İmge Nedir? Özellikleri, Örnekleri

İmge Nedir? İmge Örnekleri, Türleri, Özellikleri

İmge Nedir?

İmge Nedir?

İmge: Yazınsal ürünlerde, özellikle de şiirde dile getirilmek isteneni daha canlı, daha etkili, duyumsanabilir, göz önüne getirilebilir bir biçimde anlatmak için, onunla başka şeyler arasında bağlantı kurularak zihinde canlandırılan yeni biçimler. eş. İmaj.

İmge, zihinsel bir tasarımdır. Bu tasarım belli bir zamanla, belli bir nesneyle sınırlı değildir. Bu yönüyle imge, algının karşıtıdır; çünkü algı, belli bir zamanda belli bir çevrede var olan nesne ya da olayların duyumlar yoluyla elde edilen bilincidir. Oysa imgede, nesnenin o an, orada olması gerekmez.

İmgenin dört temel ayırıcı özelliği vardır:

1) İmge, bir tasarımın içeriği değildir, bir bilinçtir.
2) İmge, bir yarı gözlemdir.
3) Düşleyen ya da tasarlayan kişi, bu tasarımın nesnesinin var olmadığını bilir.
4) İmge kendiliğindendir.

Bir başka ifadeyle imge, dış dünyadan alınan ögelerle oluşturulur. İmge, dış dünyanın, duyumsamaların ve izlenimlerin zihinde görüntüye dönüşmesi, resimsel bir değer kazanmasıdır.

İmgenin; sözcüklerin mecaz anlamlarıyla, söz sanatlarıyla oluşturulduğunu/kurulduğunu söyleyebiliriz.

Örneğin;

  • “gölgeli bir sevinç”,
  • “Türkçenin süt dişleri”,
  • “gülen bir buluta dönen başkuş”,
  • “yıldızların sessizliği”,
  • “çığlık atan dere”,
  • “mavi sisten duvar,
  • “ellerin teni sayıklaması”
  • “yüreğim, rüzgârlı ve kanlı bir bayrak gibi çarpmakta”

gibi kullanımlar imge olarak gösterilebilir.

Şiir; getirdiği yeni, orijinal imgelerle değer kazanır.

Nesneleri ya da olayları canlandırma yetisine ise “imgelem” denir. Eğer yaratıcı buluşlar söz konusu ise buna “yaratıcı imgelem” denir.

Kaynak: Murat AKINCI, Açıklamalı Edebiyat Terimleri Sözlüğü.

Açıklama-2

Türkçe Sözlük, imge kelimesine şu anlamları vermektedir:

“1. Zihinde tasarlanan ve gerçekleşmesi özlenen şey (düş, hayal, hülya).

2. Genel görünüş, izlenim, imaj.

3. psikol. Duyu organlarının dıştan algılandığı bir nesnenin bilince yansıyan benzeri, hayal, imaj. psikolojide Duyularla alınan bir uyaran sözkonusu olmaksızın bilinçte beliren nesne, olaylar, hayal, imaj.”

İmge kelimesinin yukarıdaki verilen anlamları ile bir sanat terimi olarak kullanıldığı anlam arasında doğrudan bir ilgi vardır. Çünkü imge, şiirde şairin dış dünyadan aldığı zihinsel uyarımları yeni bir ifade, benzetme veya metafor olarak ifade etmesi ile gerçekleşir. İmge bir kelime olabileceği gibi bir kelime grubu, ipuçları verilmiş ancak açıkça söylenmemiş bir im (işaret) şeklinde de olabilir.

Genelde sanat metinlerinde özel olarak da şiirde imge bir zorunluluktur. Çünkü bir iletişim aracı olarak dış dünyaya sıkı sıkı bağlı olan dil, her şeyi anlatmaya yetmez. Alışılmış bağdaştırmalar bir zaman sonra kültürel bir öge, bir sembol, bir mazmun olur. Bu durumda sanatçı özgünlükten uzaklaşmış olur. Oysa sanat, özgünlük üzerine kurulur, sanatçılar birbirlerinden malzemeyi kullanış biçimleriyle ayrılır. Yenilik yapmayan, yeni bir söyleyiş, ses, yapı ve dil geliştirmeyen sanatçının ise geleceğe kalması, başkalarını etkilemesi söz konusu değildir, işte imge bütün bunlar için bir zorunluluktur.

