Şiir ve Şair: Şiir Nedir? Şair Kimdir?

Şiir ve Şair: Şiir Nedir? Şair Kimdir?

Şiir ve Şair

“Şiirin yerini düzyazı aldı.
Şiirden geriye bize ne kaldı?”

Edebiyat sanatının hemen hemen bütün milletlerin tarihindeki en temel, en eski, en yaygın, en estetik ve en asli türü şiirdir. Şiir, ilk edebi söyleyişlerden bugüne, insanoğlu için en sıcak, en etkili ve en lirik bir söz sanatı olagelmiştir. O kadar ki, çoğu dönem ve toplumlarda edebiyat ile şiir özdeşleşmiştir; edebiyat denilince zihinlerde beliren ilk örnek, şiir olmuştur.

O zaman şu soruları soralım; ‘Şiir nedir?‘, ‘Şair kimdir?‘, ‘Şiir ile şair arasında nasıl bir ilişki vardır?‘Şairler şiirlerinin içerisinde ne kadar yer alabilirler?’Şairlerin ve fikir adamlarının şiir ve şair hakkındaki düşünceleri nelerdir?

Tarif, açıklama, analiz yoluyla ortak ve herkesin kabul edebileceği genel-geçer sonuçlara ulaşmak sadece pozitif bilimlere has bir özelliktir. Ama sanat laboratuara sokulamaz bir olgudur. Sanatta ferdi değerler ön plandadır. Bunun için şiirin, şairin ve ikisi arasındaki ilişkinin tarifi zordur.

Montaigne bu konuda şöyle bir izahta bulunur:

“Şiirin orta hallicesi beylik ölçülerle, sanat bilgisi ile yargılanabilir; ama şiirin iyisi olağanı aşan kuralların ve aklın üstündedir. Onun güzelliğini sağlam ve olgun bir görüşle fark eden, bir şimşeğin parıltısı kadar görebilir ancak. O güzellik aklımızı işletmez, başımızdan alır, allak bullak eder.'”

1- ŞİİR NEDİR?

Aristo’dan bu yana pek çok filozof, estetikçi, edebiyat bilimcisi ve sanatkâr şiirin tarifini yapmıştır. Ama ortak bir noktada buluşamamışlardır. Yani öznel bir olgudur. Bu nedenle şiirin tarifini ansiklopedik bilgiden ziyade çeşitli sanatçı, düşünür ve şairimizden almak en doğrusu olacaktır.

İlk önce şunu bilmek lazım; şiir mefhumunun her gönülde farklı bir yere, manaya ve tarife sahip olması şiirin doğasından kaynaklanır; çünkü şiir, bir bilim dalı değil, sanat dalıdır. Herkesin estetiği, zevki ve kabulü birbirini tutmaz.

Söz sanatları içinde tartışmasız büyük bir yeri olan şiir, insanlık tarihi boyunca gücünü ve varlığını hissettirmiştir. Genel anlamda “duygu ve düşüncelerin, okuyan ya da dinleyenlerde güzellik duygusu uyandıracak biçimde aktarılması” olarak karşımıza çıkan şiirin tam bir tanımını yapmak, bir bakıma güçtür. Çünkü şiir anlayışları çağlara, toplumlara, felsefe temellerine, yaşanılan hayata ve insanlara göre farklılık göstermektedir. Kimi zaman dizelerin ses uyumu, ölçü, uyak gibi öğelerin yer aldığı yapıya şiir denilirken, kimi zaman da, dizeler içine serpiştirilen seslerle süslenen, duygu, düşünce ve hayalin ahenkli bir biçimde aktarılmasına şiir denmiştir.

Şiir nesirle doğmakla birlikte, bambaşka bir özelliktedir. Etkileme gücünden olacak ki, şiir her zaman nesirden çok sevilmiştir. Şiirde kelimeler farklı çehreleriyle karşımıza çıkarak, bizi nesrin götüremeyeceği bir duygu dünyasına ulaştırırlar. Şiir dil içinde ayrı bir dildir. Nesre ait kurallar şiir için geçersizdir. Nesirde bir şeyi söylemenin pek çok yolu varken, şiirde bir tek yolu vardır. Nesrin çaresiz kaldığı yerde şiir imdadımıza yetişir. Bu yönüyle şiire, mensubu olduğu dilin en son anlatım yeteneği diyebiliriz.

