyonerlik faaliyetleri anlatılır. Müfide Ferit, her iki romanında da, kadının toplumdaki yerini ve işlevini, kadının milli görevleri çevresinde dikkatlere sunmaya çalışmaktadır.

Şükûfe Nihal (1896-1973); Renksiz Istırap (1928), Yakut Kayalar (193D, Çöl Güneşi (1933), Yalnız Dönüyorum (1938), Çölde Sabah Oluyor (1951), Vatanım İçin (1955) romanlarında kadınların dünyasını anlatır. Renksiz Istırap ve Yakut Kayalar’da, genç kızların istemediği evliliğe zorlanmalarının eleştirisini yapan Şükûfe Nihal; Çöl Güneşi’nde genç kızların evlilikte nelere dikkat etmeleri gerektiği üzerinde durur. Yalnız Dönüyorum, romanında Yıldız’m içinde bulunduğu yalnızlığı hatıra formunda dile getirmektedir:

“Şükûfe Nihal’in Çölde Sabah Oluyor ve Vatanım İçin dışında kalan romanları kadın romanlarıdır. Yaratılan bir ana kadın kahraman etrafında kadın ve kadınlıkla ilgili meseleler söz konusu edilir. Bunların başında evlilik meselesi ve yanlış evlilikler gelir. Buna bağlı olarak eş seçimi, evlilik hayatı, bu evlilik hayatındaki paylaşımlar ve kadınların eğitimi gelir. Burada yazarı en çok meşgul eden şey evliliğin basit bir beraberlik hatta Çöl Güneşi’nde ifade edildiği gibi kadının hayat sigortası olarak görülmesinin yanlışlığıdır.” (Argunşah, 2002: 193).

Halide Nusret Zorlutuna (1901-1984), romanlarını daha çok yaşadıkları ve izlenimleri çevresinde kurgulamıştır. Bu romanları; Küller (1921), Sisli Geceler (1925), Gülün Babası (1933), Büyükanne (1971), Aydınlık Kapı (1974), Aşk ve Zafer (1978) isimlerini taşır. Gülün Babası’nda Edirne, Aşk ve Zafer’de de Urfa’da öğretmenlik yaptığı yılların izlenimlerini anlatır. Büyükanne romanında da, çok iyi bir öğretmenin bütün kötülüklere bile iyilikle karşılık veren mizacı anlatılmaktadır.

Bu dönemin bir başka yazarı da Güzide Sabri (Aygün)‘dür. Daha önce Ölmüş Bir Kadının Evrâk-ı Metrukesi (1905) romanıyla ünlenen Güzide Sabri’nin Hicran Gecesi (1930) romanında Serap adlı, evlatlık alınmış bir genç kızın yaşadığı yasak aşk ile toplumun koymuş olduğu kurallar arasındaki duruşu anlatılmaktadır. Serap, yaşlı bir erkek olan Fazıl Şükrü ile evlenmek zorunda kalmıştır. Bu evde Fazıl Şükrü’nün arkadaşının oğlu Celal’le tanışır. Serap ile Celal arasında başlayan aşk ilişkisi, karşısında toplumun yapılır yahut yapılmaz dediği davranış değerlerini bulur. Bu aşk yapılmaz grubundadır. Bu durumda Celal – İlhan ilişkisi devreye girer. Celal, İlhan’ı alarak uzak diyarlara gider. Serap da intihar eder. Hicran Gecesi, ele aldığı konu ve ilişkiler bakımından Aşk-ı Memnu’yu hatırlatmaktadır. Necla (1941) adlı romanında, genç kızların sıkıntı, acı aşk ve aldatma ile dolu dünyaları dikkatlere sunulur. Son romanı Mâzî’nin Sesi (1944), genç ve güzel bir kız olan Feri-ha’nın hatıra defteri biçiminde oluşturulmuştur.

Güzide Sabri’nin romanlarında genç kızların ilgiyle okuyup heyecan duyacağı konular ele alınmış, ilişkiler bu tarzda düzenlenmiştir. Güzide Sabri’nin özellikle kendi döneminde, romanlarındaki kurgusal eksikliklere rağmen, çok okunan bir yazar olduğunu, döneminin sanat anlayışına uygun eserler kaleme aldığını söyleyebiliriz.

Yukarıda eserlerinin özelliklerini verdiğimiz kadın yazarlar, Halide Edip’in devamı niteliğinde romanlar kaleme aldılar. Bu romanlarında genellikle de kadının toplum içerisindeki yerine ve mücadelesine yer verdiler. Bir bakıma kendilerini Cumhuriyetle birlikte yeni Türk toplumundaki kadınların temsilcisi kabul ettiler ve onları aydınlatma görevini üstlendiler. Ancak İnci Enginün’ün tespitiyle kadın yazarlarımızın kendi yaşantılarını aksettirdikleri de unutulmamalıdır: “Günümüzün kadın yazarlarının birçoğu kadın duyarlılığı ve söylemini, büyük ölçüde kendi yaşantılarından alarak işlemektedirler.” (Enginün, 2001: 295).

1950 Sonrasında Kadın Yazarlar

 

Milliyetçi – Maneviyatçı Görüşe Sahip Olanlar ve Tarihsel Perspektifle Yazanlar

Yine Halide Edip Adıvar çizgisinin devamı diyebileceğimiz bu kadın yazarlar Milli edebiyat akımı içerisinde yetişenlerdir. Romanlarında milliyetperver bakış açısı çevresinde geleneğe bağlı kadın hâkimdir.

  • Samiha Ayverdi (1906 – 1993),
  • Safiye Erol (1900 – 1964),
  • Emine Işınsu (1938),
  • Sevinç Çokum (1943),
  • Nazan Bekiroğlu,
  • Fatma Karabıyık Barbarosoğlu

bu kadın yazarlarımızdandır,

Sâmiha Ayverdi (1905 -1993), romanlarını daha çok tasavvuf düşüncesi çevresinde kurar. Ayrıca Doğu-Batı çatışması, dolayısıyla da geçmiş-hâl çatışması da temel konularındandır. Ayverdi, olaylardan çok insanların iç dünyalarına yönelir, Onun romanlarında işlenen aşk asla cinsellik boyutuna erişmez, daha ziyade duygu aşamasındadır. Romanlarındaki kişilerin büyük çoğunluğunu İstanbul’un aristokrat ve aydın kesiminden seçmiştir. Karakterler manevi boyutlarında büyük çatışmalar yaşar. Romanlarının sonu ders niteliğindedir. Bu romanlarının hemen hepsinde olaylar bir aşka bağlanır. Aşk Budur (1938), karşılıksız bir aşkın sunduğu ruh hâlini dile getirir. İhanetin yalnızca duygu boyutunda yaşandığı eserde, bir bakıma gerçek aşkın Allah’ta gizli olduğu sezdirilmektedir.

Batmayan Gün (1939), Aliye adlı bir genç kızın içinde büyüttüğü bir aşk duygusu çevresinde gelişir. Ateş Ağacı (1941), Cemil adındaki genç bir aydının kaçış, arayış, isyan, inanma gibi insana özgü duyguları çevresinde döner. Romanda evli bir Türk erkeği ile Hristiyan Fransız kadının aşkı, toplumsal davranış değerlerine takılıp imkânsızlaşmıştır. Ayverdi; Yaşayan Ölü (1942) romanında, aristokrat çevrede yaşayan Leylâ’nın, bir “kaçış”la Konya’ya öğretmen olarak gidişini anlatır. Yolcu Nereye Gidiyorsun (1944) romanında, yine aristokrat bir çevrede dünyaya gelen Adlî adında bir roman kişisinin çocukluğundan itibaren yaşadıkları anlatılır. Mesihpaşa İmamı’nda (1948), Hâlis adındaki bir camii imamının kendi içerisindeki yalın dünyası ve aşkı vardır:

“Mesihpaşa İmamı romanı, her türlü sevgiden yoksun ya da sahip olduğu değerlerin farkında olmayan bir insanın, bir din adamının her alanda kendini ne kadar kolay harcayabileceğini; bağlı olduğu değerler manzumesinin çözülüşünü ve sonunda yıkılışını vurgular.” (Gündüz, 2004: 406).

Sâmiha Ayverdi’nin romanlarındaki karakterler çeşitli kavram değerleri yüklenir. Dolayısıyla bu karakterlerin kendi içlerinde bir çatışması vardır.

Ciğerdelen romanıyla tanınan Safiye Erol’un kadının dünyasını ele alan romanları da vardır. Kadıkoyü’nün Romanı (1938), bir aşk konusunu ele alır. Ülker Fırtınası (1944), Viyana’da yıllarca kaldıktan sonra yurda dönen Nuran’ın yaşadığı aşk ilişkisi çevresinde şekillenmektedir.

