Modernizm Nedir? Postmodernizm Nedir?

Modernizm Nedir? Post-Modernizm Nedir?

MODERNİZM VE POSTMODERNİZMİN ANLAMI VE TANIMI

Postmodernizm kelimesindeki “post-“, İngilizcede bir ön ektir ve bir şeyden daha sonra, sonraki, sonrası, …den sonra gelen” ve eklenti, ilâve, ekleme” anlamlarında kullanılır. Dilimizde yeni, çağdaş, ilerici, yenici” anlamlarına gelen modern” veya modernizm” ise Lâtince “modernus” kelimesinden gelmektedir. M.S. V. yüzyıldan itibaren kullanılan kelime ilk olarak Hristiyanlık öncesi dönem ile sonrası dönemi ayırmak için kullanılmıştır. Bundan sonraki dönemlerde de kavram, “eski” ile “yeni”yi ayırma anlamını çok büyük ölçüde korumuş ve bu doğrultuda kullanılmıştır. Yani modernizm, modernlik veya modern, her şeyden önce eski“ye göre yeni” olmaktır. Rönesans dönemi, Antik Çağa göre; Aydınlanma Çağı, Rönesans’a göre moderndir. Bu sebeple kavram, sürekli olarak bir karşılaştırma ve yeniyi ifade etme anlamı taşıya gelmiştir. O zaman postmodern“e, “modernizm sonrası, moderniteden sonraki” veya “modernden itibaren” anlamları verilebilecektir.

Modernizmin doğuşunda ve gelişmesinde Charles Darwin, Karl Marx, Sigmund Freud, Georg Wilhelm Friedrich Hegel, Carl Gustav Jung gibi isimlerin etkileri, katkıları olmuştur.

Postmodern“, “postmodernlik” veya postmodernizm” kelimeleri ilk defa 1934’lerde görülmeye başlamış, 1950’li yıllarda AngloAmerikan edebiyat eleştirisine girmiş, ardından mimarîde kullanılmış, 1960’lı yıllardan itibaren de yaygınlaşmıştır. Postmodernizm önceleri İkinci Dünya Savaşı sonrası ve eleştirisini tanımlamak için kullanılmış, daha sonra felsefî bir tanımlamanın ifadesi olmuş, ardından da politika, tarih, ekonomide ve mimarîde bir yöntem, edebiyat ve diğer sanat dallarında bir akımı ifade eden kavram hâline gelmiştir.

Bir sanat akımı olarak postmodernizm, 1950’lerin sonlarında kendinden söz ettirmeye başlamış, 1960’lardan bu yana Batı edebiyatlarında kendini hissettirmiş, asıl yaygınlığı ve günlük hayata girişini ise 1980’lerin başında gerçekleştirmiştir. Öncülüğünü ABD’nin yapmış olduğu sanattaki postmodernizm, oradan diğer kıta ve ülkelere yayılmıştır.

Çok farklı alanlarda kullanılması ve yer yer öznel yaklaşımlar sebebiyle postmodernizmin kavram olarak tanımı bir hayli karmaşıktır. Bu karmaşıklıkta postmodernizmin bir bildirisi, programı ve çok berrak bir tarihinin olmamasının büyük rolü vardır.

Postmodernizm tanımlamalarından birkaçı:

Postmodernizm; “modernliğin parametrelerine, bilimsel bilginin üstünlüğüne, pozitif bilimlere, doğrusal gelişmeye, ulusdevlet anlayışına, endüstriyalizme, kapitalizme, demokrasiye, lâikliğe, insan haklarına, teknolojiye, bürokrasi ve uzmanlaşmaya karşı gelen ve onları sorgulayan; buna karşın belirsizliğe, parçalılığa, farklılığa, etnikliğe, altkültürlere, kültürel çoğulculuğa, bilgiye yönelik çoğulcu bakış açısına, yerel bilgiye, yerelliğe, özgünlük ve özgürlüklere ayrıcalık tanıyan bir hareket’tir (Kızılçelik, 1996, s.28).

Postmodernizm: “İkinci Dünya Savaşı sonrası süper endüstri veya postendüstri, ileri teknoloji veya teknobilim toplumlarında ortaya çıkan bir dünya görüşü, bir gerçek anlayışı ve bu görüşler çerçevesinde gelişen yeni bir “kültür” tanımıdır” (Menteşe, 1995, s.274).