Yazar ve şairler kullandıkları ve edebiyata taşıdıkları imgelerle diğer yazar ve şairlerden ayrılır. Örneğin; her şairde çocuk imgesi aynı değildir. Sezai Karakoç‘ta bir ermiş kişilik, masumiyet (günahsızlık), kendisine bel bağlanan bir gelecek olan çocuk imgesi, döneminin diğer şairlerinde görülmez.

İmge, eserin verildiği döneme de sıkı sıkıya bağlıdır. Örneğin; Cumhuriyet döneminin din adamı imgesi (sakallı, cüppeli, sarıklı vs.) günümüz metinlerinde kravatlı, takım elbiseli, günün iletişim araçlarını kullanan bir din adamı imgesiyle yer değiştirmiştir. Yine, Osmanlı’nın son dönemi ve Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde yazılan edebî metinlerdeki öğretmen imgesi, günümüz öğretmen imgesinden tamamen farklıdır.

İmgenin zorunluluğu, tema ve şairin iç dünyası ile de ilgilidir. Çünkü bir sanatçı olarak şair, varlıkları, olayları, durumları, objeleri zaten herkes gibi görmez, herkes gibi ifade etmez ve ona sanatçı payesi kazandıran da bu özelliğidir.

Klasik Türk şiirinde (Divan şiirinde) imgenin yerini tutan öge, mazmunlardır. Kalıplaşmış, ortak değer hâline gelmiş olan mazmunlar; dinden, gelenek ve örften, efsanelerden, yaşam biçiminden hareketle üretilmiştir. İmgeyi; manzumların ortak kullanılışı ile birbirinin tekrarı, kopyası imiş gibi görünen divan şiirinde sebk-i hindi denilen yeni, çarpıcı imajlar yaratma girişimlerinin modern bir devamı olarak görebiliriz.

Örneğin; Şeyh Galip‘in; aşk uğrunda yapılan zorlu ve tehlikeli yolculuğu “mumdan gemilerle ateş denizinde yüzmek” olarak anlatması özgün bir imgedir.

Divan şiirinde metinler, genellikle mutlu sonla bitmediğinden mutluluğun imgesine dair çok az kullanım vardır; ama Mevlana‘nın, ölümü, düğün gecesinde sevgili ile buluşma imgesi ile anlatması o zamana kadar görülmeyen bir kavuşma imgesidir.

Cahit Külebi‘nin aynı zamanda anılarına da isim olmuş şirinin en önemli bölümü olan “İçi Sevda Dolu Yolculuk” mısrasını ele alalım:

Bir mavi balon mudur bu yaz
İçi sevda dolu yolculuk

Şair bu mısralarda yaz mevsimini öncelikle “renk” öğesi (mavi balon) ile ilişkilendirmektedir. Bu başka şairlerde ve kişilerde görülmeyen bir ilişkilendirmedir. Ancak şair, bu ilişkilendirmeyi renkle sınırlandırmaz, “yolculukla” da ilişkilendirir. Böylece zihnimizde; insana rahatlık veren, özgürlüğü düşündüren hatta çocuklara özgü masumiyeti de barındıran ve sevgili için, sevgili ile beraber ve sevgiliye doğru bir yolculuk imgesi uyanmaktadır.

İmge oluşturmak, akla gelen ilk benzetmeyi, istiareyi vs. kullanmak demek değildir. Genel olarak şairler imge oluştururken önce dış dünyayı gözlemler ya da o güne kadar gözlemlediği dış dünyadan yararlanır. Sezgi gücünü, zekasını kullanarak dış dünyadan aldığı objelerin içinden bir seçme yapar. Zihnindeki kelimelerle, temasına uygun göstergelerle bu objeyi birleştirir ve bir görüntü çıkarır ortaya. Böylece bu görüntü, kelimelere bağdaştırma olarak yansır, dile dökülür.

Aşağıdaki şiir İsmet Özel‘in ilk şiiridir:

Yorgun

ölüler beni serinliğe yakıştıramaz
çünkü hiç kimse çıkmak istemez bu mevsimden dışarı
çünkü bitkinliklerini günden saklar ekinler
ekinler çocukların en rahat uykuları
gece ayaklan kokan bir adam gibi gelir
eşiklere oturmuş aya doğru çocuklar
o serin bereket gölgeleri çocuklar
yani çocuk o güzel tüccar
yorgunluklar alıp kargılar dağıtan
geceye karanlıktan önce gelen çocuklar

bu şaşkınlığı çünkü gece uyuyamaz
sanki ne kalmıştır çocuklara İsa dan
ölüler beni ölüme yakıştıramaz
gibi hâlâ saçlarımda tozlu bir akşam.