Emine Işınsu Öksüz, romanlarında Türk toplumunun son kırk yıl içinde geçirdiği sarsıntıları, yaşadığı buhranları, kitlesel dalgalanmaları, sağ-sol şeklinde biçimlenen kutuplaşmaları, iyice hazmedilmemiş reçetelerle ve siyasal doktrinlerle kendilerine bir yer tutmaya çalışan ve yaşamlarını bunlarla yönlendiren dönemin gençliğini ve sorunlarını, kuşak çatışmasını, inanç buhranını ve bu buhrandan gönül yüceliğine ulaşmanın yollarını bir öğretmen yüreğiyle, bir anne duyarlığıyla, içten ve yalın anlatımıyla öyküleştirir. (Gündüz, 2006). Küçük Dünya ‘da Urfa’daki bir genç kadının duygularıyla toplumsal davranış değerleri arasındaki bocalamasını işler. Azap Topraklarında (1969), Batı Trakya’da yaşayan Türkler’ in yaşadığı acıları, milliyetlerine yönelik baskıyı konu alır. Benzer bir konuyu, Bulgaristan’da yaşayan Türklerin milli benliklerini unutmaya yönelik gördüğü baskıyı, Çiçekler Büyür (1979) romanında İlay’ın yaşadıkları çevresinde dile getirir. Sancı (1975) ve Cambaz’da (1982), Türkiye’de 1970 ve 1980 öncesi siyasal çatışmaları işler. Cumhuriyet Türküsü’nde (1993), Atatürk döneminin ilk on yılında yaşananları, sosyal ve siyasal çatışmalar merkezinde anlatır. Nisan Yağmuru (1998), Bir Ben Vardır Bende Benden İçeri (2002) ve Bukağı (2004) romanlarında ise daha çok tasavvufi bir yön bulunur.

Emine Işınsu’nun ilk romanları Küçük Dünya, Aşk ve Zafer daha çok psikolojik karakterlidir. Yazarın daha sonra kaleme aldığı romanlar ise Türkiye’nin 1960 sonrasında yaşanan sosyal ve siyasal olaylarını konu alır.

Sevinç Çokum, romanlarında sosyal ve tarihsel konulara yer verir. Kendi dönemini konu alan Zorda (1977), 1970’li yılların sosyal ve siyasal olaylarını işler. Bizim Diyar’da (1978) ve Ağustos Başağında (1989) yakın dönem tarihsel olaylarını konu alır. Bizim Diyar’da Osmanlı İmparatorluğunun çözülüş yılları ve Balkan elimizden gidişi romanlaştırılmıştır. Ağustos Başağı’nda ise Kurtuluş Savaşı yıllarında cephede ve cephe gerisinde yaşanan olaylar kurgulanır. HilâlGörününce’de (1984) ise Kırım Savaşı yıllarına gidilir. Kırım Türkleri’nin hayatından kesitler sunulur. Gül Yüzlüm (1989), Gece Rüzgârları (2004) gibi romanlarında ise yetmişli yıllardan başlayarak geçirdiği hızlı değişmeleri insanların çeşitli ruhsal durumlarını, yalnızlıklarını ve yabancılaşmalarını konu alır.

Bu grup içerisinde değerlendirebileceğimiz genç kuşak romancılar Nazan Bekiroğlu ve Fatma Karabıyık Barbarosoğlu‘dur.

Nazan Bekiroğlu‘nun Yusuf ile Züleyha romanı, konusunu Kur’an-ı Kerim’deki Yusuf kıssasından alır. Bekiroğlu, farklı bir duruş noktası ve bakış açısıyla geleneksel hikâyelerimize kaynaklık eden Yusuf u Züleyha kıssasına, Züleyha penceresinden bakar. Züleyha, aşık olan konumundadır. Bekiroğlu, İsimle Ateş Arasında adlı romanında da değerler, simgeler çatışmasını işler. Romandaki isemler Mansur, Nihare ve Numan; isimlerinin temsil ettiği anlam değerleri çevresinde kurguda yer alırlar:

“Bu simgesel kişilerin her üçü de taşıdıkları ad ile bu adın çağrışımsal karşılığı olan ölüm, romancının nitelemesiyle ateş, arasında gidip gelirler. Bu bakımdan roman, bir yanıyla imgesel/sembolik, bir yanıyla da gerçeklik düzleminde oluşan bir kıymetler çatışması olarak dikkati çekmektedir.”(Gündüz, 2006:336).

Bekiroğlu, İsimle Ateş Arasında romanında Yusuf ile Züleyha’da olduğu gibi tarihsel olaylara farklı noktadan bakmayı tercih etmiştir. Böylece tarihsel olayları hem bir kadın olarak yeniden sorgulamış hem de çağının getirdiği zengin çağrışımlara dayalı bakış açısıyla yeniden yorumlamıştır.

Fatma Karabıyık Barbarosoğlu, ilk romanı Hiçbiryer, son elli yıl içerisinde Türkiye’de yaşanan toplumsal olaylar ekseninde kurulmuştur. Okumak maksadıyla büyükşehire gelen ve roman boyunca kent – köy çatışması yaşayan roman kahramanı Şahin’in dünyası anlatılır. Yazar; hayal kırıklığı, büyükşehrin insana getirdikleri ve götürdüklerini, sosyoloji alanındaki deneyimleri ve bilgileri ile birleştirerek köy kent ilişkisine farklı bir açıdan bakar.

Toplumcu – Gerçekçi Çizgide Eser Veren Kadın Yazarlar

Toplumcu çizgide eser veren yazarlar, sosyal hayatın içerisinde kadının yerini ve yaşadığı çeşitli problemleri, toplumsal problemler çerçevesinde dikkatlere sunmuşlardır.

  • Suat Derviş (1905 – 1972),
  • Afet Ilgaz Muhteremoğlu (1937-2015),
  • Sevgi Soysal (1936 – 1976),
  • Füruzan Tekil (1935 -).

Gazete çevresindeki etkinlikleri ile tanınan Suat Derviş (1905 -1972), yazıları ve romanlarıyla toplumcu edebiyatın öncülerinden kabul edilir. Romanlarının büyük bir kısmı tefrika halinde kalmıştır. Yayımlananları ise şunlardır: Kara Kitap (1921), Ne Bir Ses Ne Bir Nefes (1923), Hiçbiri (1923), Fatma’nın Günahı (1924), Buhran Gecesi (1924), Gönül Gibi (1928), Emine (193D, Hiç (1939), Çılgın Gibi (1945), Ankara Mahpusu (1968), Fosforlu Çevriye (1968), Aksaray’dan Bir Perihan (1997). Çok sayıda romanı da 1934 – 1965 arasında çıkan gazetelerde tefrika halinde kalmıştır.

Suat Derviş, “toplumcu gerçekçi” ve “popülist” nitelemeleriyle iki farklı biçimde anılmış bir yazardır. Önceleri popülist tarzda yazan Suat Derviş, daha sonra toplumcu – gerçekçi çizgiye yönelir. Toplumcu – gerçekçi söylemin egemen olduğu romanlarında, tema olarak aşk maceralarını ele alsa bile, olay örgüsünü gerçekçi bir zeminde kurmaya özen göstermiştir. Gerçekçi olay örgüleriyle hazırlanan Fosforlu Cevriye, Hiçbiri, Aksaray’dan Bir Perihan, Hiç, Ankara Mahpusu gibi romanlar sosyal gerçekçi söylemin ürünleridir. Romanlarını çoğunlukla kadın kahramanların bakış açısıyla oluşturur. Olaylarda toplum hayatının çelişkilerini işler. Maddi imkân – imkânsızlık, toplumsal değerler – bireysel özgürlük gibi çatışmalar etrafında toplumun her kesiminden kişilerin rol aldığı vakalarda kadın, bireyliğini ve kimliğini kazanmak peşindedir. Kadın, bir bakıma toplumun yıpranmış davranış değerleri ile çatışma yaşar. (Çelik, 2006: 260).

Sevgi Soysal (Nutku, Sabuncu) (1936-1976), Türk romanında kadın sorunlarını gündeme getirmiş yeni bir soluktur. Yürümekten (1970) itibaren konularını kendi hayatını, tanık olduğu olayları hareket noktası alarak eleştirel gerçekçi/toplumcu romanlara yönelir. Yenişehirde Öğle Vakti (1974) romanında gözleme dayalı bir insan portresini dikkatlere sunar. Şafakta (1975), 12 Mart döneminin olaylarını çatışmaların merkezinden birine ait dikkatle kurgular. Romanda, bir gece içinde meydana gelen olaylar anlatılır. Bir örgüt evinin basılması, tutuklanmalar, sorgulanmalar ve şafak vakti ise serbest bırakılma:

“Roman kişilerinin tutukluluk öncesi ve sonrasına dair yaşadıklarını, bir çeşit’geniş-letilmiş şimdiki zaman’ şeklinde formülleştirebileceğimiz anımsamalarıyla, geri dönüşlerle ve kendilerini sorguladıkları iç çatışmalarla şimdi’nin birkaç yıl öncesine ve sonrasına kadar genişler. Roman kişilerinin serbest bırakılıp evlerine dönüşünün anlatıldığı daha çok aydınlığı ve kurtuluşu simgeleyen ‘Şafak’ adlı son bölümde, Adana kentinin işlek bir caddesiyle sembolize edilen Türk toplumunun panoraması verilir. Yazar, kamera tekniğini kullanarak ama daha çok ideolojik bir bakışla ve sınıfsal farklılığın tipik örneklerine odaklanarak köşe başlarında iş bekleyen amelesinden pavyon kapatan kaçakçısına kadar değişik insan manzaraları sunar.” (Gündüz, 2006: 347).