Şiirin özü ise, şairin tabiat, insan, toplum ve dünya görüşlerini yansıtır. Şiir bir bakıma kelimelerle güzel biçimler kurma sanatıdır. Şiirde önemli olan, kelimeleri iyi bir biçimde kullanmaktır. Bunun için kelimeleri tanımak, kelimeler arası ilişkileri iyi bilmek gerekir. Mallarme’nin “Şiir kelimeler dinidir.” demesi bundandır. Şüphesiz şiiri şiir yapan, ne biçim kusursuzluğu, ne de öz üstünlüğüdür. Şiirsel aydınlık öz-biçim dengesine ve öz-biçim güzelliğine bağlıdır. Bütün bunların yanı sıra, şiirin gerçek özelliği duyurup duygulandırmasında, ürpertip düşündürmesinde aranmalıdır. Şiir bizi bulunduğumuz ruh hâlinden alıp başka bir ruh hâline götürebilmeli, bizi düşündürmeli ve hatta zihnimizi allak bullak edebilmelidir.

Aslında, şiir çağlar boyunca insanoğlunun içinde var olan iyiye, doğruya ve güzele ulaşma isteğinin bir sonucudur. Şiirin olmadığı yerde insan sevgisi eksik kalacak, hatta insanlar korkunç bir duygusuzluğun pençesine düşecektir. Çünkü şiir yaşadığımız dünyanın güzelliklerine yeni güzellikler katmakta, yaşamı bizim için daha renkli, daha güzel ve daha anlamlı kılmaktadır. Şiirle daha güzel bir dünyaya sığınabilir, çirkinliklerden kurtulabilir veya rahatsızlığını duyduğumuz bir yükten kurtulabiliriz. Şiirin sonsuz etkileme gücü duygularımızı uyararak, yaşamın bütün yönlerini, en ince ayrıntılarına varıncaya kadar önümüze serer. Yaşamımız boyunca bizi sonsuz güzelliklere ulaştıran şiir, kuşkusuz sürekli bir çalışmanın ürünüdür. Emeksiz, disiplinsiz hiçbir yetenek meyve veremeyeceği için, şiir yazmak da sürekli bir çalışma ve sürekli bir disiplin ister. Gerçek bir şiirin nasıl yazılacağı konusunda elbette ki elimizde hazır formüller yoktur. Bu konuda belirlenmiş bir ölçü de olamaz. Çünkü her şair ayrı bir değerdir ve ayrı bir “poetika” üretir. Örnek verilebilecek, taklit edilebilecek tek poetika yoktur. Yalnız, şimdiye kadar yazılmış iyi şiirlerin ortak yanlarına baktığımızda ise, kendinden önceki şiirleri aşan, yaşanılan çağa damgasını vuran, evrensel değerlerin derinliğini taşıyan, fikirlere aydınlık, kuvvet veren ve tüm insanlığı sarabilecek söyleyiş, duyuş, düşünüş güzelliğine varan türde özelliklere sahip olduğunu görürüz.

Şiir yazan insan öncelikle ne yaptığını, ne yapmakta olduğunu bilmek zorundadır. Eğer bir şiir zekâsına ve bir şiir yazma yeteneğine sahip değilse, bu işe kalkışmamalıdır bile. Şiir yazmak, kolay bir uğraş olarak görüldüğü sürece, ortaya çıkacak yapıtlar da o derece şiirden uzak olacaktır.

Şiiri zor bir sanat dalı olarak kabul etmeyenlerin ve şiiri ciddi bir iş olarak görmeyenlerin yazdıkları, uyuyan bir insanın sayıklamalarına benzer. Asıl olan, yapılan iş ne olursa olsun, ortaya konulanın bilinçli olarak üretilmesidir. Şiirde önemli olan söylenen değil, söylenenin nasıl anlatıldığıdır. Yazmayı ve konuşmayı bilen herkes isterse şiir yazabilir ya da kendi çapında bir şeyler söyleyebilir; ama yazdıkları gerçekten şiir olur mu? Şiirde asıl olan sanattır; didaktik tarzda oluşturulacak şiirlerde bile bu kural değişmez.

” Söz az ve öz gerektirir vesselâm” diyen Mevlâna, haklıdır. Şiiri meydana getiren en küçük birim mısradır; ama küçüklüğüne bakmayın, iyi bir şairin elinde bir mısra hem ses hem de mana itibariyle içine bir dünya sığdırılacak büyüklüğe erişebilir. Şiirde söylenilenler ile şekil arasında bir uygunluk olması lazımdır. Şair, şiirinde kullanacağı şekli seçme serbestliğine sahip olsa da, gerçekten şair olanlar hangi formun hangi şiirde daha güzel bir estetik meydana getireceğini bilendir.

Şiir herkese göre farklı anlamlar içeren bir olgudur. Bu nedenle şiirin tanımını tam olarak bir mevkiye oturtmak zordur.

