Behçet Kemal Çağlar Kimdir? Hayatı, Edebi Kişiliği, Eserleri

Behçet Kemal Çağlar Kimdir? Hayatı, Edebi Kişiliği, Eserleri

Behçet Kemal Çağlar (d. Erzincan, 1908 – ö. 24 Ekim 1969, İstanbul) Şair, yazar.

Behçet Kemal Çağlar

Cumhuriyet döneminin ünlü şairlerinden Behçet Kemal Çağlar Kayseri’nin Şabanbeyzadeler namıyla bilinen ünlü bir ailesinden Şaban Hamdi Bey’in oğludur. Babasının memuriyeti sırasında bulunduğu Erzincan’ın Tepecik köyünde 1908 yılında doğdu. Babası Kayseri’nin Bünyan Çağlayanı kıyısında yerleşmiş Burunguz isimli Türkmen oymağındandır, annesi Balıkesir’in Çepni yörüklerinden Kolağası Ahmet Ağa’nın kızıdır. Behçet ismi babasının amcasının ismi olarak, Kemal’de hürriyet kahramanı Namık Kemal‘e izafetle verilmiştir.

1913 senesinde Behçet Kemal, Bolu’da İmaret İlkokuluna başlamıştır. İlk okul yıllarında bile dedesinden kendisine geçen yeteneğiyle şiir ezberlemeye ve okumaya meraklı olan Behçet Kemal’e öğretmenleri okulun bahçesinde yüksek bir yere çıkararak babasının ezberlettiği şiirleri okuturlardı.

Normal tahsiline 1915 yılında Konya’da başlamış, ilk olarak Mevlana türbesinin arkasındaki Numune Mektebi’ne devam etmiş, ertesi yıl, Konya Sultanisi’nin ilk kısmına devama başlamıştır. 1916 senesinin sonbaharında babası Kudüs Ziraat Müdürlüğü’ne tayin edildiğinden birkaç ay Kudüs’te kalmıştır.

Kudüs’ten Kayseri’ye gelen Behçet Kemal, ilk, orta ve lise tahsilini Kayseri’de yapmıştır. 1925 senesinde sınavla Zonguldak Maden Mühendis mektebine girmiş ve 1929 senesinde yüksek madem mühendisi olarak birincilikle bu mektepten mezun olmuştur. Maden Tarama Enstitüsü merkez mühendisi olarak Ankara’da göreve başlamıştır.

Halkevlerinin açılışında yazdığı ve şahsen rol aldığı Çoban Piyesi ve ardından yazdığı ve oynadığı Ergenekon Piyesi dolayısıyla büyük Atatürk’ün dikkatini çekmiştir. Değerli, ünlü yazarlar ve politikacılar ile yakın münasebetler kurmuş, ancak kişisel hiçbir karşılık beklemeyen derin vatan ve Atatürk devrimleri hayranlığıyla hepsinin sevgi ve takdirini kazanmıştır.1935’te Halkevleri müfettişi olarak görevlendirilmiş, bu görev ile yurdun her tarafını dolaşmış; halk şiirleri ve halk sanatı ile yakından ilgilenmek fırsatını bulmuştur.

Öncelikle Atatürk ve milli şiir temasında tanınmış, derin yurt sevgisi olan bir insandı. Gericiliği önlemede çaba harcamış, haftalık dergiler ve günlük gazetelerde bu konularda makaleler yazmıştır. Atatürk’ün ölümü Behçet Kemal’in ruhunda derin bir acı yaratmış, memleketin ve milletin kurtulmasında Atatürk’ün başarılarının hayranı olarak, kendisini Atatürk’e ve O’nun devrimlerine adamasına sebep olmuştur.

Büyük Millet Meclisi’nde Erzincan milletvekili olarak 25 Ocak 1949 tarihine kadar hizmet etmiştir. Atatürk devrimlerinden ödün verildiği gerekçesiyle partisinden de milletvekilliğinden de istifa etmiştir. Daha sonra sırasıyla Robert Kolej’de öğretmenlik, 1961 Kurucu Meclis üyeliği, TRT Yönetim Kurulu Başkanlığı, Akbank Neşriyat Müdürlüğü, TRT Program Uzmanlığı görevlerinde bulundu.

