Sinemaya Uyarlanmış Romanlar

Sinemaya Uyarlanmış Başarılı Romanlar

Sinemaya Uyarlanmış Romanlar

Sinema… Büyülü bir dünya, 7. Sanat dalı. Çok başarılı ve yıllarca hafızalarımızdan silinmeyen orijinal senaryoların yanında hayranlıkla izlediğimiz filmlerin bazıları ilham kaynağı olarak kitapları tercih etmekte.

Filmler ve kitapların ilişkisi bölünmez bir bütünün parçaları gibi. Çok beğendiğimiz, okurken zihnimizde olayları ve karakterleri canlandırdığımız kitapların filme çekildiğini öğrenince inanılmaz meraklanır, gişe tarihi geldiğinde tez elden biletimizi alıp koşarız sinema salonlarına. Bazen hayal kırıklığına uğrar, beklediğimizi bulamayız beyaz perdede. Bazen de hayranlıkla çıkarız o salonlardan ve günlerce filmin etkisinden çıkamaz, araştırmalar yapar, sohbetlerimize konu ederiz o filmleri.

Bu yazımızda başarılarıyla romanlarını bile gölgede bırakan filmler ve onlara ilham kaynağı olan kitaplardan söz edeceğiz:

1- Forrest Gump:

Forrest Gump

“Annem mi haklıydı yoksa Teğmen Dan mı, bilemiyorum. Herkesin bir kaderi var mı bilemiyorum, yoksa rüzgâra kapılmış gibi tesadüfen oraya, buraya mı sürükleniyoruz? Bence her ikisi de doğru. Belki ikisi de aynı anda oluyor…”

Forrest Gump, 1986 yılında Winston Groom’un yayınladığı bu kitap sinemaya aktarılan en başarılı romanlardan birisi. IMDB puanı 8.8 olan bu film, 1995 yılında başrol oyuncusu Tom Hanks’e de en iyi erkek oyuncu dalında Oscar ödülü kazandırdı. 1994’ün en çok hasılat yapan filmi oldu ve en iyi film dalında da Oscar ödülünü kucakladı.

Forest Gump, Amerikan tarihindeki önemli olayları sıra dışı bir perspektifle sıralayarak sosyal değişimleri, popüler kültürü gözlemleyen ve bunlara tanıklık eden 75 ıq’lu bir karakterin hikâyesini hem komik hem de dramatik unsurlarla ele alır. 75 ıq’lu bir adamın hayatında karşılaştığı zorlukları aşması ve kendi potansiyelini keşfetmesi gibi hepimiz için ilham verici muhteşem bir hikâye olarak bize sunar.

Sihirli beyaz koşu ayakkabılarıyla kalplerimizi fethedip kalplerimize kurulan Forrest Gump’ın, bir parkın bankında oturup anlattıklarını dinledikten sonra bu dünyaya aynı gözle bakabiliyor musunuz?

2- Piyanist:

Piyanist

“-Lütfen ateş etmeyin, ben Polonyalıyım.
-Neden o zaman o lanet olası Alman paltosunu giyiyorsun ?
-Üşüyorum…”

Yahudi asıllı Wladyslaw Szpilman adlı bir piyanistin II. Dünya Savaşı esnasında yaşadığı Alman zulmünü kendi yaşadıkları çerçevesinde anlattığı 1946 yılında yayınlanan bu otobiyografik roman, 2002 yılında sinemaya uyarlandı. IMDB puanı 8.5 olan bu film, başrol oyuncusu Adrien Brody’e en genç yaşta Oscar alan en iyi erkek oyuncu ödülünü (29 yaş) kazandırmasının yanı sıra en iyi yönetmen ve en iyi uyarlama senaryo dallarında da Oscar’ı kucakladı. 21. yüzyılın en iyi 100 filmi listesine dâhil edildi. Başrol oyuncusu rolü başarıyla canlandırabilmek için evini ve arabasını sattı, televizyon izlemedi ve kısa sürede piyano çalmayı öğrendi. Bu filmin dolayısıyla romanın bizi en etkileyen kısmı yazarın baş kaldırmadan, hayran olası bir kahraman yaratmadan da insanları etkileyip empati kurmamızı sağlayabilecek bir karakter ortaya çıkarması oldu denilebilir. Sürekli hayatta kalmaya çalışan bir insanın yaşam savaşına tanıklık edebilmek de onu bir kahraman olarak görmemizi sağlıyor.