Şairlerin ve fikir adamlarının şiir hakkındaki fikirleri

* İçinizde olmayan şiiri hiçbir yerde bulamazsınız. (Shelley)

* Şairin kullandığı sözcüklerde insanlar için çeşitli anlamlar vardır; herkes beğendiğini seçer. (Tagore)

* Şiirin ilkesi, insanın üstün bir güzelliği özlemesidir. Bu ilke bir coşkunlukla, bir ruh taşkınlığında kendini gösterir. Bu coşkunluk, aklın yoğurduğu gerçeğin dışındadır. (Baudelaire)

* Şiir sanatı, eksiklikleri güzelliklere çeviren bir simya bilimidir. (Aragon)

* Ne masayı anlatacağım diye masa sözcüğünü kullanacaksınız, ne kuşu anlatacağım diye kuş sözcüğünü; ne de aşkı anlatacağım diye aşk sözcüğünü. (Cocteau)

* Şiir olmayan yerde insan sevgisi de olmaz. İnsanı insana ancak şiir sevdirir. Şiir, insanı insana yaklaştıran şeydir. (Sait Faik)

* Şiirin konuları hiç eksik olmayacaktır; çünkü dünya o kadar büyük, o kadar zengin, yaşam o kadar değişik manzaralı ki. Hiçbir gerçek konu yoktur ki şair onu gereği gibi işlemesini bildiği andan itibaren şiirden yoksun olsun. (Goethe)

* Gerçek şiirin, asıl sanat eserinin kendi varlığından başka bir amacı yoktur. Kendisinde başlar, kendisinde biter. Bütün soyluluğu da buradan gelir. (Valéry)

* Şiir, insan kalbinin bir püskürtüsüdür.” (Mehmet Aslan Bey)

* Şiir, en geniş manasıyla, hayat ve kâinatın karanlıklarında yaşayan meçhulün sesi ve gölgesidir. Onun için belirsiz, zekâya asi, açık olmaktan kaçıcıdır. Şiir, hakikatin hayale yükselmesi ve hayalin hakikate inmesidir. Şiir, bir bakışta dumana, bir bakışta şebâba benzer. Avuçlarınıza almaya çalıştıkça yok olduğunu görürsünüz; gözlerinizle kovalamak istedikçe başınız döner ve onu büsbütün kaybedersiniz.

Şiir, var olanın var olması istenilene sığınması, noksanın kemali özlemesidir. Bu itibarla şiir, ruhlar için bir adese gibidir; altına tesadüf eden şeyleri olduğundan daha büyük, bazen da dürbünün tersi gibi tabiî cesametinden daha küçük gösterir. Büyük veya küçük; fakat başka değil!

Şiir, zekânın kendine inanmayışı, kalbin bu acze acıma duyuşudur. Bu bakımdan en yüksek şiir, musikide bulunur, musikinin en yüksek şiiri ise senfonilerde duyulur. Şiir, ruhların maddeden kurtuluşudur. Ondan insan kalbi, hayatın kendisiyle vasıtasız temas eder. Hayatla birleşmenin ve onunla kelimesiz ve sözsüz konuşmanın hazzını şiirdeki kadar hiçbir şeyde bulamayız. Onun içindir ki ilme ısınamayanlar yanında şiirden zevk almayanlar -anlamayanlar demiyorum!- pek azdır.

Şiir, mahdut ve mütenahiye sığmayan insan ruhunun nihayetsizliklere gömülmesidir. Nihayetsizlik düşüncesi olmasaydı şiir olmazdı; şiir vücuda gelmeseydi sonsuzluk fikri doğamazdı. O zaman insan ruhu, kökünü toprakların altına uzatamayan, dallarını havalara yükseltemeyen bir nebat gibi bodur kalır ve kururdu. Şiir, insanlığın öz suyudur. (Hasan Âli Yücel)

* Şiir gerek içerik, öz, gerekse söze dönüştürme, sunuluş açısından özgün, etkilemeye, duygulandırmaya yönelik, yaratı niteliği taşıyan bir söz sanatı ürünüdür. (Doğan Aksan)

* Şiir sırrın dilidir. (Peyami Safa)

* Şiir, insanın kendi ana dili çalgısında söylenen bir türküdür. (Cahit Külebi)

* Şiir kelimelerin bir araya gelmesinden hâsıl olan büyük bir kelimeden başka bir şey değildir. (Asaf Halet Çelebi)

* Şiir bütün hususiyeti edasında olan bir söz sanatıdır. (Orhan Veli)

* Şiir, Allah’ı sır ve güzellik yolundan arama işidir. (Necip Fazıl Kısakürek)

* Şiir bir hikâye değil sessiz bir şarkıdır. (Ahmet Haşim)

* Şiir kalpten geçen bir hadisenin lisan halinde tecelli edişi; hissin birden bire lisan oluşu ve lisan halinde kalışıdır. (Yahya Kemal Beyatlı)

Ayrıca bakınız ⇒ Şiir Üzerine Makaleler

1.a. Şiir ve Dil Bilinci

Şiir dili gündelik dilden birçok özelliğiyle ayrıldığı için dil merkezli her türlü yaklaşımın odağında yer almıştır. Sessel ve semantik (anlamsal) düzeylerde konuşma dilinden ayrılır. Şiir olmayan metine anlamı yazarı tarafından yüklenirken şiir kendi anlamını kendi üretir. Şiirde anlamda çok okurun anlamlandırmasından söz edebiliriz. Roman Jakobson’a göre şiir dilin güzel duyusal işlevindedir.