Denilebilir ki Şafak, belli bir dönemin olaylarını sergileyen ve artık sosyolojik değer taşıyan bir romandır. Sevgi Soysal’ın ölümünden sonra yayımlanan Tante Rosa (1980), yazarın yakın çevresini anlatır. Roman temel kahramanı Tante Ro-sa’nın geçirdiği mutsuz bir evlilikten sonra sürüklendiği acılı hayat dramatize edilir. Rosa, yaşadığı tüm olumsuzluklara rağmen yaşama sevincini ve iyimser bakışını kaybetmez ve hayata tutunması dikkate değer.

Füruzan Tekil (d. 1935), Güz Mevsimidir (1972) adlı uzun öyküsünde ve 47’lilerde, sol ideolojik söylemleri ön plana çıkarır. Berlin’in Nar Çiçeği’nde (1988)Almanya’daki Türk işçileri ile ilgili anılarını romanlaştırır. Füruzan’ın 47’liler’inde gözleri bağlı olarak evlerinden alınan romanın kadın kahramanının yaşadığı işkence sahneleri sayfalara yayılarak tüm ayrıntılarıyla verilir. 47’liler konusunu 1947 doğumlu Emine Semra Kozlu’nun hayat hikâyesinden alır. Emine, 12 Mart öncesinde, öğrenci hareketlerine katılmış, tutuklanmış, işkenceler görmüş ve aşağılanmıştır. Bu durum onun ailesiyle ve yaşadığı toplumla uyumunu da olumsuz yönde etkilemiştir. Füruzan böylece, kadın olmanın verdiği duyarlıkla Emine’nin kişiliği üzerinden Türkiye’de kadın olmanın sorunlarını ve bir kadının karşılaşacabileceği tehlikeleri de gözler önüne sermektedir.

1950 sonrasında İslâmî söylem ile romanlarını kaleme alan yazarlar da vardır. Bu yazarlar sadece İslâmî değerleri referans olarak alırlar. Sevim Asımgil (Terketme/2002), Şule Yüksel Şenler (d. 1938) (Huzur Sokağı, Bize Ne Oldu?.) ve Emine Şenlikoğlu (d. 1953) (Ben Kimin Kurbanıyım/1994) gibi kadın romancılar, eserlerini bu çerçevede oluşturdular. Bunların yanında Afet Ilgaz Muhteremoğlu (Bir Feministin Doğruya Yakın Portresi/1988), Nuriye Akman (Nefes/2004), Cihan Aktaş (Bana Uzun Mektuplar Yaz/2002) gibi kadın yazarlar, farklı bir bakış açısıyla günümüzdeki kadının sorunlarını dile getirdiler. İkinci gruptaki yazarlar; üslupları, bilimsel yaklaşımları ile Türk romanına farklı bir soluk taşımışlardır.

Popüler Kadın Romancılar

Popüler roman kısaca halkın zevkine, ruhuna hitap eden eser anlamındadır. Halkın dili ve halkın ifadeleriyle dile getirilir. Ele aldıkları konu bakımından şu türlere ayrılabilir: Aşk romanları, polisiye romanlar, casusluk romanları, tarihsel romanlar, acıma duygusunu ateşleyen toplumsal romanlar, heyecan – macera – gerilim romanları, mizah romanları, ideolojik romanlar. Popüler romanın özellikleri kısaca şöyledir:

“Bu tür romanlarda işlenen konular, günlük hayattan alınır. Eserler olay ağırlıklıdır. Yazarlar edebî endişeden uzaktır. Bu yüzden edebî değerleri yüksek değildir. Ro-manlardaki kurgu dağınık, yapı çözüktür. Klişelere dikkat edildiği için birbirinin tekrarı olan eserlerle karşılaşırız. Yazarların üslubu itinasızdır. … Halka okuma zevkini ve alışkanlığını kazandırma, halkı eğlendirme, onlara hoşça vakit geçirtme ana hedefleri arasındadır”(Aygün, 2002: 93).

Bu anlamdaki anlamda popüler romana, Türk edebiyatında ilk olarak Ahmet Mithat Efendi ile rastlanır. Daha sonra onun takipçileri durumundaki Ahmet Rasim ve Hüseyin Rahmi Gürpınar, popüler roman türünde eser kaleme alırlar. Cumhuriyetin ilanıyla birlikte bu tarz roman yazarlarının sayısı artar.

Cumhuriyet dönemindeki popüler romancıların bir başka özelliği, romanlarının büyük bir bölümünün sinema filmi ve televizyon dizisi haline getirilmesidir. Bunun sebebi de, halk tarafından çok beğenilmelerinden ve okunmalarından çok, halkın zevkine ve duygularına hitap etmelerinden kaynaklanmaktadır.

Cumhuriyetten sonra kadın yazarların ilgisi bu alanda yoğunlaşır. İsimleri bugün için pek hatırlanmayan bu romancılar, eserlerini halkın beğenisini göz önüne alarak yazmışlardır.

  • Kerime Nadir Arzak,
  • Muazzez Tahsin Berkant,
  • Mebrure Sami Koray,
  • Mükerrem Kamil Su,
  • Cahit Uçuk,
  • Peride Celal,
  • Nezihe Muhittin,
  • Sevda Sezer,
  • Meliha İlksel,
  • İpek Ongun v.d.

Bu romancıların 1940 sonrasında Türk halkına okuma alışkanlığı kazandırdığı inkâr edilemez. Hemen hepsi roman kaleme aldıkları dönemde en çok okunan yazar konumunda olmuşlardır.

Modern Akımların İzinde Yazan Kadın Romancılar

Modern akımların izindeki kadın yazarlar, genellikle dikkatlerini kadının iç dünyasına yöneltmişlerdir. Kadının problemlerini çağrışımlara dayalı olarak aksettirirler, Nezihe Meriç, Leyla Erbil bu tür yazarlardandır. Bu yazarlarda kadın kimliği daima ön plandadır. Ayrıca 1980’lerden itibaren roman yazmaya başlayanlar arasında Pınar Kür, Adalet Ağaoğlu, İnci Aral, Lâtife Tekin, Erendiz Atasü, Oya Baydar, Ayşe Kulin, Nazlı Eray, Aysel Özakın, Buket Uzuner, Elif Şafak toplumsal problemlerin yanında sanat endişelerini öne çıkarırlar, yeni biçimler denerler. Bu tarz romanlarda yazarlar, anlatılan konudan çok anlatım tekniğine ve kullanılan dile önem verirler. Bu romanlarda kadın yazarlar, kurgulanan olayların akla ve zamana uygunluğunu hesaplamazlar. Hemen tümü klasik anlatım tekniklerinin dışına çıkmışlardır.

Bilinçaltı akımına uygun roman kaleme alan Nezihe Meriç (1925 – 2009), Korsan Çıkmazı’nda (1962), yalnızca denize ulaşan bir çıkmaz sokakta oturan iki arkadaşın dünyasını iç diyaloglar aracılığıyla aksettirir. Meriç’te kendi iç yalnızlığını sürdüren kadının dünyası vardır.

Adalet Ağaoğlu (1929), ilk romanından sonuncu romanına kadar 1950’li yıllardan itibaren Türk toplumundaki sosyal değişimleri kadını merkeze alarak anlatır. Batılılaşma macerası, modernleşme algısı, slogana dayalı ulusçuluk, 12 Mart ve 12 Eylül’ün yanlış uygulamaları, yurt dışındaki işçilerin sorunlarını kurguya dayalı roman yapısı içerisinde incelemiştir. Romanlarında klasik anlatım tekniklerinin dışına çıkarak bilinç akışı, iç monolog gibi yeni anlatım teknikleri deneyen yazar Ölmeye Yatmak (1973), Fikrimin İnce Gülü (1979), Bir Düğün Gecesi (1979), Yaz Sonu (1980), Üç Beş Kişi (1984), Hayır (1987), Ruh Üşümesi (1991), Romantik Bir Viyana Yazı (1993), Gece Hayatım (1993) adlı romanlarının tümünde yaşadığı dönemi sorgulamıştır.