3- Yüzüklerin Efendisi:

Yüzüklerin Efendisi

“Yaşayan pek çok kişi ölümü hak eder. Ölülerden bazıları da yaşamı. Yaşamı onlara verebilir misin? Ölüm hakkında karar vermekte aceleci olma. En bilgeler bile her sonucu bilemez…”

Yüzüklerin Efendisi romanı İngiliz yazar, şair, filolog ve akademisyen JRR Tolkien tarafından kaleme alınan son 100 yılın en çok okunan kitapları arasında ilk sırada gelen Hobbit’in devamı niteliğinde yazılan ancak onu da gölgede bırakmış bir başyapıt. Yüzüklerin Efendisi’nin bilindiği üzere üç filmi var. Epik ve destansı bir hikâyeyi baş döndürücü bir şekilde filme aktarabilmek yönetmenin ve oyuncuların büyük başarısı elbette. Yüzüklerin Efendisi yüzyılımızın en büyük kitaplarından biri. Sinema tarihinde bu üçlemeden daha uzun ve daha ünlü bir yolculuk filmi yok diyebiliriz. Eserin ana fikrinin en taş kalpli görünen insanların bile taştan da olsa bir kalbi olduğu ve yalçın kayaların bile ufacık damlalar ile zaman içinde aşınabileceği teması olduğunu söyleyebiliriz. Dünyanın kaderini değiştirecek olan yüzükten kurtulmak için verilen mücadeleyi konu edinen bu romanda olayların tek bir karakteri odak noktası yapmak yerine birden çok karakterin perspektifinden anlatılması, grubun arasındaki bağı başarıyla aktarması da onu unutulmaz romanlar listesinde başköşeye koyuyor.

4- Selvi Boylum Al Yazmalım ya da Kırmızı Eşarp:

Selvi Boylum Al Yazmalım

“Sevgi neydi? Sevgi sahip çıkan dost, sıcak insan eli, insan emeğiydi.
Sevgi iyilikti, sevgi emekti…”

Bu kitap ünlü Kırgız yazar Cengiz Aytmatov tarafından 1970 yılında yayınlandı. 2. Dünya Savaşı’ndan sonraki 10 yıllık zamanı anlatan bu roman yazarın çoğu eserinde olduğu gibi yaşamından da izler taşımakta. Asel (Asya) ve İlyas karakterlerini yazar kendi köyünde yaşayan kişilerden yola çıkarak oluşturmuş. Ayrıca bu roman bir Çin masalından yola çıkılarak yazıldığı da söylenir.

Film uyarlaması da oldukça başarılı olan Kırgız edebiyatının bu unutulmaz eserinde oyuncular Türkan Şoray ve Kadir İnanır da oyunculuklarıyla adeta devleşmekte. Eser sevgi ve güveni sorgulamakta oldukça başarılı ve düşündürücü bir iş ortaya koymakta. Film, şiirsel anlatımıyla romanla doğru oranda ilerliyor. Dönemin alışılagelmiş Türk filmlerinin aksine ters köşe bir sonla biten bu film, günümüzde halen hak ettiği değeri görmektedir.

5- Parfüme: The Story Of Murderer:

Parfüme: The Story Of Murderer

“Kokuların öyle bir inandırıcılığı vardır ki, sözden, gözle görmekten, duygudan, iradeden daha güçlüdür. Savılıp atılamaz bu inandırıcılık, soluduğumuz havanın ciğerlerimize işleyişi gibi, o da içimize işler, doldurur bizi, hepten ele geçirir, çaresi yoktur.”

Birçok romanı, öyküsü ve senaryosu bulunan Alman yazar Patrick Süskind’in bu romanı 1985 yılında basılmış, 46 dile çevrilmiş ve milyonlarca baskı yapmıştır. Fantastik, tarihi ve polisiye türlerini de içinde barındıran bu roman 18. yüzyılın Paris’inin pislik içinde, kötü kokan bir pazar yerinde başlar ve ana karakter Jean Baptiste Grenauile’nin doğumundan ölümüne kadar yaşadığı akılalmaz ve fantastik yaşamı inanılmaz başarılı betimlemelerle okuyucuya sunar. Almanya’da ilk yayınlandığında olay yaratan bu sıra dışı roman sinemaya en başarılı şekilde uyarlanan romanlardan olmuştur.

