Divan Edebiyatında ve Tasavvufta Aşk Kavramı

Divan Edebiyatında ve Tasavvufta Aşk Kavramı

aşk (‘aşk) a.i. Aşk, şiddetli sevgi. Gerek divân edebiyatının gerekse tasavvufî Türk edebiyatının belkemiğini aşk oluşturur. Aşk mefhûmunu iki ayrı şekilde ele almakta fayda vardır:

1. Tasavvufta Aşk

Birçok dinlerde ve efsanelerde, yaratılış aşkla başlar. Tasavvufun özünü “Ben gizli bir hazine idim. Bilinmeyi istedim ve alemi Yarattım.” kudsi hadisi oluşturur. Bu hadisin içeriğinde aşk vardır. “Vahdet-ı vücûd” felsefesi de Allah’ı bilmeyi ve tanımayı aşk yoluyla gerçekleştirmek ister. “İnsan-ı kâmil’in “visâl-i hak” için ilk yapacağı şey “masiva”dan geçmek ve “alâık kaydı’ndan sıyrılmaktır. Bu da nefse hâkim olmayı ve “ene (ego)’yı öldürmeyi gerektirir. Sufî ancak o zaman “fenâfillah”a erer ve sevdiğine kavuşur. Çünkü aşk, Allah’ın zatına ait bir özelliktir. Allah’ın sırrı ve tecellinin remzi bu aşkta gizlidir.

Muhiddin Arabî dışında bütün mutasavvıflar aşkı ikiye ayırır: Mecazî Aşk, Hakikî aşk. (Muhiddin Arabî’ye göre aşk üç çeşittir: Tabiî, ruhanî ve ilahî aşk.) Mecazî (İnsanî) aşk, hakikî (ilahi) aşka giden yolda bir deneyiş, belki bir duraktır. Hakikî aşka erişmek için mecazî aşk şart değildir. Çünkü sufîye, Allah ile bir olma zevkini tattıran şey hakikî aşktır.

Aşk, insan yaratılışındaki güzellik ve varlığın temelini oluşturur. Yani Allah, insanı kendine ayna olsun diye yaratmıştır. İnsan “ahsen-i takvim”, Allah ise “hüsn-i mutlak”tır. Öyleyse aşkların temelinde güzellik vardır. Güzelliğin kaynağı ise Allah’ın üstün güzelliğidir. Bu durumda Allah’tan başkası sevilmez, tıpkı Allah’tan başkasına ibadet edilmediği gibi. Sufinin bu düşüncesini kuvvetlendiren bir de hadîs vardır: “Allah’ı ve resûlünü herşeyden çok sevmeyenin îmanı sahih değildir.” Allah sevgisi insanda yaratılıştan itibaren vardır. Güzele karşı ilgi duymanın nedeni de budur. Bu ilgi aşkı doğurur. Allah’a karşı duyulan aşk, maddeden mânâya, cisimden ruha yönelir. Bu yönelişte heyecan, coşku, vecd ve ızdırap ikizleşir. Bu dönemde sâlik, parçadan bütüne: kendinden “Hâkim-i mutlak”a doğru bir ilerleyiş ile artan yakınlaşmanın heyecanını duyar. Bu yolun sonunda aşık, maşuka dönüşür. Faniliğinin “Baki” alanda eridiğini hissettiği anda irâdesi kaybolur. Artık aşk görevini yapmış, hakikatin tecellisinde fanî varlığı silinmiştir. ‘Hakk ile Hak olmak” budur.

Aşk, sâliki, sıfata değil zâta eriştirir. Bu erişte uyulması gereken bazı şartlar vardır:

1. (Tarîk-i ahyâr) Şeriatın emirlerini eksiksiz uygulayarak Allah’a erişmek isteyenlerin yolu. Bu yolda mürşîd olarak Kur’an yeter, tarikat gerekmez.
2. (Târik-i ebrâr) Allah’a ulaşmak için riyazeti ön planda tutan tarikatların yoludur. “Esmâ-i seb’a’ya önem verirler. Halvetîlik gibi.
3. (Tarîk-i şuttâr) Allah’a “müsemmâ” ile erişmek isteyenlerin yoludur. Esmâ ve riyazete önem verilmez. Mevlevîlik gibi.

Bu yolların her birinde cezbe varsa da tarîk-i şuttarda cezbenin ön plana geçtiği görülür. Aşk cezbe ile yakından ilişkilidir. Hadîse göre; “Rahman” cezbelerden bir cezbe vardır ki insanların ve cinlerin ibadetlerine eşittir.” Cezbe, sevgiyi benimsemekle başlar. Ancak salik için cezbeyi istemek yeterli çalışma sayılır. Çünkü cezbe aşkı çoğaltır. Aşıkların mezhebince kulu Allah’a ulaştıracak her şey farzdır. Cezbeli bir aşk bu farzların ilkidir ve mutlak uyulmak gerekir. O öyle yakıcı bir ateştir ki neyi bulsa yakar. Hakikat yolcuları aşktan başka bir şeyle uğraşmazlar. Onların bedeni aşk ile diri kalır. Öyleyse aşksız yaşamak ölmektir. Ancak aşığın maşuk uğruna can vermesi de aşkın şartlarındandır. Mevlanâ der ki: “Aşk; acıyı tatlıya, toprağı altına, kederi neşeye, ağrıyı şifâya, hapishaneyi güllüğe, hastalığı nimete, kahrı rahmete çevirir. Ölüyü dirilten ve köleyi efendileştiren de aşktır.” “Ah minel aşk (Eyvah! Aşkın elinden!)” sözünün eski kültürümüzde önemli bir yeri vardır.