Adalet Ağaoğlu’nun romanları içerisinde gerek anlatım tekniği gerek ele aldığı konu bakımından ayrı bir yeri olan Bir Düğün Gecesi (1979), 12 Mart döneminin sosyal ve siyasal hayatını işler. Berna Moran’ın deyimiyle “bağımsız iç konuşma” metoduyla anlatım gerçekleştirilir. Adalet Ağaoğlu bu dönemde, toplumun sosyal katmanlarını temsil eden çok farklı gruplardan şahısları bir mekânda ve bir düğünde buluşturur. Üst düzey askerden bürokrata, iş adamından avukata devrimcisinden gericisine kadar. Bütün bu kişiler Üniversitede iktisat profesörü olan Ömer’in yansıtıcılığında okuyucu ile karşı karşıya getirilirler. Düğün sahnesinde yer alan kişiler sırayla kendi içlerinden konuşuyorlar. Bu konuşmalarını diğer kişiler duyamıyor. Yazarın sözcülüğünü de üstlenmiş olan Ömer, bu konuşmaları okuyucuya aksettiriyor. Romandaki her bölüm, asli kişi ile düğündeki birinin iç konuşması şeklinde geçmektedir. Daha doğrusu bütün bölümler Ömer’in iç konuşmasıyla başlar onun seçtiği ya da onun zihninden geçirdiği kişinin konuşmasıyla devam eder. Denilebilir ki Ömer, gözlemlediği ve odaklandığı düğün sakinlerini iç konuşma tarzında dillendirerek onların duygularını açığa vurmalarınına neden olmaktadır. Böylece okuyucu, çok farklı sosyal tabakalardan gelmiş insanları kendi değerlendirmeleri ve yorumlarıyla tanımış olur. Bu şahıslar simgesel değer yüklenerek bir bakıma Türkiye profilini ortaya çıkarırlar. Bu insanlar kuşku ve tedirginlik içindedirler ve aralarında iletişim kopukluğu vardır.

Bir Düğün Gecesi romanında asli kişi ve yansıtıcı Ömer iç konuşmaları aracılığıyla toplumun genel panoraması çizilir. Romandaki bütün kişilerin ve temsil ettikleri kitlelerin olumsuz yönleri sergilenir. Sadece düğüne gelmeyip kır çiçekleri gönderen ve emeğiyle geçinen Ali Usta olumlu bir tiptir. Çünkü Ali Usta’nın samimiyeti vardır. Roman kahramanlarının bir başka özelliği görünüşleri ile gerçeklikleri arasındaki derin uçurumdur. İç konuşmalar aracılığıyla ortaya çıkan gerçek, bir bakıma onların iç yüzüdür. Adalet Ağaoğlu, Bir Düğün Gecesi’nin sonunda iyimser bir tavır takınır. Berna Moran, tüm bu olumsuzluklara rağmen, romanın sonunda yazarın iyimserliğe yönelmesini, yazarın “ben” yerine “biz” tercihi ile açıklar. (Bakınız: Moran, 1994: 37-47)

Ruh Üşümesi (1991) de 12 Mart dönemini konu alır. Burada da iç konuşma ve bilinç akışı gibi anlatma teknikleri söz konusudur. Adalet Ağaoğlu, Ruh Üşüme-si’nde sahneleme tekniği ile, romanın sonuna kadar isimlerini vermeyerek birbirini tanımayan bir kadın ve bir erkeği bir lokantada ayrı ayrı masalarda birbirleriyle ilgili hayal kurdurarak buluşturur. Bu kadın ve erkek 12 Mart öncesi olaylara karışmış, hayal kırıklıkları, acılar yaşamışlardır. İşte bu acılar, kurulan bir hayalin bile yok oluşuna zemin hazırlayacaktır. Bu bakımdan Ruh Üşümesi, bir hayal kırıklığının romanıdır. Adalet Ağaoğlu:

“Çağdaş Türk roman ve öykü yazarlarının zaman zaman denedikleri bu anlatım tekniklerini farklı ve modern anlatım teknikleriyle destekleyerek ve zenginleştirerek anlatımına özgünlük kazandırmıştır. Onun romanlarını farklı kılan da geliştirilmiş bu iç konuşma tekniğidir.”(Gündüz, 2006: 369).

Kadın yazar kimliğiyle kendini gösteren Leyla Erbil (1931-2013 ) tüm romanlarında tabuları yıkan bir düşünce ile okuyucunun karşısına çıkar. İlk romanı Tuhaf Bir Kadın’da (1971) kadının toplumdaki yerini sorgular. Karanlığın Günü’nde (1985), bir kadın dikkatiyle kuşağının yaşadığı acılı ve sıkıntılı dönemi romanlaştırır. Mektup Aşkları (1988), mektuplardan oluşan farklı bir roman denemesidir. Burada da cinsellikten uzakta, kirlenmemiş bir aşkın saf gerçekliğini dikkatlere sunar. Cü-ce’de (2001) ise yaşamış olduğu olayların acı ve ironik eleştirisini yapar. Olayları eline kamerasını almış bir gözlemci tarafsızlığıyla sunar:

“Erbil, tüm romanlarında iyilikle kötülüğün, özveri ile bencilliğin harmanlandığı insanın iç gerçeğini tüm çıplaklığıyla vermeye çalışmış; bu yüzden kadın kahramanlarını hüzünlü, acılarla yoğrulmuş kişilerden seçmiştir.” (Gündüz, 2006:343).

Ayla Kutlu (1938), Bir Göçmen Kuştu O (1985), Hoşçakal Umut (1987), Kadın Destanı (1994), Emir Beyin Kızları (2000) romanlarını kaleme alır. Bir Göçmen Kuştu O ve devamı niteliğindeki Emir Beyin Kızları romanlarında Kafkaslardan göç eden bir ailenin Anadolu’daki serüveni anlatılır. Urfa civarına yerleşen anne Ceva-hir’den başlayan macera, Kurtuluş Savaşı yıllarında kendini birdenbire mücadelenin merkezinde bulan oğlu Emir Bey ile devam eder. Roman, bu yönüyle Milli Mücadeleyi ve Anadolu hareketini konu alır. Emir Beyin Kızları romanı da kızlar aracılığıyla modern Türkiye’nin anlatımı niteliğindedir.

Oya Baydar (1940), ilk romanı Kedi Mektuplarında (1993) kediler aracılığıyla toplumun baskıcı tutumunu gözler önüne sermeye çalışır. Bir yandan da 68 kuşağının iç hesaplaşmalarını anlatır. Hiçbir Yere Dönüş (1998), Berlin duvarının yıkıl-masınından sonra toplumcu düşünceye mensup insanların yaşadığı hayal kırıklığı konu alınır. Sıcak Külleri Kaldı (2001) romanı, 1960 sonrası Türkiye’nin siyasal ve sosyal hayatı, kurgu çevresinde gözden geçirilir. Son romanı Erguvan Kapısı (2004) ise Sıcak Külleri Kaldı romanının devamı niteliğindedir.

Ayşe Kulin (1941), biyografi karakterli romanları ile ünlenmiştir. Adı Aylin (1997), kökleri Giritli Mustafa Naili Paşa’ya kadar uzanan bir ailenin kızı olan Aylin Devrimel’in prenseslikten ABD ordusundaki albaylık görevine uzanan fırtınalı hayatını konu alır. Füreya’da (1999), ilk kadın seramik sanatçısı Füreya’nın macera dolu renkli ve zengin hayatı vardır. Ailesinin 1900’lü yılların başından günümüze gelen çizgisi dışında biyografi roman türünün son örneğini Türkan Saylan’ın hayatını konu alan Türkan (2009) adlı romanıyla verir. Köprü (2001), Erzincan’da farklı inançlara sahip Mevlüt ile Elmas’ın ilişkileri çevresinde Kemaliye köprüsünün yapım aşamaları, Başbağlar’a yapılan saldırılar ve köprü yapımını gerçekleştirmek için Erzincan valisinin bürokrasi ile yaptığı mücadeleleri konu alır. Nefes Nefese’de (2002) İkinci Dünya Savaşı sırasında yüzlerce Yahudi’yi soykırımdan kurtaran Türk diplomatlarının çalışmaları işlenir. Gece Sesleri nde (2004) ise Egeli Ortaçlı ailesinin 40’lı yıllardan itibaren birkaç kuşağı içine alan ve günümüze kadar uzanan çizgide yaşadıkları aile içi sorunlar, pişmanlıklar, sevgiler, düşmanlıklar; yine bu dönemin siyasal ve sosyal olayları ile birlikte verilir. Ayşe Kulin roman kahramanlarını seçerken de oldukça titizdir:

“Ayse Kulin ‘in romanlarındaki kadınlar sosyoekonomik durumları birbirinden farklı olsa da fiziksel güzelliğe sahiptirler. Kıyafetleri yasadıkları bölgenin toplumsal özelliklerine göre farklılık gösterir. Doğu ve güney doğulu kadınlar uzun elbiseler giyerken baslarını da örterler. Batıdaki sehirli kadınlar, gelir seviyelerine göre daha özenli bir giyime sahiptirler. Kisisel bakımlarına dikkat etmektedirler. Kadınların ten ve göz renkleri bulundukları coğrafyaya göre seçilmistir.” (Morkoç, 2009: 10).