Dünyanın en mükemmel parfümünü yapmak için didinen ve elini kana bulamaktan çekinmeyen ana karakterimiz bu uğurda kendinin bile tahmin edemeyeceği karanlık noktalara sürüklenir. Kendisinin sıra dışı olduğunu herkese göstermek ve diğer insanlar tarafından fark edilmek arzusu onu bitirir. Dünyadaki tüm kokulara hâkim olup insanların sevgisine hükmetme gücü elde eden ve filmin sonunda yarattığı parfümün gücüyle Papa da dâhil olmak üzere herkesi kölesi haline getiren Jean Baptiste’nin kendi kokusunun olmaması da ironik ve trajikomiktir ayrıca.

6- Yeşil Yol:

Yeşil Yol

“Yoruldum patron. Yollarda, yağmurda yalnız bir güvercin gibi olmaktan yoruldum. Hiçbir zaman ne yapacağımı, nereye gideceğimi, söyleyecek bir dostum olmamasından bıktım artık. En çok ta insanların birbirine kötü davranmasından bıktım. Dünyada her gün hissettiğim ve duyduğum acıdan bıktım. O kadar çok var ki sanki kafama cam parçaları sokuluyor. Her zaman, her zaman… Anlayabiliyor musun beni patron. Her zaman bu acıyı taşıyorum…”

Amerikalı korku ve gerilim yazarı Stephen King’in romanı olarak 1996’da yayınlanan Yeşil Yol, aynı isimle 1999 yılında sinemaya uyarlandı.

IMDB puanı 8.6 olan filmin senaryosunu yasladığı roman, kaynağını 1950’li yıllarda ABD’de yaşanmış trajik bir hikâyeden almakta: George Stinney isimli, siyahi, 14 yaşında zavallı bir çocuğun haksız yere idam edilmesi olayı. George Stinney, tarihimizin en genç yaşta idam edilen mahkûmuydu. 11 ve 7 yaşındaki kız kardeşleri öldürmesi suçlamasıyla mahkemeye çıkarıldı ve hakkında hiçbir elle tutulur dayanak olmamasına rağmen idam cezasına çaptırıldı. Siyahi düşmanlığının çok yoğun olduğu bir dönemde polis; George’un ağzından güya bir itiraf mektubu almış, olay saatinde kardeşinin yanında olduğu kanıtlanmasına rağmen bu ifade dikkate alınmamış, kız kardeşlerle olay günü sohbet ettiği görüldüğü için olayın suçu George’un üzerine kalmıştır. 70 yıl sonra aile bireylerinin başvurusuyla soruşturma tekrar açılmış ve George’un suçsuzluğu mahkeme tarafından kanıtlanmıştır. İşte Stephen King diğer romanlarından çok daha farklı olan, dramatik unsurların oldukça yoğun olduğu bu eşsiz romanını bir insanlık suçundan ilham alarak kaleme almıştır.

Yönetmenliğini Frank Darabont’un üstlendiği, bir kez izlemekle asla yetinmediğimiz bu filmde olaylar 1944 yılı Amerika’sında idam cezası almış ve ölüm sırasını bekleyen mahkûmların tutulduğu bir koğuşta geçmektedir. Kitabın ve filmin anlatıcısı baş gardiyan Paul Edgecomb, (Tom Hanks) iri yarı cüssesinin altında masum bir çocuk ruhunu ve sonsuz merhametini barındıran, özel güçlere sahip olan idam mahkûmu Jon Coffey’nin gerçek karakterini keşfeder, suçsuzluğuna inanır ve onu idam cezasından kurtarmak ister.

Müthiş dokunaklı oyunculuklar barındıran film, 4 dalda Oscar adaylığı elde etse de hiçbirisini kazanamamıştır.
Stephen King genel olarak kitaplarının film uyarlamalarını beğenmeyen bir yazar olarak bilinmesine rağmen Yeşil Yol filmini kitabına en sadık film uyarlaması olarak nitelendirmiştir.

7- Dövüş Kulübü:

Dövüş Kulübü

“Bizim kuşağımız büyük bir savaş görmedi, büyük bir buhran yaşamadı, ama bizim de bir savaşımız var. Büyük bir ruhani savaş bu. Kültüre karşı büyük bir devrim hazırlıyoruz. Büyük bir buhran bizim hayatlarımız. Biz ruhani bir buhran geçiriyoruz…”

Amerikalı yazar, gazeteci, sistem eleştirmeni ve aforizmalarıyla meşhur ünlü yazar Chuck Plahniuk’un 1996 yılında yayınladığı Dövüş Kulübü romanı; yeraltı edebiyatına damga vurmuş, cümleleri ve felsefesi ile bir dönem özellikle genç kesimin diline pelesenk olmuş, bireyin kendini gerçekleştirme macerasını sivri bir dille anlatan bir eser olarak karşımıza çıkmakta. Tüketim toplumuna, mükemmel birey olma yanılgısına bir başkaldırı olan eser, 1999 yılında ünlü yönetmen David Fincher tarafından sinemaya uyarlandı ve müthiş bir popülerlik kazanarak romanın ve yazarının da dünyaca tanınmasını sağladı.