Şiir dilinin kendine özgü yapısı konuşma dilinden sapmalarla, öne çıkartma ve düzenliliklerle sağlanmaktadır. Gündelik dilden sessel, sözcüksel, sözdizimsel, anlamsal her türlü sapma ile yineleme (uyaklar ve sözcük yinelemeleri) ve koşutluklar şiir dilinin öne çıkartılan özellikleridir. Ancak bu özelliklerin şiirin derin yapısında bir bağlılaşık bulma şartı vardır. Yani yapılan bir öne çıkartma anlama bir etkide bulunmuyorsa sadece yüzeyseldir ve şiirsel bir işlevi yoktur. Bazı sözcük ve dilbilgisi oyunları sadece moda olduğu için kullanıldığında şiire yarardan çok zarar verirler.

Şiiri düzyazıdan ayıran dilsel özelliklerden en önemlisi anlamın düzyazıda çizgisel olması, şiirde ise çizgisel olmayıp dolaylı olmasıdır. Düzyazıda yani şiir olmayan bir metinde anlam hazır olarak vardır ve gösteren-gösterilen ilişkisi açıktır. Şiirde ise gösteren için birden fazla gösterilen olabilir ve her okur farklı gösterileni anlam olarak algılayabilir. Yani belli ve tek bir anlamın varlığından söz etmek zordur.

1.b. Şiirde İmge

İmge, şiirde anlama ulaşma yolunu daha etkili ve canlı hale getiren, anlamla başka şeyler arasında ilinti kuran bir zihinde canlandırma biçimidir. Bir bakıma bir hayal yaratmadır. Hayal söz konusu olduğu için seçilen şeyler dünyada var olan bildik cisimler ya da olaylar olmak zorundadır. Şiirin de kullandığı asıl madde insan yaşantısı olduğu için bu yaşantıyı şiirleştirmek işi imgeye düşer. O zaman şair kullandığı sözcüklerle algıların zihindeki bazı resimlerle eşleşmesini sağlar. Bunu başarabilen bir imgeye de biz iyi imge diyebiliriz.

İmgenin şiirde nasıl ve ne kadar kullanılması gerektiği tartışma nedeni olmuştur. Örneğin Garip Akımı‘na karşı bir tepki olarak gelişen İkinci Yeni direkt olarak anlatılan günlük yaşantının yerine imgeyi koymuşlardır. İmge bir bakıma anlam yolculuğunun bizde bıraktığı güzel manzaradır.

1.c. Şiirde Uyak ve Ses

Ne tür şiir yazılırsa yazılsın ses ve uyak şiirin vazgeçilmez öğelerindendir. Günümüz şiirinde halk ve divan şiiri örneklerinde olduğu gibi sistemli bir uyak kullanılmasa da şiire serpiştirilen ve düzenli olmayan ses benzeşmeleri şiiri canlı tutmanın gereğidir. Şiirde kullanılan redif, zengin uyak, tam uyak ve yarım uyak ile içses uyumu şiirin daha kolay akılda kalmasını, akıcılığı sağlar ve bazen verilmek istenen duyguyu yansıtır.

Şiirde ses ve vezin son derece önemlidir. Şiiri şiir yapanların başında gelir ses ve vezin. Yahya Kemal Beyatlı bunu kesin çizgilerle çizmiştir ve şöyle demiştir ; ‘Bir mısranın şiir olup olmadığı gayet aşikârdır. Deruni ahenk ile ifade edilmişse şiirdir. Şiir bir nağmedir. Şiirde nefes ve ses iki unsurdur. Mısranın ayakları yerden kopmazsa yahut en hafif bir kulağı bir ses gibi doldurmazsa halis şiir değildir.’

1.d. Şiirde Anlam

Yıllardır tartışılan bir konudur: Şiirde anlam olmak zorunda mıdır? Ülkemizde bu tartışmayı başlatan İkinci Yeni şiir akımıdır. Şiirin ses, sözcük ve biçem kaygısını anlamın önüne koyan İkinci Yeni’ye şiir çevrelerinden tepkiler gelmiştir. Anlamın rastlantısal olduğu iddiası da yine İkinci Yeni kaynaklıdır. Daha önce de sözünü ettiğimiz gibi, şiir dilinin özelliklerinden biri şiirde anlamın çizgisel değil dolaylı olmasıdır. Şiirsel bir metnin çok anlamlılığı okurun onu anlamasından kaynaklanır.