Postmodernizm:”1970’lerden başlayarak bugüne kadar Batı modernizminin ve onunla ilgili Aydınlanma ve hümanizm projelerinin politik güç ve çıkar amacına hizmet eden normlarını sorgulayan, onun düşünce yapısını çözen, çelişkilerine, çarpık ve kendine dönük norm ve yaklaşımlarına ışık tutan en önemli eleştiri yöntemidir.” (Doltaş, 2003, s.190)

Postmodernizm: “İleri kapitalist kültürdeki bir harekete, özellikle sanatlarda (edebiyat, grafik ve plastik sanatlar, müzik vb.) dönüşümselliği, ironiyi, oyunculuğu, keyfiliği, anarşiyi, parçalanmayı, pastiche’i vurgulayan bir harekete verilen addır.” (Ryan, 1994, s.298)

Postmodernizm: “Kapitalist kültürde ya da daha genel olarak Batı dünyasında, yirminci yüzyılın son çeyreğinde, resim, edebiyat, mimarî, vb. güzel sanatlar alanında ve bu arada özellikle de felsefe ve sosyolojide belirgin hâle gelen hareket, akım, durum veya yaklaşım “dır. (Cevizci, 1999)

Yukarıdaki tanımlamalara dikkat ettiğimizde tanım sahiplerinden her birinin postmodernizm olgusuna farklı açılardan (toplumsal, eleştirel, sanatsal, tarihsel vb.) yaklaştığı veya onun farklı görünümlerini (sosyal hayattaki, eleştirideki, sanattaki,) esas aldığını görürüz. Söz konusu tavır, ister istemez pek çok farklı tanımı gündeme getirmektedir. Buna, aynı açı veya görünüm esas alınmamasına rağmen postmodernizm olgusunu anlama, algılama ve yorumlamadaki farklılıkları da eklediğimizde, kavramın niçin bu kadar çok tanımlamayla yüz yüze kaldığını daha iyi anlarız.

POSTMODERNİZMİN DOĞUP GELİŞTİĞİ ORTAM

Postmodernizmin doğuş ortamı, modern veya modernist dönemdir. O zaman önce “modernizm“, “modernite“, “modernlik” kavramlarının içerdiği anlam ve bu anlamın hayata mal edildiği çağın nitelikleri üzerinde durmamız gerekecektir. Modern dönemin başlangıcını; dolayısıyla modernizmin ortaya çıkışını kimi araştırmacılar Rönesans (XIV. yüzyıl) olarak kabul ederler. Ancak büyük çoğunluk bu konuda, Aydınlanma Çağı üzerinde fikir birliği içindedir. XVIII. yüzyılın başından itibaren Batı toplumlarının hayatında kendini açıkça hissettirmeye başlayan aydınlanma, Avrupa’da XVII. yüzyılın ikinci yarısıyla, XIX. yüzyılın ilk çeyreği kapsayan ve Descartes, Spinoza, Bacon, Locke gibi önde gelen birtakım filozofların görüşleriyle insan aklını, nesnel bilgiyi ve keşifleri önemseyen ve böylece Batı kültürlerinde büyük bir dönüşüme yol açan bir dönemdir.

Aydınlanma, Batı toplumlarının Tanrı merkezli dünya görüşü ve hayat tarzından sıyrılarak insan, akıl ve bilim merkezli dünya görüşü ve bu çerçeveye göre düzenlenmiş hayat tarzına geçişleridir. İlâhî olandan dünyevî olana geçişte Hristiyanlık, kilise, din adamları, aristokrasi, sosyal, siyasî, kültürel ve ekonomik değer ve kurumlar, kıyasıya aklın eleştirisine tâbi tutulmuştur. Amaç, insanı veya insanlığı, her türlü köleleştirici mit, mitos, inanç ve ön yargılardan kurtarmaktır. Aklın hâkim olduğu Aydınlanma Çağında, elbette ki her şey, akla dayanmaktır. Bu sebeple onun diğer adı Akıl Çağı’dır.

Aydınlanmanın merkeze aldığı akıl, her türlü kılavuz ve yardımcıdan arınmış; hür ve kendi kendine yetebilen, şüpheci, sorgulayıcı eleştirel bir akıldır. Kant, bu konuda şunları söyler:

“Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır. Bu ergin olmayış durumu ise, insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır. İşte bu ergin olmayışa insan kendi suçu ile düşmüştür; bunun nedeni de aklın kendisine değil, fakat aklın başkasının kılavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanmak kararlığını ve yürekliliğini gösteremeyen insanda aranmalıdır. Sapere aude! (Bilmek ve tanımak yürekliliğini göster!) Aklını kendin kullanmak cesaretini göster, sözü imdi aydınlanmanın parolası olmaktadır.” (Kızılçelik, 1996, s.5)

Kısacası aydınlanma, aklın her şeye yeteceği, her şeyden üstün olduğu düşüncesini vurgulayarak önce rasyonalizmi, ardından da pozitivizm ve determinizmi, insan ve toplumun hayatında hâkim kılmıştır.