IMDB puanı 8.8 olan filmin başkarakteri Jack, (Edward Norton) toplumda üst katmanlarda var olmanın görünmez kuralı olarak gökdelende yer alan lüks bir apartman dairesinde yaşar, büyük bir sigorta şirketinde çalışır, iyi para kazanır, evi lüks mobilyalar ve süs eşyalarıyla doludur. Ancak buzdağının görünmeyen yüzü olarak Jack; asosyaldir, ciddi oranda uykusuzluk problemi çekmektedir, çok mutsuzdur ve arayıştadır. Kişinin özgürlüğünü tamamen kazanması için her şeyini kaybetmesi gerektiği fikri bilinçaltına işlenen Jack, evini patlatarak imha eder. Ruhsal acılarından kurtulmak için bedensel acı çekmesi gerektiğine inanarak bir dövüş kulübü kurar.

Yönetmen David Fincher filmi çekerken 1500 makara film kullanmıştır ki bu normal bir filmde kullanılan miktarın 3 katıdır. İzleyicinin kafasını karıştırmak için yönetmen ıslak ve karanlık bir ortam kullanmayı film boyunca özellikle tercih etmiştir. Hakkında onlarca film eleştirisi, makale, deneme yazısı yazılan bazı fakültelerde sınav sorusu olarak sorulan eserin sonu da sürpriz bir sonla bitmekte ve izleyicileri hayli şaşırtmaktadır.

8- Anayurt Oteli:

Anayurt Oteli

“Ne çok yalan söyleniyordu yeryüzünde; sözle, yazıyla, resimle ya da susarak…”

Türk edebiyatının büyük, unutulmaz ve modernist yazarı Yusuf Atılgan’a ait Anayurt Oteli, yazıldığı dönemde çok ilgi görmemiş; fakat yönetmen Ömer Kavur’un eseri 1987 yılında sinemaya aktarmasıyla daha fazla satılmaya ve bilinmeye başlanmıştır. Yazar, romanı bildiği kişilerden ve tanıdığı mekânlardan yola çıkarak kaleme almıştır. Anayurt Oteli aslında Manisa’da bulunan Anavatan Oteli’dir. (Şimdilerde bu otel yıkılmıştır) Atılgan arkadaşlarıyla zamanında bu otelde kalmış, otelde merdiven altında sürekli oturan kâtibin nasıl bir monoton hayatı olabileceğini merak etmiş ve o dönemde içinde bulunduğu halet-i ruhiyesinin de etkisiyle romanı yazmıştır. Böylece sosyal fobi bozukluğu olan ünlü Zebercet karakteri ortaya çıkmıştır. Otel, Zebercet’in yalnızlığıyla bütünleşen “ana vatanı” dır adeta. Olaylar kitapta 1960 yılında geçer ve ana karakter Zebercet’in ruh değişimleri ve sorunları paralelinde ilerler. Toplum tarafından da acımasızca dışlanan Zebercet karakteri, dürtülerine ve sevgi açlığına karşı koyamayarak kendi kaçınılmaz sonunu da hazırlar.

Tüm zamanların en iyi Türk filmleri listesine üst sıralarda yer alan film; Altın Portakal’da en iyi film ve en iyi yönetmen ödüllerini almış, Venedik Film Festivali’nden de ödüllerle dönmüştür. Yönetmen, kitabı okuduktan sonra çok etkilenmiş ve “Filme uyarlamam gereken tek roman budur.” demiştir. Filmde olaylar romandan farklı olarak 1960 yılında değil 1980 darbesi sonrası yaşanmaktadır. Yönetmen kitaptaki olay akış sırasına uygun bir anlatım tarzı benimsememiş ve bazı önemli olayları bilinçli olarak filmine aktarmamıştır. (Çünkü kitap ve filmin farklı olması gerektiğini düşünmüştür) Filmin IMDB puanı 7.5’tir.