Behçet Kemal Çağlar’ın Eserleri

Şiir:

  • Erciyes’ten Kopan Çığ,
  • Burada Bir Kalp Çarpıyor,
  • Benden İçeri.

Oyunları:

  • Çoban (1933),
  • Atilla (1935),
  • Deniz Abdal.

Öteki Yapıtları:

  • Halkevler (inceleme 1935),
  • Hasan Ali Yücel ve Eserleri (1937),
  • Hür Mavilikte Gezi (1947),
  • Dolmabahçe’den Anıtkabir’e Kadar (Gözlemler 1955),
  • Kur’an-ı Kerim’den İlhamlar (1966),
  • Atatürk Deniz’inden Damlalar (antoloji 1967),
  • Battal Gazi Destanı (1968),
  • Bugünün Diliyle Atatürk’ün Söylevleri (1969).
  • Yeğeni Selcan Teoman tarafindan yayina hazirlanan 4 adet eseri Destanlar (1997),
  • Bitmez Tukenmez Anadolu (1994)
  • Benden Iceri (1994) ve
  • Kuran’i Kerim’den Ilhamlar (1995) TC Kultur Bakanligi tarafindan basilmistir.

Behçet Kemal Çağlar’ın Şiirlerinden Örnekler

Konuştu Gitti

Aldık namesini üstadımızın,
Kuş kondu ve öttü ve uçtu gitti.
İki rûh cennetin dergâhı içre,
Görmeden görüştü, konuştu gitti.

İçtim mektubunu şurup misali,
Yüz sürdüm namene Yakub misali,
Hasta olsak bile Eyûb misali,
Gönlümüz şifaya kavuştu gitti.

Narman’dan naz gibi alıp Sümmanî,
Şenlik ile şifa getirdi anı,
Bir de görüşeydi bizim Nihanî,
Dideler rûşendi, o kaçtı gitti.

Ulaştı selâmın Sarıkamışa,
Kevser sundu hastaya, susamışa,
Geliriz bir gün beraber Camuşa,
Deriz çifte murad buluştu gitti.

Bakma ismimdeki takma Kemal’e,
Asıl eren sizsiz büyük vusale,
Edin bize biraz el-ham havale,
Gönlümüz eşiğe tam düştü gitti.

Dizde, gözde, sözde hep fer bulunsun,
İhtiyar haline derman olunsun,
Gayri bu civarda ilân olunsun,
Cemal muradına erişti gitti.

Geldik Ankara’dan biz sizler için,
Irmağız, yol aldık denizler için,
Yer var mı mihrapta bu dizler için?
Yoruldu, burkuldu, buruştu gitti.

Duyarım Köşemde Vicdan Azabı

Kehribaya benzer bu sarı defter,
Turunç kabuğuna benzer nikâbı.
Tordundan iksirli saraya cevher,
Yeni bir ermişin yeni kitabı.

Sevda tufanının Cemal’mış Nuh’u,
Kışkanış şehirde şair güruhu,
Ne vakit Yezdan’e seslense rûhu
Yerden çıkan vahy’e benzer hitabı.

Yezdan – canan – vatan – hep vecd ile,
‘Öp’ redifli coşkun kıtalar hele,
Ne vakit aşkını getirse dile,
‘Buse’ olur sevabın da sevabı.

Onda yurt segisi ürpermiş arslan,
Akıncı cedlerden damarında kan.
‘Tanrı’ der gibi ‘Türk’ dediği zaman,
Yurda sığmaz aşar küçük hesabı.

Din ehli olmakla dünyadan geçme,
Olur mu Kevser’i bekle, su içme?
Bak imam ne diyor, gaflette göçme,
‘Cennet değer yurdun zerre turabı’.

Çoban anlar, sofi anlar, beğ anlar.
Yaşlıda, çocukta tepreşir kanlar.
Şair budur işte baylar bayanlar,
ötekiler taşa çalsın rübabı.

Ey münevver, ey halk, onu dinleyin,
Türk’ün iksiriyle bir serinleyin.
Ayrılığınızı görün, inleyin,
El ele sultana edin itâbı.