Ayşe Kulin, büyükbabasından başlayarak ailesinin macerasını dört romanda toplar. Bunlar sırasıyla Veda – Esir Şehirde Bir Konak (2007), Umut (Hayat Akan Bir Sudur) (2008), Hayat – Dürbünümde Kırk Sene (1941-1964), Hüzün – Dürbünümden Kırk Sene (1964 – 1983) romanlarıdır. Bu romanlarında Ayşe Kulin, Osmanlı’nın son günlerinden Cumhuriyetin ortalarına kadar, ailesinin yaşadıkları çevresinde, Türkiye’nin öyküsünü anlatır.

Aysel Özakın‘ın (1942 -) Alnında Mavi Kuşlar (1978) romanı, feminist düşüncenin belirdiği eserlerden birisi durumundadır. Armağan’ın annesinin kızının acı çekmemesi için ona erkeklerden nefret etmeyi aşılaması oldukça dikkat çekicidir. Roman kahramanı Armağan’ın hayatı çevresinde şekillenen roman, genç kız, bütün davranışlarını ezilmemek, haklarını korumak çevresinde oluşturur.

Sonunda Armağan İstanbul’a yerleşir, bir kütüphanede memur olur. Şiir yazar, sanatçı çevresiyle arkadaşlık kurar.

Aysel Özakın, Genç Kız ve Ölümde (1981) Cumhuriyetin ikinci kuşağı gözüyle ilk kuşağı sorgular. Romanda, Nuray İlkin’in kızı Seçkin, annesinin yazdığı romanı beğenmez: Annesinin yaşayış biçimini değiştirmesini; fabrikalarda, okullarda, gecekondu semtlerinde, Anadolu’da neler yaşandığını görmesi gerektiğini söyler.

Pınar Kür (1943 -), romanlarında toplumsal problemleri ve kadınların çeşitli dertlerini işler. Pınar Kür romanlarında kadınların başkaldıran yönlerini öne çıkarır. Kadınların haklarını elde edebilmeleri için siyasal mücadelelerin içerisinde olmaları gerektiğini de işaret eder. Kür’ün kadınlarında iç dünyanın tüm boyutları sergilenir. Aynı zamanda birey – toplumsal davranış değerleri çatışma halindedir. Yarın Yarında (1976) kadının gözüyle topluma dair tüm olumsuzlukları gözler önüne sermeye çalışır. Bu romanda, daha önce mutsuz bir evlilik geçirmiş zengin bir genç kadın olan Şeyda ile sol örgütlerin içerisinde bulunmuş Selim’in hikâyesi anlatılır. Romandaki tüm kişiler sıradışıdır. Kendi değerleri ekseninde hareket ederler. Tüm eylemleri, toplumsal davranış değerlerinin dışındadır. Bir bakıma yalnızlık içerisindedirler.

Pınar Kür, Yarın Yarın romanında 68 kuşağının ideolojik söylemleriyle okuyucuya seslenir. Öyle ki, hayat kadınlarını varlıklı zengin işadamlarından daha onurlu gösterir. Pınar Kür, Küçük Oyuncunun (1977) konusunu tiyatro çevresindeki ilişkilerden alır. 1979 yılında yayımlanan Asılacak Kadın, cinsel bakımdan sömürülen ve sonunda cinayete sürüklenen genç bir kadının yaşadıkları üzerine kurulmuştur. Melek adlı bu genç kadın, hayatı başkaları tarafından yönlendirilen kadının çok boyutlu dünyasına gider. Melek’i kötü yolan itenler ile onu kurtarmaya çalışanların ekseninde okuyucuya sunan Pınar Kür; romanında hasta ruhlu bazı erkeklerin dünyasına da dikkat çeker.

Asılacak Kadın romanında Melek; cahillik, kimsesizlik ve çaresizliğin kıskacındadır. Bir Cinayet Romanı (1989), yazım tekniği bakımından oldukça farklıdır. Romanda kurmaca metin ile gerçeklik arasındaki ince çizgiye dikkati çekilir.Bir Cinayet Romanı’nda, “iç-roman” diye niteleyeceğimiz “Ölümün Vazgeçilmez Çekiciliği” adlı başka bir roman daha vardır. İki romandaki olaylar birlikte yürür. Bu ikinci romanı üstkurmaca metin olarak tanımlamamız gerekir. Bu iç romanla, baş kişi konumundaki Akın Erkan’ı ve kişilerin ruhsal dünyalarını tanıma fırsatı buluruz. Berna Moran, kurgunun ilginçliğine ve yazarın roman kişisine dönüşüne değinerek Bir Cinayet Romanı’nı “kurmacanın çözümlendiği bir dedektif romanı” olarak tanımlar. (Moran 1994: 110-117). Pınar Kür, Sonuncu Sonbaharda (1992) yine bir cinayetin çözümlenmesi çevresinde postmodern üslup ve biçim endişesini öne çıkarır.

İnci Aral (1944) da daha önce üzerinde durduğumuz kadın yazarlar gibi kadın sorunlarını işleyen romanlar kaleme almıştır. Romanlarında şiirsel bir anlatım sergiler. Ölü Erkek Kuşlar (1991), Yeni Yalan Zamanlar (1994) adlı romanlarında kadın duyarlığını, kadın kimliğini, geleneksel değerler ile yaşanmak zorunda kalınan hayatın çatışmasını işler. Hiçbir Aşk Hiçbir Ölüm (1997) romanında bir anne ile kızın ilişkisini konu alır. Anne tecrübeleri ile kızına yol göstermeye çabalar. Kız ise boşanmanın eşiğindedir. Bu iki kadının problemleri iç konuşmalarla zenginleştirilerek dile getirilir. İçimde Kuşlar Göçüyor (1998), Mor (2003) İnci Aral’ın diğer romanlarıdır.

Nazlı Eray (1945 -) zengin hayal gücüne dayalı romanlar kaleme almıştır. Romanları şunlardır: Pasifik Günleri (1981), Orphee (1983), Deniz Kenarında Pazartesi (1984), Arzu Sapağında İnecek Var (1989), Aşk Artık Burada Oturmuyor (1989), Ay Falcısı (1992), Kuş Kafesindeki Tenör (1991), Yıldızlar Mektup Yazar (1993), Uyku İstasyonu (1994), Aşık Papağan Barı (1995), İmparator Çay Bahçesi (1997), Örümceğin Kitabı (1998), Elyazması Rüyalar (1999), Ayışığı Sofrası (2000), Aşkı Giyinen Adam (2001), Sis Kelebekleri (2003).

Nazlı Eray ilk romanından sonuncusuna kadar gizemli ve hayal ile örülü bir dünyayı aksettirir. Romanlarında fantastik ögeleri kullanır. Aşkı Giyinen Adam romanında tarot kartları aracılığıyla fantastik gerçekçiliğin farklı bir yansımasını dikkatlere sunar. Falcı Dürnev Hanımın salonu her zaman gizemli, olağanüstü ve fantastik dünyaya ait kişilerle doludur. Yazar bu kişileri konuşturmak ve onların dünyalarını hikâye etmek suretiyle hayal yolculuğu oluşturur. Eray’ın bütün romanlarında farklı anlatım teknikleri çevresinde bu hayal yolculuğu, yaşanan zaman dilimiyle birlikte vardır.

Duygu Asena (1946-2006) sadece yazdıklarıyla değil tartışmalarıyla da ismi feminizm ile özdeşleşmiş bir yazardır. Kadının Adı Yok (1987), yazıldığı dönemde feminizm tartışmalarını üst boyuta taşımış bir romandır. Bu kitapta kadın, çocukluktan başlayarak kız-erkek ayrımcılığının toplumun yaşama ilkesi olduğunu öğrenir. Babasının onu ve annesini erkeklerden korumak adına uyguladığı baskıdan tutun hayatın her kademesinde kadının yaptıklarını cinsel farklılığa bağlayan anlayıştan, dayak diyen kadınlardan, iş çevresindeki ayrımcılığa kadar birçok noktada kadının yerini ve konumunu algılar. Kadının Adı Yok’ta ben-anlatıcı, çevresine hep eleştirel gözle bakar. “Duygu Asena’nın feminizmi, esas olarak ‘özgürlük’, ‘bağımsızlık’ değerlerine odaklanır. Annelik, evlilik birer ayak bağıdır. Hayatında aşka yer vardır, ama bağımsızlığa engel olmadıkça.” (Aytaç, 2006).