Şiirde, şiir olmayan metinlerin tersine, anlam şair tarafından hazır verilmez ve anlama ulaşma okurdan beklenir. Öyleyse şiir okuma her türlü okumanın üzerindedir ve okurun işbirliğini gerektirir. Bir metne sonsuz sayıda okuma yapılabileceğine göre “şiirde anlam sonsuzdur” gibi bir yargıya da ulaşabiliriz.

1.e. Şiir ve Çeviri

“Şiir öyle ayrı bir dildir ki başka hiçbir dile çevrilemez; hatta yazılmış göründüğü dile bile.” diyor Jean Cocteau.

Şiiri başka dillere çevirmenin doğru olup olmadığı tartışılan önemli konulardan biridir. Anlamanın okur merkezli olması, bir dildeki ses ve biçemin diğer dilde yakalanmasının çok zor olması, dillerin sözcüklerinin her zaman birbirini karşılayamıyor olması şiir çevirisini zorlaştıran etkenlerdir. Ancak şiirin çevrilememesi durumunda da farklı ülkelerden şairleri tanımak ve okumak olanaksız bir duruma gelmektedir. ”Şiir, nesre kabil-i tahvil (çevrilmesi mümkün) olmayan nazımdır”der Ahmet Haşim.

2- ŞAİR KİMDİR?

Şiir gibi şairlikte farlı görüşlerle tartışıla gelmiştir. Şair kimdir sorusuna birçok kişi birçok farklı cevap vermiştir. Şiir gibi şairlikte çok geniş alanları kapsayan bir derin olgudur.

Şair öncelikle bir yazın insanıdır. Şiir yazan ve söyleyen kişidir. İlkçağlardan günümüze kadar toplumun ileri gelenlerinden, bilici ve sözcü olduğu için toplumun kutsadığı, toplumun ortak duygu ve duyarlıklarının kaynağı olarak görülen ilerici ve dönüştürücü bir kişidir. Ortak duyarlıklar ve değerler toplumdan topluma değişeceği için şairlere evrensel özel değerler yüklemek doğru olmayabilir. Yine de şair kendi toplumunda düşünen, güzel söz söyleyen ve sözü dinlenen bir kişi olarak kabul ve saygı görmüştür.

Şairin toplumdaki işlevi ilkel çağlarda daha keskin çizgilerle belirlenmiş iken günümüzde belirli bir şair rolünden söz etmek daha zordur. Bunun nedeni düşüncenin ve sözün yerini alan yeni değerlerdir diyebiliriz.

Şair yaşadığı dünyayı, olayları ve insanları herkesten farklı algılayan bir kişidir ya da olmalıdır. İzlenimlerini halka aktarırken diğer sanatçılar kadar rahat değildir çünkü ne günlük konuşma dilini kullanabilir ne de düzyazı tekdüzeliğini. Şairin dili diğer tüm yazın türlerinin dilinden üstün ve zahmet vericidir. Her iyi ve hızlı koşan insandan nasıl iyi atlet olmazsa, Türkçe konuşan ve yazan her kişiden de iyi bir şair olmayacağı muhakkaktır. Atletler nasıl nefeslerini ve enerjilerini iyi kullanmayı teknikleriyle öğreniyorlarsa, şairlerinde, özellikle kullandıkları dilin inceliklerini iyi bilmeleri, milli kültürü tanımaları, geçmişteki şiir örneklerini iyi tahlil etmeleri ve araştırmaya dayalı bir yapı içinde müşahede yeteneklerini geliştirmeleri gereklidir. Şair, şiirin peşinde yılmadan, yorulmadan mütemadiyen koşan adamdır. Yazdığı hem ses hem de mana itibariyle kulağa ve akla hoş gelen insandır; ancak bunları yapabilmek için şairin dalıyla ilgili belli bir bilgi birikimine sahip olması icap eder. Yoksa şairlik ne aşkımızın serenadı ne de aklımıza o an gelenlerin ardı ardına sıralanmasıdır.

Evrensel ve milli kültür sanatçı tarafından hazmedilmezse, şair olunamaz. Sadece serbest tarzı biliyorum sanarak şiir yazmak da insanı şair yapmaz. Şair, devamlı bir araştırma ve deneme içersinde olan, mısralarındaki duygu, düşünce ve hayallerin nasıl daha etkileyici anlatılabileceği endişesi içinde hareket eden adamdır.

Unutmayınız ki, Türk edebiyatı içinde şair diye tanınmış ve şiirleriyle hafızamızda yer etmiş sanatçılardan hiç birisi kendisini tam olarak “şair” kabul etmemiştir. Sanatın ne olduğunu anlamış, onu özümsemiş ve doğasını öğrenmiş bir sanatkâr için, “ben şairim” diyebilmek cesaret ister.