İş bitmez muhterem dövünme söyle,
Bu olsun birlikte azm’e vesile,
Artık ne ayrılık, ne hırs, ne hile,
Yansın eski ocak, kırın dolabı.

Tevekkül edip de durman boş yere,
Türkü yok, cirit yok, kurumuş dere,
Kâbe’nin kerpici düşmüş yerlere,
Kaldırın ‘küy’ denen baht-ı harabı.

Ömer bu defter bir eşsiz hediye,
Yollan şükran için Camuşlu köye,
Kısmet olup elin öpmedim diye,
Duyarım köşemde vicdan azabı.

O baş mihraptadır, sazdadır o el,
Ham sofi sanma kim! Hayyam’a bedel,
Sen elest bezminde mest olup da gel,
Sonra içer misin fanî şarabı.

Gönlünde neşveler, gözünde yaşlar,
‘Ömer’ susacakken yeniden başlar,
Ey ‘köycü’ geçinen genç arkadaşlar,
Olun bu imâmın âl u ashâbı.

Biz Dört İçli Bülbül Figana Geldik

Cemâl Hoca
Ervâh-ı ezelde bezm-i elestde
Cem olup huzûr-ı Rahman’a geldik
İkrarımız belâ, özümüz meste
Eli bağlı saf saf divana geldik

Müdamî
Ervah-ı ezelde yaradılışta
Belâ diye tamam imana geldik
Nûr-ı Muhammed’i ilkin görüşte
Şefaat umarak güvene geldik

Âşık Ömer
Dokuz yüz kırk iki tarih bu zaman
Kars denen belde-i törene geldik
Sevdanın elinden çekerik aman
Gönül metahını ziyana geldik

Nihanî
Üç yüz on sekizde hatm oldu gaflet
Sevda izhar oldu beyana geldik
Derûnumu yaktı ah ile hasret
Hasretlik ucundan amana geldik

Cemâl Hoca
Biz bir meclis tuttuk hayli dem anda
Birledik Mâbud’u ta o zamanda
Kâfirler küfründe, münkir gümanda
Şükür biz illâ da bu kâna geldik

Müdamî
Arşta nur kandili yandığı zaman
Melekler çarh edip döndüğü zaman
Âdem ki cennetten indiği zaman
Biz anın belinden cihana geldik

Nihanî
Kars ilinde oldu son toplanışlar
Ne güzel hengame, ne güzel işler
Nisan yağmuruna döndü alkışlar
Azm edüp sevgiyle seyrana geldik

Âşık Ömer
Bizler hoşlanmayız boşuna laftan
Günümüz geçiyor ah ile oftan
Bir Bardız’dan, Camuşludan, Poshoftan
Pınarlar misali tuğyana geldik

Cemâl Hoca
Biri Camuşlu’dan, biri Bardız’dan
Biri de Poshof’lu sayılır bizden
Mevla, düşmanları kahreyle tezden
Biz de bu niyetle cevlana geldik

Müdamî
Niyetin pek hoştur, rast getir Allah
Kahr olsun düşmanlar bulmasın felâh
Hükm-i tevârih bu, inandım billah
Tasdikimiz Kur’an, bürhana geldik

Nihanî
Beraberce yürür kurtlar, koyunlar
Ne güzel tarihtir, görene bunlar
El savaşta, bizde güzel oyunlar
Dem çeküp, şevkile demana geldik

Âşık Ömer
Zamanlar, zamanlar, geçip devretti
Felek gah lutfetti, gahi cevretti
Tâli‘ Viyana’yı en son Sevr etti
Atatürk denilen arslana geldik

Cemâl Hoca
Mürid irşad için, amele muhtaç
Kâmiller bâbında kemale muhtaç
Der ki Cemâl bizler Cemâle muhtaç
Yana yana yandık pervane geldik

Müdamî
Nam et Müdam, ezel bahtımız nurda
Tanıyan hep halklar, birlik ev orda
Bir arzum kabul olsaydı huzurda
Dest-bus eyleyip, demana geldik

Nihanî
Nihan koşar şanlı ordu sesine
Çünki damak vurmuş aşkın tasına
Şarklı bilginlerin toplantısına
Gerekse kan verip, kurbana geldik

Âşık Ömer
Âşık Ömer söyle dünya yürüsün
Gene gönülleri ateş bürüsün
Anlamayan güller, solsun kurusun
Biz dört içli bülbül figana geldik

Eğlen Çoruh! Dur Çoruh!