9- Çizgili Pijamalı Çocuk:

Çizgili Pijamalı Çocuk

“Bir ev; bir sokak, bir şehir ya da tuğla ve harç gibi yapay şeyler değildir. Ev, insanın ailesinin olduğu yerdir…”

İrlandalı yazar John Boyne tarafından 2006 yılında yayınlanan roman, İrlanda’da çocuk ve gençlik edebiyatı yazarlarına verilen “Yılın Kitabı” ödülünü almış, New York Times en çok satan kitaplar listesinde uzun süre zirvede kalmış, birçok dile çevrilmiş, ülkemizde de defalarca baskı yapmıştır. Yazar kalplerimizi acıtan bu insanlık dramını sadece 2.5 gün gibi kısa bir sürede yazmıştır. Kitabın Türkçe çevirisinin arka kapağında “Bu kitabı okumaya başladığınızda dokuz yaşında bir çocukla yolculuğa çıkacaksınız ama bu kitap dokuz yaşındakiler için değil.” yazmaktadır.

Filmi de çekilen bu eser en az kitabı kadar ilgi görmüş ve büyük ses getirmiştir. Yönetmenliğini Mark Herman’ın yaptığı 2008 yapımı bu dram filmi; en iyi oyuncu, en iyi yönetmen gibi 7 farklı dalda Oscar ödülünü kucaklamıştır.
IMDB puanı 7.5 olan film de tıpkı kitabı gibi bir Alman SS subayının oğlunun gözlerinden aktarılır. Bruno, Holokost kamplarında insanlara zorla giydirilen kıyafetleri çizgili pijamalara benzetir ki eser de adını buradan alır. Tel örgülerin ve acımasız savaş politikalarının ayırdığı biri Alman biri Yahudi iki masum çocuğun ırk, din ayrımı fark etmeksizin başlayan ve arkadaş olmak için farklılıkların ne derece önemsiz olduğunu anlatan eserin sonu da hiç tahmin edilemeyecek büyük bir dramla bitmektedir.

10- Fareler ve İnsanlar:

Fareler ve İnsanlar

“Bizim gibileri, yani çiftliklerde ırgat olarak çalışanlar, dünyanın en yalnız adamlarıdır. Aileleri yoktur. Hiçbir yere ait değildirler. Çiftliğin birine kapılanır, kısmette ne varsa cebe indirirler. Sonra kente gidip o paranın dibine darı ekerler. Bundan sonra yapacakları ilk iş, başka bir çiftliğin kapısını çalıp kuyruk sallamak olur. Hayattan bekledikleri hiçbir şey yoktur…”

Nobel edebiyat ödüllü Amerikalı yazar John Steinbeck tarafından 1937 yılında yayınlanan eser, günümüzde hala en çok okunan klasikler arasındadır. Eserde iki yakın çiftlik işçisi arkadaşın-George ve Lennie- çiftlikten çiftliğe dolaşırken yaşadıkları maceralar ve ulaşılması zor hayalleri anlatılır.

Eserdeki Lennie karakteri yazarın da röportajında dile getirdiği üzere Steinbeck’in vakti zamanında aynı çiftlikte çalıştığı ve olaylar sonrasında akıl hastanesine kapatılan gerçek bir karakterdir. Kitap filme çekilmenin yanı sıra tiyatro oyunu olarak da sahnelenmiştir (Ülkemizde de sahnelendi) ve New York drama eleştirmenlerinde en iyi oyun ödülünü almıştır.

1930’ların Amerika’sında yaşanan buhran günlerinde George ve Lennie çiftlik çiftlik dolaşır ve para biriktirerek küçük bir çiftlik kurmak ister. Hayallerine tutunarak ve hep bundan bahsederek yaşayan bu iki dostun hikâyesinin sonu maalesef hayatın acımasızlığına yenik düşerek trajik bir sonla biter. Roman bir kez değil pek çok kez filme uyarlanır. İlk olarak 1939 yılında sinemaya uyarlanan film, eserin aslına uygun olarak çekilir hatta Oscar’a aday da gösterilir fakat pek beğenilmez. Gerek oyunculukların zayıflığı gerekse olayları olduğundan daha duygusal göstermek için abartıya kaçması sebebiyle izleyicilerden olumsuz eleştiriler alır.

1992 yılında George karakterine de hayat veren Gary Sinise yönetmenliğinde tekrar filme aktarılır. Lennie karakterini de ünlü oyuncu John Malkovich başarıyla canlandırır. İlk filmin aksine bu film kitaba daha az sadık kalmasına rağmen çok daha başarılı bulunmuştur. IMDB puanı da 7.8’dir.

Yazar: Sema Sır Şeker, Balıkesir Üniversitesi, Türk Dili ve Edebiyatı

Benzer İçerikler:

Başa dön tuşu