Erendiz Atasü (1947) roman yazmaya kadın konusunu sorgulayarak başlar. Cumhuriyet devriminin olumlu etkilerine karşın Türk toplumunun halen ataerkil özellikler taşıdığını, kadının ezilmesi ve aile içi şiddet olaylarının yaygın biçimde sürmesine tepkilidir. Atasü, ilk romanı Dağın Öteki Yüzü (1996) romanında, Cumhuriyetin ilk kuşağının aydın ve idealist yönünü ortaya çıkarmak amacındadır. İlk kuşağın öyküsünü kaleme almaktadır. Dağın Öteki Yüzü, denilebilir ki Erendiz Atasü’nün Türk kadınının entelektüel gelişimi ve toplum içinde yerini alması konusunda Atatürk’e neler borçlu olduğunu hatırlatan epizotlarla beslenmiş bir romanıdır. Gençliğin O Yakıcı Mevsimi (1999) adlı romanında genç bir kadının cinselliğini keşfedişi ile başlayan duygu dünyasındaki değişmeleri, hayalleri ile hayatın ve toplumun gerçeklikleri karşı karşıya getirilir. Bir Yaşdönümü Rüyasinda (2002) Türkiye’nin kadına bakışını Feride çevresinde sorgular. Feride’nin hayatına giren üç erkekle olan ilişkileri çevresinde ülkenin 50 yıllık, bu çerçevedeki panoraması verilir. Gürsel Aytaç, Edendiz Atasü’nün eserlerinde feminizm konusundaki tavrını, O’nun Kadınlığım Yazarlığım Yurdum (2001) kitabından alıntılar yaparak şöyle açıklamaktadır:

“Erendiz Atasü, kadının kendini gerçekleştirmesi, haklarına kavuşması, birey olabilmesi konularını bir kadın yazar duyarlılığıyla öykü ve romanlarına ana izlek yapmakla kalmaz, sosyoloji, antropoloji alanlarından konuya ilişkin yayınları izler, edebî eserlerdeki iz düşümlerini de gözden kaçırmaz.
Bir yazısında erkek egemen kültürün kadınla baş edebilme yöntemlerini dört ana başlık altında toplayan Erendiz Atasü, “kadın varoluşunun etki alanını daraltmak” konusuna “kadını zihinsel yaratıcılığından ve cinsel gücünden soyutlayıp ev içi köleliğe hapsetme”yi, “kadın varoluşunu ve kadın gövdesini bölmek ve indirgemek” konusuna “kadın gövdesini kadın kişiliğinden koparıp nesneleştirme”yi, “kadınları kendi aralarında karşıt gruplara bölmek” konusuna “erdemli / erdemsiz, çalışan / çalışmayan, eğitimli / eğitimsiz, cinsel kadın / ana kadın gibi karşıt kümelere ayırmayı” örnek gösterir ve son olarak “bu yöntemlerle kadının gönüllü uyumunu sağlamak” yöntemini saptar (Aytaç, 2006).

Buket Uzuner (1955 -), İki Yeşil Susamuru, Anneleri, Babaları, Sevgilileri ve Diğerleri (1991) romanında, bir kadının düşsel ve fantastik dünyası vardır. Roman adını, Hint kökenli İngiliz H. H. Munro’nun, insanlar ölünce dünyadaki yaptıklarına ve kişiliklerine göre alt sınıftan bir canlıya dönüşecekleri, öykü kişisinin de bir su samuru olmak istediğini söylediği Laura adlı öyküsünden almaktadır. Postmodern bir kurguyla ele kaleme alınmıştır. Roman, mimar Nilsu’nun kendi hayatını anlatan bir dosyayı yazara vermesiyle başlar. Nilsu; Aşk-yalnızlık, intihar-ya-şama bağlılık gibi zıtlıklar üzerine kurulu dünyasında model aldığı çağdaş bir kadın olan Selen’in de yardımıyla ezilmeden ayakta durabilen, eğitimli bir kadını temsil etmektedir:

“Buket Uzuner iki kadının dünyasından insanları, aileleri, çevreyi ve genel olarak insanlığı sorguladığı bu romanında klasik roman kalıplarının dışına çıkarak olay örgüsünü bir bilmece hâline getiriyor. Zaten onun amacı da kişilerle okuru gâh yaklaştırıp gâh aralarını açarak aradaki boşlukların okur tarafından doldurulmasını sağlamaktır.” (Gündüz, 2006: 372).

Kumral Ada-Mavi Tuna (1997) romanın birinci dereceden kişisi Tuna’yı hareket noktası alarak geri dönüşlerle ve metaforik bir anlatım tekniğiyle kaleme alınmıştır. Buket Uzuner’in Uzun Beyaz Bulut-Gelibolu (2001) romanında Çanakkale savaşını 1915 ve günümüzde olmak üzere iki zaman diliminden işler. Olaylar şöyle gelişir: Dedesinin izini sürmeye gelen batılı genç kadın ve farklı politik görüşlere sahip Türk gençleri aracılığıyla milliyetçilik ve emperyalizm konularını ele alır. Yeni Zelandalı kadın Viki, 2000 yılında Gelibolu’yu ziyaret eder. Bu arada Çanakkale Savaşı gazisi bir Türk’ün aslında kendi büyük dedesi olduğunu iddia eder. Böylece ülke çapında bir skandal patlar. 1985 yılında eceliyle ölen saygın bir Türk gazisinin aslında Anzak askeri olduğu iddiası, Birinci Dünya Savaşı’nın Çanakkale cephesinde birbirlerine karşı savaşan ülkelerin diplomatları, asker ve tarihçiler arasında uluslararası boyutta bir polemiğe yol açar. Yeni Zelandalı kadın Viki, kendi büyük dedesi olduğunu söylediği Türk gazisinin yaşlı kızı Beyaz Hala’nın evine misafir olmuştur. Bilgeliği ve babasına duyulan saygı nedeniyle çok sevilen Beyaz Hala, babasının Çanakkale savaşı sırasında yazdığı mektupları, Viki’ye verir. Viki de kendi dedesinin aynı tarihlerdeki mektuplarını verir. Beyaz Hala’nın İstanbul’da yaşayan avukat torunu Ali Osman, Gelibolu’ya gelince, yabancı kadın uzak akrabası olduğuna inandığı bu genç adamın tarihi yeniden okumak, yeniden yorumlamak tezleriyle, karizmatik albenisi karşısında hayranlık ve aşk duyguları arasında kalır. Aralarındaki duygusal bir gerilim başlar. Bu gerilim büyük dedelerinin aynı savaşta birbirlerine karşı savaşan iki düşman asker mi, bir Türk askerinin şehit olmadan önce tesadüfen kurtardığı, aklını kaçırmış bir Anzak askeri mi olduğu sorusunu arka plana iter. İki genç, büyük dedelerinin izlerini sürerken aşk yaşarlar. Bu şu soruyu gündeme getirir: Eğer aynı insan, aynı savaşta iki düşman ülkede savaş kahramanı olmuşsa, 21. yy insanlığı bunu kabul edebilecek kadar gelişmiş midir? Yoksa bazı sırlar sonsuza dek korunmalı mıdır? Uzun Beyaz Bulut-Gelibolu adlı roman, Çanakkale Savaşları’na 2000’li yılların bakış açısıyla yaklaşan epik karakterli bir eserdir.

Latife Tekin (1957), toplumsal ve siyasal çatışmaları konu alan romanlar yazdı. Berci Kristin Çöp Masalları (1984), anlatım tekniği ve ele aldığı konu bakımından ilgi çekicidir. Bu romanda, masal ögeleri ve metafora dayalı dil malzemesi eşliğinde gözler önüne serer. Unutma Bahçesi (2004) romanında farklı anlatım teknikleri ile döneminin sanat dünyasını ve siyasal olaylarını anlatır. Sevgili Arsız Ölüm (1983), Gece Dersleri (1986), Buzdan Kılıçlar (1989), Aşk İşaretleri (1995) romanları da toplumsal ve siyasal çatışmalar ekseninde kurulmuştur. Latife Tekin Sevgili Arsız Ölüm romanında, ironik bir anlatımla, köyden göçmüş bir ailenin büyük kentin kenar semtlerindeki yaşayışını anlatır. Bu ailesi; fabrika atıkları, çöp yığınları içinde hayatını sürdürmeye çalışmaktadır. Hurafeler, onların hayatlarını şekillendiren en önemli unsur durumundadır. Ailenin hurafelere inanan yönü otoriter baba Huvat temsil etmektedir. Onun karşısında anne Atiye vardır:

“Latife Tekin, kendi yaşamından izler taşıyan bu romanında, ailenin boş inançlara açık yanını ailenin (despot baba Huvat ile romanın asli kişi konumundaki -zira her olay parçasında o vardır- anne Atiyedir. Yazar, roman türünün sınırlarını zorlayarak ve geleneksel anlatma formlarını modern romana uyarlayarak fantastik roman denilen yeni bir türün yolunu açarken; öyküsünü anlattığı aile bireylerinin inanç dünyasını ve davranışlarını karikatürize ederek bir aile dramından mizahi bir roman çıkarmayı başarıyor.”(Gündüz, 2006:369-370).