Bierstedt Gay, Aydınlanma Çağının dört temel niteliğini şu şekilde özetler:

  • “Doğaüstünün doğalla, dinin bilimle, tanrısal buyruğun doğa yasasıyla ve din adamlarının filozoflarla yer değiştirmesi;
  • Bir araç olarak deneyin rehberindeki aklın sosyal, siyasal ve dinsel sorunların çözümünde yüceltilmesi;
  • İnsanın ve toplumun mükemmelleştirilebileceğine ve dolayısıyla insan soyunun gelişmesine duyulan inanç;
  • İnsan haklarına ilişkin insancıl taleplerin artışı” (Kızılçelik, 1996, s.7-8).

İşte modernizm böyle bir Aydınlanma Çağı ortamında doğup gelişir. O, sadece dünyevîleştirilmiş bilgi ile doğaya hâkim olmakla kalmaz, insan ve toplum hayatının her alanında yeni düzenlemeler getirir. Bu bakımdan modernizm veya modernlik; “bilimsel bilgi, endüstriyalizm, teknoloji, teknikleştirme, uzmanlaşma, demokrasi, lâiklik düşüncesi ve bireyselleşme eksenleri etrafında toplumsal yaşam alanlarını düzenlemeye yönelik bir projedir” (Kızılçelik, 1996, s.13).

Değişim ve ilerleme ile âdeta özdeşleşen modernite, eleştiriyi değişimin aracı olarak kullanır. Dolayısıyla modernizm, her şeyden önce geleneğe veya gelenekçiliğe karşı bir tavır sergiler ve onunla çatışmaya girer. Zira modern olmak, dündenveya eskisinden çok daha farklı bir dünyada yaşamak demektir. Modernite, sosyal hayatın rasyonalleştirilmesini, evrenselliği, homojenliği, açıklığı vadeder.

Lâik bir düşünce yapısına sahip olan modernizm, sosyal hayatın eksenine bilimi ve aklı yerleştirirken dine sadece şahsî hayatta bir yer bırakır. Modernizm, hürriyetçi ve özerkçidir. Toplumları, tarım toplumundan sanayi toplumuna, şehirleşmeye, gelişmiş haberleşme ve ulaşım araçlarına, okur-yazar oranının artışına, statik bir yapıdan dinamik bir yapıya geçişe yöneltir.

Modernizmin temel dayanakları; kapitalizm, endüstriyalizm, şehirleşme, demokrasi, akılcılık, lâiklik, bürokrasi, ihtisaslaşma, farklılaşma, bilimsel bilgi ve millî devlet şeklinde sıralanabilir. Böylece modern döneme giren insanlık, -özellikle Batı toplumları- 1880-1930 yılları arası dönemde, nitelik ve nicelik bakımdan daha önceki dönemlerden çok daha farklı bir hayata kavuşmuş olur. 1930 sonrasında da modernizmin getirdikleri bütün hızıyla devam eder. Hayat tarzı, kültür, sanat, teknik, bilim gibi insan ve toplum hayatının hemen her alanında büyük tesirler bırakan bu dönem, modern çağdır.

Modernizmin insan hayatına pek çok imkân ve kolaylıklar getirdiği inkâr edilemez. Bununla birlikte birçok olumsuz gelişmelere zemin hazırladığı da bir gerçektir.

Modernizmin neden olduğu olumsuz gelişmeleri kısaca şu şekilde sıralayabiliriz:

  • Bütün dünyaya ideal olarak sunulan Batı kaynaklı ekonomik ve siyasî modeller, zaman içinde gerçek kimlikleriyle tanınmış ve insanların bu modellere olan güveni sarsılmış;
  • demokrasi ve insan hakları konusundaki çifte standartçı tutum yakinen görülmüş;
  • çok yoğun bilgi bombardımanı ve hızla gelişen teknoloji insanı esir almış;
  • kontrolsüz sanayileşme pek çok çevre problemine sebep olmuş ve dünyayı yaşanmaz hâle getirmiş;
  • milletlerarası silahlanma yarışı, büyük miktarlardaki paranın bu alana ayrılmasını zorunlu kılmış, sonunda da insanlığın sonu olabilecek nükleer tehdide zemin hazırlanmış;
  • her şeyde esas olan standardizasyon düşüncesi ve uygulaması hayatı tekdüze kılmış ve teknolojinin despotluğuna yol açmış;
  • insanın kapitalist ekonomi veya sermayenin kölesi durumuna düşürülmesi üzerine birey ve bireysel hürriyet yok olmuş;
  • aşırı bireyselcilik, insanı kalabalıklar içinde yalnızlığa itmiş;
  • mahallî ve millî değerler, küreselleşme ile evrensel değerlerin hücumuna uğramış;
  • pragmatizm (faydacılık), bütün değerlerin üstünde tutulup diğer değerlerin ölçüsü ve belirleyicisi hâline getirilmiş;
  • madde ilâhlaştırılırken mâna yok sayılmış; akıl, pragmatizmin aracı yapılmıştır. Böylece insan yabancılaşma, yalnızlaşma, tatminsizlik, güvensizlik, inançsızlık bunalımları içinde ne olduğu, ne olması gerektiği soruları arasında bir kimlik krizine düşmüştür.

İşte postmodernizm, modernizmin sebep olduğu böyle bir kimlik bunalımının yaşandığı ortamda hayat bulmuştur. Çünkü postmodernizmin doğuşunda, kimliğini kaybeden insanın gerek kendini gerekse modernizmi sorgulaması yatmaktadır.

Modernizme karşı ilk tepkiler Schopenhaure, Nietzsche, Theodor W. Adorno, Max Horkheimer gibi şahsiyetler tarafından gösterilmiş ve sorgulamalar başlamıştır. Söz konusu sorgulamaların tarihi bir hayli eski olmakla birlikte, 1950-1960’lardan itibaren daha da yoğunluk kazandığı görülmektedir. Bununla birlikte postmodernizmi, sadece modernizme tepki olarak doğup gelişmiş bir tavır, bir felsefe veya bir akım olarak düşünmek yanlıştır. Zira o modernizm zemininde doğduğu gibi, yine modernizmle iç içe bir vaziyette varlığını sürdürmüş ve sürdürmektedir. Bu sebeple postmodernizm, modernizme karşı bir baş kaldırma olduğu kadar, modernizm içinde bunalmış insanın bir silkinme ve belki de kendine dönme eğilimi olarak da düşünülebilir. Postmodernizm hem bir sorgulama hem de bir cevap arama hareketidir. Çünkü postmodernizm, sadece estetik bir tavır değil, aynı zamanda politik bir tavırdır.

Postmodernizmin doğuşu ve gelişmesinde Jacques Derrida, Michel Foucault, Roland Barthes, Jean-Froncais Lyotard, Jean Baudrillard, Ihab Hassan, Herbert Blau, Paulde Man gibi düşünürlerin katkıları yanında; XX. yüzyılda ortaya çıkan yapısalcılık, yapı-bozumculuk, post-yapısalcılık, neo-pragmatizm, perspektivizm, post-analitikgibi çeşitli felsefî akımların da önemli katkıları olduğunu belirtmek gerekir.

Postmodernizmin insan tanımı da modernist anlayıştan farklıdır: Bu insan, “izm”lere, insanî, sosyal ve geleneksel değerlere bağlılık ve sadakat yerine hür olmayı ister.

“…Postmodern insan rahat ve esnektir. Duygu ve hislerine yöneliktir. ‘Kendin ol’ tutumuna sahiptir. Aktif bir insandır ve anlam için kendi kişisel yolunu izler. Gerçek iddiası’nda bulunmaz, sürekli olan yerine geçici olanı tercih eder. Yaşa ve izin ver yaşayalım tavrındadır. Gelenek ve eskiyle barışıktır. Egzotik, kutsal ve nadir olana olumlu bakar. Genel ve evrensel olan yerine yerele yöneliktir ve kendi yaşamıyla ilgilidir. Evlilik, aile, kilise ve ulus gibi eski sadakat ve modern bağlılıklar yerine kendi ihtiyaçlarına yöneliktir. Güçlü tek bir kimliğin yokluğuyla karakterize edilir ve tek bir referans noktasına sahip olmayan bir kişidir.” (Yılmaz, 1996, s.13)

Bu arada postmodernistlerin insanla ilgili görüşlerinin modernistlerden çok farklı olduğunu belirtmek gerekir. Her şeyden önce insan, modernistlerin tanımladıkları gibi, evrensel genel geçer niteliklere (akıl, duyu) sahip bir varlık değildir. İnsan sürekli bir oluşum hâlindedir. Bu sebeple insan için “kişi” yerine “özne” tanımlaması tercih edilir.