2. Divan Edebiyatında Aşk

Klasik edebiyatımızda aşk, basit ve çekici bir arzudan hastalık derecesine varan alışkanlık ve tutkulara kadar çeşitli boyutlarda işlenmiştir. Bu aşk ilk bakışta bir cinsellik izlenimi uyandırıyorsa da platonik bir zevk ve bağlılık olma düşüncesi daha kuvvetlidir. Maddî ve manevî aşk sözkonusu olduğunda ağırlık, manevi aşka yönelir. Buna rağmen bazı şairlerin aşk ve aşıklıklarının halk arasında yaygın bir hal aldığı, melankolik durumlar içine düştükleri, bu yüzden işten güçten kesildikleri ve hatta terk-i diyar ettikleri şuarâ tezkirelerinde kayıtlıdır. Gazellerin ana konusu aşktır. Aşıklıklarını çeşitli manzumelerde üstüne basa basa tabiî bir olay gibi anlatan şairlerin bir kısmı, dinî-ulvî bir aşkı anlatıyorlarsa da diğer bir kısmı ten zevkini ve cinsi cazibeyi ön planda tutarlar. Hatta bu konuda başlı başına mesneviler bile kaleme alınmıştır (Fuzulî‘nin Leyla ile Mecnun’u; Şeyh Galib‘in Hüsn ü Aşk’ı; İzzet Molla‘nın Gülşen-i Aşk’ı; Sürurî’nin Derenâme’si, Enderunlu Fâzıl‘ın Hubânnâme ve Zenânnâme’si gibi.)

Ten zevkini ön planda tutan aşk, bazan zenparelik, bazan da gulâmparelik kisvesi altında kendini hissettirir (Nedim‘in şiirleri gibi). Özellikle gazellerdeki saki diye seslenilen sevgili, bir köçek, bir mahbûb olabilir. Divân edebiyatına özgü bir tür olan şehrengizlerde ise bir şehirdeki meşhur aşkların, güzellerin, mahbubların detaylı anlatımını buluruz. Ancak unutmamalıdır ki aşk ve aşıklık o dönemlerde bir çeşit davranış tarzı, bir çeşit modadır. Güzel sevmenin kendine özgü hal ve tavırları olan bir dönemde aşk, kaynağını “Aşık olup da aşkını gizlemekle beraber iffetini muhafaza ederek ölen, şehittir” hadîsinden alır.

Aşk, âşık ile maşuk arasında daha çok aşığı ilgilendiren bir durumdur edebiyatta. Aşk, sevende haddinden fazla, sevilende ise yok denecek kadar azdır. Seven için aşk sonsuzdur. Aşığın gönlünde tecelli eden bu duygu onu ölüme götürür. Yani daha aşkın başında sevilen uğruna can vermek gerekir. Bu durumdan şikâyet ise yersizdir. Aşkın yüceliği gizli tutulmasındandır. Sevilen ile sevenden başkası bunu bilmemelidir. Aşkın açtığı yaralar asla kapanmaz. Aşk ile üzüntü birlikte vardır. Yani aşık üzüldüğü nisbette aşkı ister, aşkının ululuğu nisbetinde de üzülür. Bu aşk bir bakıma sevenin ihtisas sahasıdır. O bir denizdir, içine dalmayınca anlaşılmaz, dalınca da kara görünmez. Şâir, sevgilisinden bahsederken bütün bunları birer vesile bulup söyleyiverir. Bu söyleyişte mübalağa esastır. Hatta aşkın dile gelmesi için bazan bir bakış, bazan bir söz, bazan sevgilinin adının anılması bile yeterlidir. Aşk hakkında divân edebiyatının sözü asla tükenmez. Bu edebiyatta her vesile ile aşktan söz edilir. Muhabbet, sevgi, mihr vs. aşk ile ilgili kelimelerden herbiri, divânların en önemli ve en sık kullanılan kelimeleridir.

Aşk imiş her ne var âlemde
İlm bir kıyl ü kâl imiş ancak (Fuzûlî)

Aşk bir deryâ-yı bî-pâyândır anda her nefes
Bâd-ı âbımdan benim nıevc-i melâmetler kopar (Hayreti)

Ah mine’l aşkı ve hâlâtihî
Ahraka kalbî bi harârâtihî (Şeyh Galib)

Böyle bî-hâlet değildi gördüğüm sahrâ-yı aşk
Anda mecnûn bîdler dîvâne cûlar var idi (Nedîm)

Hâlâ ki biz üftâde-i hûbân-ı Dımışk’ız
Ser-halka-i rindân-ı melâmet-keş-i ışkız (Bağdatlı Ruhî)

Dil zevrakını lücce-i gamdan hevâ’yı aşk
Elbette bir kenâra atar rûzigârdır (Bâkî)

Kaynak: Doç. Dr. İskender Pala, Divan Şiiri Sözlüğü, Akçağ Yay., 1995