Elif Şafak (1971), ilk romanı Pinhan (1997) ile tarih ile masalın iç içe girdiği bir anlatımla eleştirmenlerin dikkatini çekmiştir. Şehrin Aynaları (1999), değerler çatışması yaşayan büyükşehir insanının problemlerini konu alır. Mahrem (2000), Bit Palas (2002), Araf (2004); Elif Şafak’ın günümüz okuyucusu tarafından beğenilmesini sağlayan romanlardır. Baba ve Piç (2006), Siyah Süt (2006), Aşk (2009) adlı romanları da geniş okuyucu kitlelerine ulaşmıştır. Günümüzün en çok okunan ve roman yazmaya devam eden kadın yazarlarındandır.

Veda, Esir Şehirde Bir Konak – Ayşe Kulin

Roman, yazarın ailesinin Milli Mücadele yıllarında yaşadıklarını konu almaktadır. Yazarın, Milli Mücadele yıllarında Maliye Nazırlığı yapan dedesi Ahmet Reşat Efendi’nin, Anadolu’da gelişen Milli Mücadele hareketi ile Padişahın yanı başındaki İstanbul Hükümeti arasındaki kararsızlığı ve İstanbul Hükümetinden yana tavır alması, aile bireylerinin yaşama tarzları ile birleştirilerek anlatılmaktadır. Veda Esir Şehirde Bir Konak romanında işgal yıllarının İstanbul’u, barındırdığı farklı düşünceler ve farklı insan manzaraları ile dikkatlere sunulur. (Çelik, 2009:189)

Veda Esir Şehirde Bir Konak romanı, İstanbul’un işgal yıllarındaki görüntüsünü, aydın çevreye özgü yaşama tarzını, bir konak çevresinde anlatır. Veda’da, okuyucu; Millî Mücadele yıllarının siyasal gelişmelerinin bir kısmını, İstanbul Hükümetinde Maliye Nazırlığı yapan Ahmet Reşat Bey ve Sarıkamış gazisi Kemal çevresindeki olaylar, konuşmalar ve ilişkiler çevresinde yakalar. Roman, Mütareke sonrası İstanbul’unda Ahmet Reşat Bey’in konağındaki gelişmelerle başlar. İşgal, Ahmet Reşat Beyin davranışlarından, konak içerisindeki insanlarla ilişkilerinden gözlemlenir. Konaktaki her şeyin alışılmışın dışına çıkışı, eve geç gelmeye başlayan Ahmet Reşat Bey ile teyzesi arasındaki anlamlı konuşma ile ortaya çıkar:

“- Devlet işi gündüz gözüyle yapılır oğlum. Geceler ibadet ve uyku içindir. Büyükbabalarının da mevkileri seninkinden aşağı değildi ama gece hep evlerinde uyurlardı. Reşat Bey.

– Ne kadar şanslıymışlar ki onların memleketi işgal altında değilmiş, teyzanım.” (Veda, 2007: 3).
Konak için alışılmışın dışındaki bu zaman diliminde, Sarıkamış’ın ruhunda ve bedeninde onulmaz yaralar açtığı Ahmet Reşat Bey’in yeğeni Kemal de konakta yaşamaktadır. Hastadır ve konakta yatmaktadır. Verem olmasından endişe edilmektedir. Kemal ile aile dostu ve arkadaşı Doktor Mahir ilgilenmektedir. Kemal’in hemşirelik işlerini de, Sarayhanım tarafından özel yetiştirilmiş Çerkes kızı Mehpare yürütmektedir.

Yazarın, Veda Esir Şehirde Bir Konak romanında dile getirmek istediği düşüncelerin bir kısmı; aynı mekânda yaşayan, akrabalık ilişkisiyle birbirine bağlı iki insanın, olaylara iki farklı noktadan bakışıyla verilir. Ahmet Reşat bey ile Kemal; İttihat ve Terakki, İstanbul Hükümeti, Padişah gibi konularda farklı, birbirine zıt denilebilecek düşüncelere sahiptirler. Ancak bu farklılık, ikisinin de yaşadıklarından ve içinde bulundukları konumlarından kaynaklanmaktadır. Ahmet Reşat Bey, İstanbul Hükümeti’nin Maliye Nazırıdır. Madde olarak onlara bağlıdır. Kemal ise Sarıkamış’a katılmış, orada bedeninin ve sağlığının bir kısmını bırakmış, yüreğiyle Anadolu hareketinin içerisindeki bir vatanseverdir.

Roman bu bakımdan, Ahmet Reşat Bey”in mevkii bakımından olmasa bile kalbiyle Kemal’in ideallerine doğru gidişini anlatır.

Ahmet Reşat Bey, romanın son kısımlarına, daha doğrusu, Millî Mücadele’nin ateşli dönemlerine kadar, her yönüyle Padişah’a ve İstanbul Hükümeti’ne bağlıdır.

İstanbul’un İngilizler tarafından işgali olan 16 Mart 1920’den sonra bu tavrında değişmeler olur. Ancak kalbiyle yaşadığı bu duygularını icraata dökemez, memleketin kendisine ihtiyacı olduğunu düşünerek İstanbul Hükümeti’ ndeki görevine devam eder. İşte bu değişme, konakta yaşananlar çevresinde, biraz da hanımların dikkatiyle anlatılır.

Ahmet Reşat Bey’in, romanın başlangıcındaki tavrı, Doktor Mahir ile Kemal arasındaki bir konuşma ile verilir. Bu konuşma, o dönemin geleneksel tarzda yetişmiş bütün aydınlarının dramını, ikilemini yansıtır niteliktedir:

“Dayımın Sultan’a sadakati tamdır, Mahir. Sultanin hata yaptığını bildiği halde ona ihanet etmek istemiyor.”

‘Kendince haklı sayılır. Kimse Anadolu ‘dan başlayan bir hareketten medet umamıyor.’ ‘Başka çare yoksa ne yapılabilir ki? İnsan hiç olmazsa imkânsızı denemek istemez mi? ‘İster istemesine de, pek çok kişi Anadolu’daki hareketin başında İttihatçılar var zannediyor. İttihatçılardan herkese gına geldi. Sarıkamış fiyaskosundan sonra, kim onların peşine düşer artık. Halbuki, bu işin başındaki Mustafa Kemal Paşa, İttihatçılardan en az Sultan kadar nefret etmekte. Ne yazık ki bunu bilen çok az.” (Veda Esir Şehirde Bir Konak, 2007: 35).

Ahmet Reşat Bey’in bu duruşu, İstanbul’un İngilizler tarafından resmen işgali ile değişir. Ancak bir “yeraltı teşkilatı” olarak yorumladığı Kuvayı Millîye’ye karşı temkinlidir. Ahmet Reşat Bey; Doktor Mahir ve Kemal ile konuşmalarında Padişah’a destek olmak gerektiği görüşünü ileri sürer, Fransız ve İtalyanların bize arka çıkmalarında, onların İngilizlerle bir hesabının bulunduğunu belirtir. Kemal de, “Sultan”ın yanlış yolda olduğu düşüncesini yineler.

Ancak Ahmet Reşat Bey, İstanbul’un işgalinden sonra, İstanbul Hükümeti’nin icraatlarından rahatsızdır. Onun bu rahatsızlığı, Kalpaklılar – Doludizgin romanlarında Süleyman Sırrı Beyin yaşadığı çelişkinin, eyleme dönüştürülmemiş hâli gibidir. Süleyman Sırrı Bey intihar etmiş; Ahmet Reşat Bey ise kalben Millî Mücadele saflarına geçse de İstanbul Hükümeti’ndeki görevine devam etmiştir. Bu davranış, romanda, Ahmet Reşat Bey, görevine son derece sadık devlet adamı kişiliğinden kaynaklanıyor tarzında gösterilmektedir. Onun 16 Mart’ta konağa gelişinde hiddetinden dolayı, kendisine “ne oldu” diyenlere verdiği cevap, elbette ki vatanperver, duyarlı bir milliyetçinin alabileceği bir tavırdır:

“… ‘En fena şey oldu!İngilizler bugün Meclis’i bastılar. Kemal düşünebiliyor musun, küstah İngilizler, sefirlerini yollayıp izahata bile lüzum görmeden, İstihbarat Zabiti Bennett denilen herifle Meclis’e ani bir baskın yaptılar ve Rauf Bey ile Kara Vasıf Bey’i tevkif ettiler. Yüksek rütbeli devlet memurlarını ellerine kelepçe vurarak, çeşitli hakaretlere maruz bırakarak, kamyonlara doldurup götürmüşler.” (Veda Esir Şehirde Bir Konak, 2007: 122).