Son olarak postmodernizmin, gerçeğin büyük ölçüde sanallaştığı, bilginin oyunlaştığı, dünyanın küçük bir köye dönüştüğü “medya çağı” ortamında hızla gelişip serpilmiş olduğu belirtelim. Televizyon, video, faks, telefon, bilgisayar, internet, CD, DVD, VCD teknolojilerinin baş döndürücü bir hızla gelişmesi ve en küçük birimlere kadar yayılması, modernizmin çeşitli sahalardaki pek çok tabusunu yıkmıştır.

Postmodernizmin belli başlı belirtileri veya nitelikleri şu şekilde sıralanabilir:

  • Rasyonalizm, pozitivizm, liberalizm, kapitalizm, marksizm vb. bütün ideoloji ve felsefelere (büyük anlatı) karşı olmak.
  • Modernizm ve değerlerine karşı sorgulayıcı bir tavır almak.
  • Evrensel bütünlük yerine her tür çoğulculuktan yana olmak.
  • “Her şey gider” felsefesini ilke edinmek.
  • Her alanda tam bir eklektizm (seçmecilik) anlayışı sergilemek.
  • Gelenek-modern, yüksek kültür-kitle kültürü, sağ-sol, şimdi-geçmiş gibi kutupluluk ortamında olmak.
  • Her alanda ‘kural, düzen, ilke, yasa, âdet’lere karşı bozucu, ihlal edici bir tavır sergilemek.
  • Aşırı görecelik tavrı benimsemek.
  • “Tek bir gerçek ve anlam değil, çok gerçek ve anlam vardır”, düşüncesinde hareket etmek.
  • İronik olmak.
  • Millî ve evrensel kültür anlayışını reddedip çoğulcu kültür görüşünü benimsemek.
  • Dine karşı olumlu bir tavır almak.
  • Geçmişin kendi şartlarına uygun bir şekilde yaşatılmasını istemek.
  • Geçmişle hâl arasındaki bağları koparmamak.
  • Gerçekliğin yerine imajı koymak.
  • Sentez ve bütünleşmenin yerine parçayı veya parçalamayı ikame etmek. (Kızılçelik,1996, s.36)

Bir sanat/edebiyat akımı olan postmodernizmin, modern dönemin sanat/edebiyat ortamında doğmuştur. Batı sanat/edebiyatındaki modernizmin, realizmle başlayıp natüralizm ve parnasizmle devam ettiği söylenebilir. Söz konusu akımlar, moderniteyi var eden rasyonalizm, pozitivizmve determinizmin sanat/edebiyat alanındaki yansımalarıydı. Ancak XIX. yüzyılın sonlarına doğru bu akımların ilke edindiği hususlar tartışılmaya ve sorgulanmaya başlanır. Einstein’ın ünlü “izafiyet/görecelik” teorisi, Emile Boutroux’un Tabiat Kanunlarının Olumsallığı isimli eserinde ortaya koyduğu düşünceler, HenriBergson’un “sezgicilik” teorisi, Freud’un insan bilinçaltını gün yüzüne çıkaran psikanaliz alanındaki çalışmaları, objektif, bilimsel, deneysel veya nesnel gerçekçiliğin insan ve toplum gerçeğini anlatmada yeterli olamayacağı ve olamadığı hakikatini ortaya koydu. Bunun sonucu olarak sanat/edebiyat yeniden hayal, rüya, sır, metafizik, şuuraltı gibi pozitivizmin yasakladığı alanlara yöneldi.

Bu yönelişte George Eliot, Bernard Shaw, Dostoyevski, Henri İbsen, Strinberg, Hauptmann, Nietzsche gibi isimlerin ve eserlerinin büyük rolü olmuştur. Ardından gelen sembolizm, empresyonizm, kübizm, sürrealizm, egzistansiyalizm gibi sanat/edebiyat akımları, modern sanat/edebiyat akımlarının getirdiği ilkeleri -özellikle nesnel gerçek anlayışını- büsbütün reddederek sanat/edebiyatı yeni istikametlere yöneltti. Gittikçe hız kazanan arayışlar, sanat/edebiyatta beklenilen başarıyı sağlamadığı gibi, güçlü ve uzun ömürlü akımlara hayat hakkı da tanımadı.

Kaynak: Batı Edebiyatında Akımlar/ Prof. Dr. İsmail ÇETİŞLİ

Ayrıca bakınız ⇒ Modernizmi Esas Alan Anlayış ve Postmodernizm