Şair toplumun vicdanıdır. Aynı zamanda çağının tanığı olmak zorundadır. Ruhunda hep başkaldırı vardır. Uysal değildir. Uysallaştığı an şair olmaktan çıkar. Sorgulayan, eleştiren, bir tavrı olmalıdır şairin. Ama bunu yaparken didaktik bir söylemi benimsemez. Ucuz, kuru, sığ ve kör bir bakış onun üslûbu değildir. Bir şairimiz şöyle demişti:”Ayna sandım şiiri.” Buradan hareketle şair ayna tutandır: Ruhumuza, benliğimize, yüzümüze.

Şair; şiir yazma eylemini sürekli kılan kişidir. Hayata dair bakışını, izlenimini, hislerini şiire döken kişidir. Adeta şiiri hayatının merkezine oturtan kişidir. Çünkü o şiirin safından, şiirin gözlüğünden bakar hayata. Günlük hayatta kullanılan kelimelerin onda daha derin anlamları vardır. Buna “kelimelerin arkasını görmek” denebilir. Şiir, zor olduğu kadar, dinleyenin ruhunu başka bir âleme götürecek kadar kuvvetli bir sanat dalıdır. Gerçek şairlerin arzuladığı tek şey, çok şiir yazmak değil, hafızalarda yer edebilecek birkaç şiir yazabilmektir.

Şair Eşref´e sormuşlar: “Neden şiirlerinizde hedefinizi belirtmiyorsunuz?” “Çünkü” demiş, “Ben şiirlerimi numarasız gözlüklere benzetiyorum. Her takan kişiye uymaları için.” Kelimelere yüklenecek anlamda şairi etkileyen etkenler de çok önemlidir. Kelimeleri bulacak kişi şair, ama anlamlandıracak ise okurdur.

Şair kimdir sorusunu bu konuda fikir yürüten erbaplarına sorduğumuzda aklımızda daha farklı fikirler canlanacaktır:

Hasan Ali Yücel şair konusunda şunları söylemektedir:

“Şair, bir avcıdır. Meçhuller ormanında hakikatin seraplarını kovalar. Zekâsını yontarak yaptığı okunu avına atar; bu keskin ok, boşluklarda vızıldar; fakat çıktığı yerin çekme kuvvetinden büsbütün kurtulamaz; geri döner ve yumuşak, sıcak bir yere saplanır. Burası bir kalp ve o kalbin sahibi de şairdir.”

Şair, ıstırabın neşesini, fakat bundan daha çok neşenin ıstırabını duyandır. Fazilet bizi ağlatmıyor mu? Beklenmedik muvaffakiyetler gözlerimizi yaşartmaz mı? Şair, acıklı ve kaygılı adamdır. Fakat bu acı her zaman bedbinlik ifade etmez; bu kaygı, onu her vakit şüpheci bir insan yapmaz. Siz, olmasını istediğiniz bir emelin özlemiyle hiç ıstırap duymadınız mı? Emeli olan insan bedbin olabilir mi? Şair de sizin gibidir; fark, onun daha çok ıstırap duyabilmesindedir.

Şair kalbinin hudutları çok geniştir. Orada yalnız kendi değil, kendinden özgeleri de yaşar. Onu hep kendinden bahseder görünce aldanmayınız. Terennüm ettiği benlik, liflerini ve dokumalarını başkalarının muhabbet ve nefretlerinden örmüştür. Nefret ve kin de şiddetli bir alâka değil midir? Bu itibarla şair, başkalarına en çok alâka duyan insan sayılmaz mı? Şu halde cemiyetten en çok kaçan bir şair bile cemiyete en yakın bir insandır.

Şair, muayyeniyetlerden varlığını kurtardıkça ve şeniyetlerin bağından sıyrıldığı nispette kendini bulur. Bunu yapabilmek için hayatın bütün kuvvetlerini işletmeye ve en büyük cehdi sarfa mecbur olur. Bu külfetin mukabilinde elde ettiği en değerli nimet, hürriyettir. Şair, cemiyetin en hür insanı ve hürriyetin azat kabul etmez bir kölesidir. Onun için nefsinde devrilmez bir gurur ve şifa bulmak bir melâl hisseder. Goethe’nin yüzüne baktığınız zaman, kaşlarının koyulaşmış mukavvesi yeti altında bulutlu ve yağmurlu iki göz, size en derin hüzünlerini ağlar.

