Söz-Mana İlişkisinde Hakikat ve Mecâz Hakîkat

Lafız (söz) – Mana İlişkisinde Hakikat ve Mecâz Hakîkat

İnsan dış dünyada algıladığı soyut ve somut kavramları önce zihninde tasarlamakta, sonra da onu söz(=lafız)lerle simgeleştirilip ifade etmektedir. Bu nedenle sözler, temel ve gerekli bir şart olmakla birlikte asıl maksat olmadıkları gibi, tek başlarına da var değildirler. Anlamlar da ancak sözlerle bağlantılı oldukları sürece var olurlar. Dolayısıyla bunların varlıkları birbirine bağlıdır ve bir kâğıdın iki yüzü gibidirler. Söz ile anlam arasındaki bu bağ; dil kuralları, sözün bağlamı, kullanım alanı gibi sözlü ya da zaman, ortam gibi söz dışı “karîne(=ipucu)”ler ile açıklanabilir.

Mantıkta sözün konulduğu anlamı ifade edip etmemesi konusunda hakikat, mecaz, kinaye ve galat olmak üzere dört durumdan söz edilmektedir: Sözün konulduğu gerçek anlamda kullanılması “hakikat“, bir ilgi dolayısıyla bu anlamın dışında kullanılması “mecâz“, sözün gerçek anlamında kullanılmış olması da mümkün olmakla birlikte onun zihinde çağrıştırdığı diğer anlamı da göstermesi “kinâye” ve hiçbir ilgi bulunmaksızın bir başka anlamda kullanılması ise “galat(=yanlış)”tır.

“Lafzî-vaz’î” delâletin “mutabakat”, “tazammun” ve “iltizâm” olmak üzere üç kısma ayrılarak incelendiğini daha önce söylemiştik. Söz ve anlam arasındaki mutabakat ilişkisi hakikat, tazammun ilişkisi mecâz, iltizâm ilişkisi ise kinâye adını alır. Her üç durum da anlamın değil sözün nitelikleridir ve bu nitelik kullanımda ortaya çıkar. Hakikat, bir lafzın kendisi için konulmuş olan anlamda kullanılmasıdır. Bu anlam onun “lügavî (=temel, gerçek) anlamı” dır. Sözün işaret ettiği ya da gösterdiği bu ilk anlama ya da kavrama temel anlam diyebiliriz. Lafzın bu temel anlamı dışında düşüncenin her alandaki gelişimine bağlı olarak bazen anlamı genişler, bazen de eski anlamı unutularak yeni anlamlar kazanır.

İkinci anlam-yan anlam: Sözlerin sonradan kazandığı anlamlar yan anlam ya da anlamlardır ve bunlar beyanın da ilgi alanına girer. Bu yan anlamlar, sözlerin gösterdikleri temel anlamlarıyla aralarında herhangi bir ilgi veya benzerlik bulunan ya da kurulan diğer anlamlarıdır. Bu, aslında doğuş anında, bir ibdâ eseridir ve sanat değeri taşır.

Belâgatte sözlerin sonradan kazandığı bu anlamlara me’ânî-i sevânî (=ikinci anlamlar) adı verilmiştir. Bazı klâsik kaynaklarda me’ânî-i sevânî karşılığı olarak ma’ne’l-ma’nâ (=anlamın anlamı) teriminin kullanılmış olduğu da görülmektedir.

Bütünüyle karşılamamakla birlikte gerek “me’ânî-i sevânî” gerekse “ma’ne’l-ma’nâ” terimlerinin işaret ettiği mecazî anlamlar dilbilimdeki yan anlam kavramının kapsamına girmektedir. Yan anlam, kelimenin temel anlamı dışında yüklendiği, bazen muhatabın kültürel birikiminin, toplumsal değerlerin belirleyici olduğu bazen de mecaz ve kinayenin yanı sıra metnin kendi ürettiği, lafızların ve cümlelerin çağrışımları ile daha da genişleyen anlamlarıdır.