Ahmet Reşat Bey’in bu sözlerinden sonra, Kemal, Padişah’ın bunu nasıl hazmettiğini sorar. Ahmet Reşat Bey’in ona verdiği cevapta, hem Sultan’a bağlılık hem de devlet adamı sorumluluğu vardır. Ahmet Reşat, Sultan’ın İngilizler tarafından aşağılanması ihtimaline karşı sessiz durduğu görüşünü savunur. Ona göre Padişah, Anadolu’daki Millî Mücadele hareketini desteklemektedir. Ancak, artık iplerin onun elinden çıktığını da kabul eder.

İngilizlerin İstanbul’u işgal etmelerinden sonra, dağılan Meclisin üyelerinin büyük bir kısmı Ankara’da, Mustafa Kemal’in yanında alır soluğu. Ancak Ahmet Reşat Bey, daha sonra kurulacak Ferit Paşa Hükümeti’nde de Maliye Nazırlığı görevine devam eder. Kalbi Anadolu’dadır. Bunu, Kemal’i Anadolu’ya gönderirken de gösterir. Ama bedeni İstanbul Hükümeti’nin yanındadır. Romandan, Ahmet Reşat Beyin Sultan’a sonsuz bağlılığı sonucunda böyle davrandığı çıkmaktadır. Sevr Ant-laşması’na gösterdiği aşırı tepki ve Sultan’ın hazineye İngilizler el koymasın diye, gitmediğini mazeret olarak ileri sürmesi de bu ikilemi ortaya koymaktadır.

Ahmet Reşat Bey’in yeğeni Kemal ile arasındaki fark, büyük oranda, kişilik özelliklerinden kaynaklanmaktadır. Kemal, yüreğinin sesini dinleyen, heyecanlı, asi bir mizaca sahiptir. Ahmet Reşat Bey ise yüreğinden gelen sesi beyniyle ölçmeden hareket etmeyen, hesaplı, ölçüp biçen bir mizaçtadır. Bu bakımdan da, biri, Anadolu’dan gelen sese, hastalığına rağmen koşar; diğeri ise artık bulunduğu mevkiin bir yarar sağlamadığına inanmasa bile temkinli davranır ve yerinde kalır.

Veda Esir Şehirde Bir Konak romanında, aynı mekânda birbiriyle akrabalık bağı ile bağlanan iki şahsın yaşadıkları ve konuşmaları çevresinde 1920’li yıllarda İstanbul Hükümeti ile Kuva-yı Millîye arasındaki çatışmalar da anlatılır. Kuva-yı Mil-lîye’yi, Sarıkamış gazisi Kemal temsil etmektedir. Hasta yatağında bile bir nefer gibi çalışmaktadır. Romanın başlarında Mehpare’yi Beşiktaş’ta Mim Mim grubundan elemanların yanına göndererek faaliyetlerini sürdüren Kemal, biraz iyileştikten sonra, grubun içerisine girer. Önce Anadolu’ya silah gönderen bir geminin hedefine ulaşmasında aktif rol alır. Daha sonra Mustafa Kemal’in yanına gider. Romanın sonunda da, dramatik bir şekilde şehit olduğu haberi gelir.

Veda Esir Şehirde Bir Konak romanının, işgal İstanbul’u ve Millî Mücadele boyutunun dışında bir yaşamayı anlattığı da gözden uzak tutulmamalıdır. Zaten işgal İstanbul’u ve Millî Mücadele bu yaşamanın, daha doğrusu asıl kurgunun içerisine serpiştirilmiştir.

Romanda, konak içerisinde yaşayan Mehpare, Behice Hanım, Sarayhanım’ın birbiriyle ve aile çevresiyle ilişkileri anlatılmaktadır. Behice Hanım, yaşadığı aile saadeti ve kocası ile mutluluğu çevresinde; Mehpare, Kemal ile yaşadığı cinsellik ve aşk ile; Sarayhanım da, bir otorite olarak konağı yöneten hanımağa rolü ile dikkatlere sunulmaktadır.

Romanda Ahmet Reşat ile Kemal ekseninde yaşanan iki dramın kadınlar tarafındaki yansıması da söz konusudur. Millî Mücadele’nin başarıya ulaşması ile birlikte sürgüne gönderilen Ahmet Reşat Beyin kızı Leman, bir bakıma koruma amaçlı olarak, kendisinden yaşça çok büyük olan Doktor Mahir’le, iki tarafın da rızası alınarak, evlendirilir. Ahmet Reşat Bey, sürgünde iken torunu Sitare’nin doğduğu haberini alır. Hamile iken Kemal’in ölüm haberini alan Mehpare ise erken doğum yapar. Kemal olmadan, çocuğu Halim’le birlikte yaşamak zorunda kalır.

Bu arada Sarayhanım ile Mehpare arasındaki ilişkiler de dikkat çekicidir. Sarayhanım Mehpare’yi benimsemekte, gelini olarak almakta, başlangıçta tereddüt eder. Ancak Kemal’in kararlılığı ilişkinin evlilikle sonuçlanmasını sağlamıştır.

Ayşe Kulin, romanında işgal yıllarının İstanbul’unu, o yılların insan manzarasını, Süleyman Nazif’e “Kara Bir Gün” başlıklı yazıyı yazdıran olayı da içerisine alarak, yazımızın başında sözünü ettiğimiz romanlardaki tasvirleri de hatırlatır bir tarzda anlatmaktadır:

“İşgalciler, elli beş parçadan oluşan donanmalarıyla, ‘Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’ diye alay alınan uğursuz üçlünün, yani İttihat ve Terakki’nin liderleri Enver, Talat ve Cemal paşaların gizlice yurt dışına kaçışlarının dokuzuncu gününde gelmişlerdi İstanbul Boğazı’na Hiç vakit kaybetmeden karaya asker çıkarmışlardı.

Boğaz’da, Anadolu yakasının yukarı bölgelerine Yunan birlikleri yerleşmişti. Haydarpaşa’dan itibaren demiryolu güzergahını da boylu boyunca İngilizler tutmuştu. Rumlar ellerinde Yunan bayraklarıyla gemilerinde karşısında taşkın sevinç gösterilerinde bulunmuşlardı. Zavallı İstanbullular ayrıca bir de şubat ayında, beyaz atının üzerinde muzaffer bir fatih edasıyla kasıla kasıla, azınlıkların alkışları ve sevinç çığlıkları arasında Cadde-i Kebir’i baştan başa geçen Fransız komutanının, alayiş ve tantanasına katlanmak zorunda kalmışlardı.

Osmanlı Devleti uzun yıllara yayılan hatalarının bedelini çok ağır şartlarla ödemeye başlamıştı. İstanbul’un Hıristiyan azınlıkları, yüzyılların öcünü almak istercesine işgalcilerle işbirliği yapıyor, Müslümanları her fırsatta ihbar ediyor, yer yer baş gösteren direniş hareketleri, işgalci güçler tarafından hemen cezalandırılıyor, direnenlere merkez ve karakollarda korkunç işkenceler yapılıyordu. Müslüman İstanbullular, ezik, bitkin ve perişandılar. Çektikleri yetmezmiş gibi, Senegalli askerlerin taşkınlıkları halk arasında abartılarak anlatılıyor, ortalıkta azınlıkların Müslümanlara eza ettikleri ve kadınların peçelerini parçaladıkları rivayetleri dolaşıyor, maneviyatlar da ayrıca perişan ediliyordu.” (Veda Esir Şehirde Bir Konak, 2007: 8-9).

Ayşe Kulin, bu tarihî olayları, aile çevresinden dinlemiş olabileceği gibi, o dönemi araştırmalarından da elde etmiş olabilir.

Veda Esir Şehirde Bir Konak romanında İstanbul, yalnızca siyasal panorama boyutunda anlatılmaz. İşgal İstanbul’undan konak içerisinde yaşayan kadınlar da etkilenmişlerdir. Bir kere mutfakları için gerekli donanım İstanbul’da artık yoktur. Beypazarı’ndan gelen erzak sekteye uğramıştır. Çünkü Ankara’ya giden ve gelen yollar kapanmış, sevkiyat durmuştur. Kadınların sokakta rahatça gezmeleri de tehlikeli hâle gelmiştir (Çelik: 2009:198).

Veda Esir Şehirde Bir Konak isimli roman, Millî Mücadele yılları İstanbul’undan, kadınlar çevresinden, onların yaşadığı bir konaktan hareketle, farklı ilişkiler yumağıyla, merkeze Kemal ve Ahmet Reşat Bey’i koyarak, görüntüler sunmaktadır.

Kaynakça: Prof.Dr. Yakup ÇELİK, Çağdaş Türk Romanı