Şair herkese benzemeyen ve benzemekten kaçan adamdır. Eğer onu tanımıyorsanız, hemen size tavsiye ederim, normal insanların arasında dolaşmayınız. Şair, başka bir insandır. Sinirleri, gökle deniz arasına yıldızların gerdiği şualar gibi ince ve keskindir. Başka türlü olsaydı bu kadar titreyebilir ve ruhları titretici sesler çıkarabilir miydi? Onun için değil midir ki bu türlü adamlarla temas ettikçe içimizde ürpermeler duyar, yanmalar hissederiz. Şair, titreyen ve titreten insandır.

Şiir nedir, anlamak isteyenler, dedikodusunu yapan geveze ve acezeden değil, bizzat şair olandan onu sormalı; şair kimdir tanımak isteyenler, şiirin zevkini tatmaya alışarak kendini şair yapmaya çalışmalı ve kendine benzeyenleri seçmelidir.”

Oktay Akbal bir deneme yazısında şairlik hakkında aynen şunları söylüyor:

“Şairlik heveslilerinin ilk başta yapacakları şey, kendinden önce neler yazılmış, hangi gerekçelerle, itmelerle, duygulanmalarla, düşüncelerle yazılmış bunları bilmek ve incelemektir.” Ve ekliyor: “Şair diye ortaya atılmak bir yürekliliktir, saygı duymalı bu yürekliliğe. Öte yandan biraz da acımalı bu yürekliliği gösterenlere, hele böylelerinin çiziktirdikleri şiirle ilgisiz şeylerse.”

Robert Suares ise şu görüştedir:

“Her isteyen şair olamaz. Şair olmak için mısralar sıralamak yetmez. Şairlik az kimsenin nasibine düşen bir altınca duygudur.”

Bu sözler de bize gösteriyor ki, şairlik basite indirgenecek bir olay değildir. Her resim yapana ressam diyemeyeceğimiz gibi, her şiir yazana da şair diyemeyiz. Şair ilham alandan çok ilham veren, içinde ayrı bir dünya taşıyan, olayları kuvvetle duyan, duyduklarını duyuran ve güzellik yaratan insandır. Gerçek şair tüm insanlığın yükünü omuzlarında hisseden kişidir. O, bize yaşama sevinci verebilen, hayatımızı daha renkli, daha canlı ve daha derinden duyurabilen bir yaratıcıdır. Ve onun asıl özelliği, bir duyguyu alıştığımız deyiş düzeni dışında anlatabilmesi, yaşantının nabzını bir şiir diliyle duyurabilmesidir.

Bülbülün sesi güzeldir fakat bu sesi birkaç saniyeliğine değil de, devamlı olarak uzun bir süre duyarsak, bu ses, bütün güzelliğini kaybeder; insana da zamanla bıkkınlık verir. Dilin bütün incelikleri ile tanınması şair için en elzem olandır. Dilini tanımayan ve kelime hazinesi düşük olan şairler, gelenek içersinde tekrara düşerler. İyi bir şair, şiirin ne için yazılacağını, hangi metotlarla ve düzenle, hangi ritimle, hangi kafiyelerle ve hangi uzunlukta olacağını iyi hesap edebilendir. Azeri şair Mikail Müşfik ise şöyle diyor; “Her kim ben şairim diyorsa, adamda hayâ gerek.”

Sözün özü şairlik, samanlıktaki iğneyi bulup karanlıkta ipliği delikten geçirmektir. Herkes şair olamaz. Herkes şiir yazamaz. Sanatla bilgiyi aynı kefede yani şiirde toplamak ancak şairlerin işidir.

3- METİN VE ŞAİR ARASINDAKİ İLİŞKİ NASILDIR? ŞAİR ŞİİRİNİN İÇERİSİNDE NE ÖLÇÜDE YER ALIR?

Bir şey yaratmaya yönelim, içinde bulunduğu durumla yetinmeyen insanlar için geçerlidir. İçinde bulunduğu durum bir insana yetmiyorsa; içinde bulunduğu durum, ortam, kültür, coğrafya bir insanın içinde bulunanları tercüme etmekte yetersiz kalıyorsa, o insanın önünde bir kaç ihtimal var. Ya içindekileri, içinde bulunduğu durumu topluma taşımak için yeni bir yol, yeni bir yöntem bulacak veya yaratacak -ki sanat burada doğuyor, bu şiir de olabilir- ya da kendini bir şekilde avutacak. Bir şekilde içinde bulunanları kendine unutturacak. İnsanın, içinde bulundurduğu şeyleri, içinde bulunduğu topluma aktarmanın yolunu insan kendisi yarattığı zaman sanat eseri yaratmış olur. Bir insanı şiire götüren şey budur. Sizin içinizde bir şey var ve o içinizdeki şeyi dillendiremiyorsunuz. İletişim imkânlarının her birini denemenize rağmen taşıyamıyorsunuz. İfade edemiyorsunuz. İşte o zaman sizin mevcut bulunduğunuz ortamın yöntemlerinin dışında bir şey yaratmanız gerekiyor ki o taşınamayan, o kanalların taşımakta yetmediği, içinizdeki o insanlık durumunu yeni bir kanal yaratarak taşıyacaksınız. Bu ideal olanıdır. Çıtayı düşürdüğünüzde başka şeyler de olabilir. İfade edebildiğiniz bir şeyi hiç kimsenin daha önce aklına gelmeyen bir şekilde, bambaşka, bu dünyada olmayan bir şekilde ifade etmek de bir sanat eseri yaratmanın hem gerekçesi hem de yöntemidir.