Lafızların temel anlamında kullanıldığı metinler okur için daha kurudur. Çünkü bu metinler okurun hayal gücünü kullanarak metni yorumlamasına, başka bir ifade ile metni yeniden üretmesine gerek bırakmaz. Bilgi verici metinler daha çok bu tarzda yazılırlar. Bundaki başlıca amaç okur için yanılma payı bırakmamaktır. Yan anlamların yoğun olarak kullanıldığı metinlerde ise okur üreticidir, metni zenginleştirme imkânına sahiptir. Bundan dolayı edebî metinler genellikle yan anlamların zengin olduğu metinlerdir. Bu aynı zamanda metnin kalıcılığını da sağlayan önemli bir etkendir.

Sözde asıl olan gerçek anlamdır; mecazî anlam ise ârızî(=geçici)dir. Dolayısıyla bir sözün yorumu gerçek ve mecaza aynı oranda yakınsa o söz -özellikle edebî metinler dışında- gerçek anlamına yorulur. Bir sözün gerçek anlamı kendisinde bizzat sâbittir. Konuşanın niyetiyle ya da mecazî kullanımla gerçek anlamın bir sözden bütünüyle kaldırılması mümkün değildir. Hakikatle mecaz arasındaki fark, hakikatin gösterdiği anlam için bir karine (=ipucu)ye ihtiyaç göstermemesi, mecazın ise bu karineye ihtiyaç duymasıyla ortaya çıkar. Bir lafız aynı anda hem hakikat hem de mecazî anlama yorulmaz.

Örnekler

Renkli, kokulu, güzel bir bitkiyi gösteren “çiçek”, malûm ağaç “serv (=selvi)”, bir gök cismi olan “ay”, içecek kabı olan “bardak” sözcüklerinin kendileri için konulmuş olan anlamlarda kullanılmaları:

“Çiçek”, “serv”, “ay”, “bardak” kendileri için konulmuş olan anlamlarında kullanıldıklarında sözle anlam arasındaki delâletin türü, uzlaşıya dayalı sözlü delâlet olur. Bu örneklerde söz ile anlam arasındaki ilişki hakikattir.

Bir güzel kız için kullanılan “çiçek”, Divan şiirinde sevgilinin boyunu nitelemek için kullanılan “serv”, onun güzel yüzü için kullanılan “ay”, “Bardağı sonuna kadar içti.” cümlesindeki “bardak” lafızlarının delâletlerinin türü:

Önceki örneklerde gerçek anlamlarında kullanılan bu sözcükler bu maddedeki anlamları gösterirlerse durum değişir. Artık çiçeğin bir bitki, servinin bir ağaç, ayın bir gök cismi, bardağın bir kap adı olmaları değil, bunların özellikleri olan güzellik, düzgün bir boy, parlaklık kastedilmektedir. Yani bu lafızların mecazî anlamları söz konusudur. Bu tür bir delâlet ilişkisi tazammun adını alır. “Bardağı sonuna kadar içti.”, cümlesinde de bardak cisminin içme eylemine konu olamayacağı bellidir. O takdirde burada “bardak” ile gösterilenin bir başka şey olması gerekmektedir ki, o da bardağın içindeki “sıvı”dır. Yani burada söz kendisine ayrılan anlamda kullanılmamış, onunla ilgili bir başka nesne kastedilmiştir. Burada da söz ile anlam arasındaki delâlet ilişkisi tazammun yolu ile olmuştur.

“Kıskançlıktan benzi sarardı.” cümlesindeki delâletin türü:

İfade sahibinin “Kıskançlıktan benzi sarardı.” cümlesiyle, söylemek istediği şey bahsettiği şahsın benzinin sarardığını değil de zihnin bu durumla ilgili kabul ettiği bir başka durumu, yani kederli ve üzüntülü olduğunu söylemek istediği düşünülürse burada bir mecazî anlatımın bulunduğu ve bu söz ile ifadesi kastedilen düşünce arasındaki ilişkinin “iltizâm” adı verilen bir delâlet türü olduğu anlaşılır.

Ayrıca bakınız->>Mecaz

Kaynak: Prof. Dr. M. A. Yekta SARAÇ, Eski Türk Edebiyatına Giriş: Söz Sanatları