1962 tarihini taşıyan bu şiirin yazılış öyküsünü şair şöyle anlatıyor:

“Ankara’nın bir ilçesinde, gösterişsiz bir parkta bir kaç kişi oturuyoruz. Hemen yanımızda bir mezarlık var. Anadolu’nun bir çok yerinde olduğu gibi, ağaçlık olduğu için, anlaşılan mezarlığın bir kısmını park yapmışlar. Nedendir, bilmem ama, çocukluğumdan beri mezarlıklar bana ürküntü veren mekânlar olmamıştır, hele taşra kentlerinin her zaman manzarayı tamamlayan ve hatta çevreye uyumuyla insana bir sükûnet duygusu veren mezarlıklar… Önümüzde, aşağıda bir vadi boyunca kavaklar, meyva ağaçları uzanıyor. Kasabanın öte yakasında sarp kayalıkların altından akan dereye varmak için buğday tarlalarını geçmek gerekiyor. Ne bulunduğum yerin ne de bulunduğum zamanın olağanüstü bir tarafı yok. Sıradan bir yaz günündeyiz, diyelim.

Neyin olağan, neyin olağanüstü olduğu; hayatın tekdüze olup olmadığı insanın neye nereden baktığıyla ilgili değil mi?

Şiir de olağan, akış dediğimiz ortam içinden bize bakılmaya değer, görülmeye değer olanı çekip çıkardığı için şiir olmuyor mu? Nitekim ilk dizenin doğuşu da böyle: Olağan bir tavırla cebimden pipomu çıkarıp doldurmaya başlıyorum. (Ne var bunda şaşacak? On n’est pas serieux, quand on a dix-sept ans). Karşımda elinde bağlamasıyla oturan, sigara içen 12-13 yaşlarındaki çocuk soruyor: “Dolu mu içiyorsun, abi?” Ben bu soruyu anlamıyorum, bu bacaksızın pipoyu doldurarak mı içtiğimi merak ettiğini sanıyorum. Cevabım evet. İnsan olarak budalalıklarımızın hepsi değilse bile çoğu karşımızdakini budala sanmaktan doğar. Pipomu yaktıktan sonra budalalığım kafama dank etti. Çocuk pipomu doldurup doldurmadığımı değil, içtiğim şeyin esrar (veya bir başka uyuşturucu) olup olmadığını sormuş ve ben de soruyu anlamadığım için ona evet demiştim. Şu anda onun gözünde esrar içen biriydim. Yüzümü mezarlığa çevirdim. Bütün varlığım sosyal, kültürel, ahlakî, fizik yoğunluğuyla dışa taşma basına altındaydı. Mısra zihnimde parladı:

Ölüler beni serinliğe yakıştıramaz.

Bu dizenin hikâyesini, anlamı daha iyi kavransın diye söylemedim. Dizenin bana getirdiği, onun doğuş şartlarından tamamen bağımsızdın kaldı ki, şiir tek mısradan ibaret değil. Şiiri, temsil ettiği estetik bütünlük sayesinde tanırız. Mısraların hikâyesi herhangi bir anlamı açığa vurduğu için değil, şiirin bir kıvamdan doğduğunu gösterdiği için belki önem sahibidir.

Kelimeleri yan yana getirmede gösterilen ustalıkla kurulan şiir, bu ustalığı mümkün kılan teknik çözümlenebilirse şiir olmaktan çıkar ve okuyanda kalıcı etkiler uyandırmaz. Ama şairin insan oluşunun kaçınılmaz sonucu olarak beliren metinler, kendi insan oluşuna önem atfeden herkes için tükenmez bir etki kaynağı haline gelebilir.