Aşkın ile düştüğüm o yurda ben,
Bir hız ile ulaştım Bayburt’a ben.
Bana hiç tanıdık çıkmadın orda,
Doğrulup yüzüme bakmadın orda.

Yalvardım, yakardım, köpürdüm taştım
Bir gece rüyamda sana ulaştım.
Dedim: Çoruh! İnsafa gel, dine gel!
Demedin mi bana sen “Artvin’e gel! ”

Uçtum hasretinle, döndüm kuşa ben,
Geldim “Yalnızçam”a, “Ardanus’a” ben
Hani vaatlerin? Nerdesin Çoruh!
Hala boynu bükük, yerdesin Çoruh!

Kalkın, şahlan, beni al da sonra in…
Halinizi seyre çıkmış da Artvin;
Çamlar sisten çıkmış sesini kısmış,
Evler ayağının ucuna basmış.

Birikmiş yamaca hepsi üst üste…
Hepsinin kulağı sendeki seste!
Senin hasretinle yandım yıllarca
Dur bir gönülüne seslen bir parça.

Bizim kaynağımız aynı dağlardır.
Beni anlayacak başka kim vardır?
Benden de içer bu avare güruh
Sen varsın derdimden anlayan, Çoruh!

Al benden gönlümü, ummana ersin!
Adım Çağlar diye belki gülersin:
Suyuma damlayan bir gözyaşın yok,
Mecranda inci yok, sabır taşım yok.

Yaydığım çakıldır, götürdüğüm kum,
İnsan kılığına girmiş Çoruh’um…
Kan içimde çağıl çağıl akmada,
Tarih geçip, beni boş bırakmada.

Kıyıdan ilk defa ok atan bende.
“Otlukbeli’nde” at oynatan bende;
Sende gölgesi var, bende eseri,
Birbirine düşen nice Türk eri,

Vicdan azabını çekerler bende;
Kalan er bendedir, kaçan er bende;
Bir gözüm yaşlıdır, bir gözüm kanlı.
Benim Akkoyunlu, benim Osmanlı;

Sana dökülecek bir kederim var,
Selam yollayacak kimselerim var.
Ben gibi aşina seyrek bulunur,
Bana seslenmeden geçemezsin, dur!

Asırlarca

-Dünyanın en büyük ölmezine-
Ufkunda doğacağım, ufkunda batacağım;
Asırlarca yazsam hep seni anlatacağım.
Ben de giyersem eğer bir gün deha tacını
“İstersen çiğne” diye önüne atacağım…
Söndüğünü görsem de bin “meşale emel”in
Ebediyet yolumuz, öyle elimde elin…
Ak düşen saçlarınla nur kattığın heykelin
Hamuruna harç diye kanımı katacağım.
Yansam da masalların “Aşık Kerem”i gibi,
Bu aşk ölmez öyle her gönül veremi gibi!
Şöhretin okyanuslar aşarken gemi gibi;
Ben dalga gibi ayak ucunda yatacağım
Asırlarca yazsam hep seni anlatacağım!

Bence Sen

Garpte dağ, şarkta ırmak
Nerde olsam murat sen;
Güneye düşse yolum
Dicle sensin, Fırat sen.
Haymana ovasında
Ekin, harman, hasat sen;
Meltemimsin Boğaz’da,
İzmir’deysem imbat sen.
Şiirsem, kekelerim;
Anlam katan inşat sen.
Ben uyuşuk itidal
Şahlanan ifrat sen.
Bocalarım ben sensiz,
Ben ham ervah, irşat sen.
Susuzken kaynağımsın
Boğulurken imdat sen.
Cennette gül bahçesi
Cehennemde sırat sen
İşte sözün kısası
Hayat sensin, hayat sen.