Olay çevresinde oluşan şiirlerde, bazen şair ile şiir arasında benzerlikler bulunur. Şiirde karşımıza çıkabilecek bu özellik bir belge niteliği taşımaz. Ama şairle, yazdığı şiir arasında kuvvetli bağların olduğunu bize gösterebilir. Şairlerin ruh hallerini, hayat hikâyelerini ve yaşadıkları ortamları göz önüne aldığımızda şiirlerine bu hallerinin yansıyıp yansımadığını alenen görebiliriz. Bu yönüyle her şiir yaratıcısının bir parçasıdır. Ondan bir şeyler taşır, şairi bize gösterir.

Şair ile şiir arasındaki ilişki çok önemlidir. Her şiir şairinden izler taşır. Bir şiir ile onun mimarını ayrı kefelere koyamayız zaten. İkisi de birbirlerini tamamlarlar. Aralarındaki ilişki çok yoğundur. Bir şiire baktığımızda onun içinde bir yerlerde şairini de görebiliriz. Şairin yaşam tarzı, hayat anlayışı, sanatı, yaşamı, hisleri- kısacası şairi- şiirinde vardır her zaman. Bir şiiri yaratıcısından ayrı düşünemeyiz.

Şair yazdıklarını yaşayarak, tadarak yazar. Şair Yılmaz Odabaşı bu konuda yer alan bir söyleşisinde şunu söylüyor:”Meselâ Şükrü Erbaş, hiç Güneydoğu’ya gitmediği hâlde benden 1993’te birtakım slâytlar aldı, o slâytlara bakarak”Dicle Üstü Ay Karanlık” diye bir şiir yazdı.”

Sahici Aşklar Külliyatı’nın yazarı Cem Mumcu ile yapılan bir söyleşide:”Ben bir şehre gideyim, onları gözlemleyeyim ondan sonra da yazarım. Olmaz. Sen o şehre tayin olursun, o şehirde aç yaşarsın, sürünürsün, romana döner.” der. İnsan televizyonda, gazetede gördükleri, duydukları şeylere oturduğu yerden şiir yazamaz. O acıları yüreğinde hissetmek ve o sancıyı ömür boyu gömleğinin cebinde bir mendil gibi taşımaya hükümlü olman gerekir. Bu nedenledir ki şair bizzat görmeli, yaşamalı, tatmalıdır. İşte o zaman gerçek ve samimi şiir ortaya çıkar. İşte o zaman yazılan şiirleri şairlerinden, onların hayatlarından, duygularından ayırmak imkânsız olur. O zaman bir duyuşta, bir bakışta şiirin kimin tarafından yazıldığını hemen görebiliriz.

Ahmet DEMİRCAN, Ankara 2008, Gazi Üniv. Sos. Bilimler Enst. Türk Halk Edebiyatı Yüksek Lisans Öğrencisi

Yararlanılan Kaynaklar:

  • Ahmet Haşim, Bütün Şiirleri, Dergâh Yay. ist. 1996
  • Cahit Külebi, Şiir Her Zaman, Başak Yay. Ankara
  • Doğan Aksan, Şiir Dili ve Türk Şiir Dili, Be-ta Yay. Ankara, 1993, s. 8
  • Hasan Ali Yücel, Pazartesi konuşmaları, Kültür Bakanlığı Yay. Ankara, 1998
  • Hayvan Dergisi, Eylül 2003 Sayısı
  • Hürriyet Gösteri Dergisi, Mayıs 2002 Sayısı
  • Montaigne, Denemeler (Çeviri S. Eyüboğlu) Cem Yay. İst. 1993
  • Necip Fazıl Kısakürek, Şiirlerim, Fatih Yay. ist. 1969
  • Orhan Veli, Bütün Şiirleri, Bilgi Yay. Ank. 1975
  • Peyami Safa, Sanat Edebiyat Tenkit, Ötüken Yay. İst. 1978
  • Semih Güngör, Asaf Halet Çelebi, Suffe Yay. İst. 1985
  • Yahya Kemal Beyatlı, Edebiyata Dair, İFC yay. İst. 1984

Benzer İçerikler:

Başa dön tuşu