Yazdıklarımın kendime kendimle ilgili bir derinleşmeyi sağladığını anlamamla bu yazı türünün bir bilgilenme aracı olduğunu anlamam aynı zamana rastlar. Şiiri mümkün kılan biçimi zihnimin özel bir işleyiş tarzından çıkarıyordum. Bu biraz uyanıkken rüya görmeye benziyordu. Görüntüler bilincimin yerinde olduğu bir zamanda kafamda beliriyor, ama onları keyfimce yeniden biçimlendirmek yerine ana biçimlerini koruyarak dışlaştırmaya çabalıyordum. Kafamda doğan görüntünün, biçimin (imgenin mi demeli?) kelime bileşimleri olarak kâğıt üzerinde yer almaları kaçınılmaz olarak dille benim bağım dolayısıyla, aklımın dünyaya uygun zorlamaları dolayısıyla, bazı değişmelere uğruyordu. Yani kafamda doğan formu deforme etmiyor, ama onu yeniden gördüğümde tanıyabilecek kadar toparlıyor, düzene sokuyordum. Yaptığım bu düzenleme yüzünden başka insanlar da kendi varlıklarının belli noktalarında bazı yoğunluklar sağlıyor olsa gerekti. Ben kendi yoklayışlarım sırasında nasıl belli alanlara takılmışsam başkalarının takıldıkları alanlar benimkilerle denk düşebilirdi. Böylelikle insan oluşumuzun başka hiç bir araçla yoklanamayan yerleri fark edilebilir kılınacaktı.

Şiirin yaptığı bu türden bir araştırmayı başka hiç bir yazı sanatı üstlenemezdi. Çünkü düzyazı bir şeyi göstermenin en uygun, en iyi, en elverişli biçimini bulma çabası içinde doğar. Yani düzyazıda gösterilen şey ön sırada ve kendi sınırları içinde belirlidir. Şiir ise sadece görülecek şeyin bulunduğunu göstermekle kalır. Bu yüzden şiir bir şeyin gösterme biçimi olmaktan çok, görünen ve görülebilen bir biçimdir. Şiir kendini gösterir. Şiir bizi (düz yazıda olduğu gibi) anlam alanına götürmek üzere dilden uzaklaştırmaz, anlamın dilde nasıl saklı kaldığını bildirerek dilin sınırına yaklaştırır.”

Etkinlik

(“Waldo” Sen Neden Burada Değilsin adlı kitaptan alınmıştır. Bu metni Şiir ve Gerçeklik konusu ile ilişkilendiriniz.)

Metinden de anlaşıldığı gibi imge dış dünyadan alınmışta; şairin iç dünyasında başka göstergelerle birleşen görüntü (imge), dil vasıtası ile ifade edilmiştir.

Sezai Karakoç da “Ölüm” imgesinin yaşam için bir gösterge olarak işlendiği yıllarda, ölümlerle sonuçlanan bir kaza ile yüz yüze gelmiştir. Sirkeci, Ankara Caddesi’ndeki ünlü Meserret Pastanesinde ihsan Babalı (sonradan Cağaloğlu Yayınevi, sahibi) ile elinde de bir şiir defteri olduğu halde otururken meydana gelen büyük bir patlama, kırk kişinin ölümüne yol açan bir kazadır. 7 Ocak 1959 tarihli gazeteler, karşı binadaki patlamanın Meserret otelini yaktığını, fırlayan bir beton blokun otelin duvarını bir mermi gibi deldiğini yazmıştır. Sezai Karakoç bu olayı anlatırken, önce bir hava baskını olduğunu sandığını, bir anda, mekân kavramını yitirerek mağara ağzı gibi gördüğü kapıya doğru kendiliğinden ilerlediğini, üstünün başının kan içinde olduğunu ancak dışarı çıkıştan sonra anladığını, elindeki defterin de kaybolduğunu söyler.

Şairin bu olayla ilgili olarak kurduğu imge, ölüm imgesidlr ve aşağıdaki şiir bu olaydan sonra yazılmıştır: (Metni Şiir ve Gerçeklik konusu ile ilişkllendiriniz.)

Ben Kandan Elbise Giydim Hiç Değiştirsinler İstemezdim

Kendinden bir şeyler kattın
Güzelleştirdin ölümü de
Ellerinin içiyle aydınlattın
Ölüm ne demektir anladım
Yer değiştiren ben değildim
Farklılaşan sendin
Sendin bana gelen aynalarla
Sendin bana gelen sendin
Artık ölebilirdim
Bütün İstanbul şahidim
Ben kandan elbiseler giydim
Bundan senin haberin var mı?

( Sezai Karakoç )

Kaynak: Kâmil YEŞİL, Türk Edebiyatı Öğretmen El Kitabı.