Bizi Bize Getirdin

Bozkır sabahında yanan alnımı
Kıyı akşamında buza getirdin

Kaya gibi bomboş dikilen gibi
Mahzen gibi oyup dize getirdin

Bu ilk konuşması elbet kekeler
Dilsizimi yeni söze getirdin

Cennette ne varsa vadettin bize
Cennette ne varsa bize getirdin

Yokuşta burkulan dizi okşayıp
Sarıp sarmalayıp düze getirdin

Çamurlu sulara eğik dudağı
İçmesi beklenen öze getirdin

Ey benim kaybolan koyunum diye
Susamış gönlümü tuza getirdin

Bir sen altüst ettin okyanusumu
Dipte uyuyanı yüze getirdin

Bayburt Koşması

Çoruh coşkun Çoruh hırçın Çoruh şen
Ark boyunca nabız gibi atıyor
Bir tepede Aşık Zihni yer almış
Bir tepede Şehit Osman yatıyor

Bir sararmış beniz hali taşında,
Kalesi var göğe ağmak peşinde
Kavakları yıldız öper düşünde
Kargaları firak firak ötüyor

Celâli’de çilesini denemiş
Hicranî’si sevgisizi kınamış
Zaman saat kulesinde tünemiş
Tezeklerde tütsü tütsü tütüyor

Kavağının suna gibi boyu var
Irmağında insan kapma huyu var
Oyunu var, türküsü var, suyu var
Gönülleri birbirine katıyor

Dağ ardında kovalarken biz onu
Çoruh bizi dâvet etti en sonu
Visâl yeri “Cumhuriyet balkonu”
Geç kalmışım çağıl çağıl çatıyor

Taşı oyan su bana da işledi
Köpük köpük yüreğimi dişledi
Madem Çoruh konuşmaya başladı
Âşık Ömer koşman burda bitiyor

Atatürk’ü Dinlerken

Yay yine gerilmede, fırlayacak yine ok;
Yine vatanımızın yeryüzünde eşi yok;
Bozkurt, Ergenekon’u yeni delmiş gibidir:
Her biri ihtiraını seyre gelmiş gibidir.
Kalpler ellerde çarpar gibi alkış kopuyor;
Her ruh bir tutam ışık ve her göz bir damla kor:
En büyük, en sevgili, en genç, en mert geliyor;
Dünya imtihanını veren tek fert geliyor;
Kürsüye her çıkışta, Türk daha yükselecek…
Dinle: Her cümlesinde doğuyor bir “gelecek”;
Aslan, insan ve Tanrı bir arada bu başta…
Kıvılcımlar doğuyor bastığımız her taşta,
Önümüzde mesafe ve zaman çökmekte diz;
Bir İnönü azmiyle ardındayız hepimiz…
Yerine getirmeye yeni dileklerini,
Koymuş on yedi milyon, yola yüreklerini,
“Marş! Marş! ” Öz yurdu fethe! ” Şimdi manen, yeniden:
Deliyor dağı taşı öncümüz gibi tren,
Fabrikalar kalemiz, kanallar siperimiz
Ve bu fetih olacak bizim şaheserimiz…

Çanakkale Destanı

Çanakkale derler yokken hesapta,
Mahşerin dünyada kurulduğu yer,
Çanakkale derler topraktan kapta,
Şehitlik şerbeti verildiği yer.

Bayrakların karışması kanlara,
Kılıçların kükremesi kınlara,
Yanık bağırlara, ak alınlara,
Çelik yağmurunun çevrildiği yer.

Ejder ateş salan arslan böğrüne,
Timsah diş saplayan insan bağrına
İstanbul denilen canan uğruna,
Yüz bin canın yere serildiği yer.

İstanbul’un gözler dolu baktığı yer
“Yavrularım! ” diye ağıt yaktığı,
Dere dere yakut kanın aktığı,
Yiğit harmanının savrulduğu yer.

Parıldarken vicdanda din misali,
Direnirken şol Sedd-i Çin misali,
Tırpan girmiş körpe ekin misali,
Sıra sıra erin devrildiği yer.

Gelsin Aşık Ömer hisse kapmaya,
Toprak secdade de yurda tapmaya,
Çanak, çömlek değil Vatan yapmaya,
Toprağın al kanla yoğrulduğu yer.

Edebiyat