Türkçülük- İslâmcılık-Batıcılık

İkinci Meşrutiyet’ten İtibaren Gelişen İdeolojiler: Türkçülük- İslâmcılık-Batıcılık

Cumhuriyet’i hazırlayan süreçte Türk aydınlarının en çok ilgilendikleri düşünce akımları aynı zamanda Cumhuriyet’ten sonra da etkisini sürdüren Türkçülük, İslâmcılık ve Batıcılık akımları olmuştur. Bunlar Cumhuriyet dönemi Türk şiirinde de değişik biçimde etkileri görülecek kaynaklar arasında sayılabilir. Bunlara ayrıca Tanzimat döneminde başlayıp II. Meşrutiyet döneminin ilk yıllarında da etkili olan Osmanlıcılık akımını eklemek gerekir. Aslına bakılırsa Tanzimat Fermanı’nın ilanı, ardından gelen Islahat Fermanı ve özellikle I. Meşrutiyet’in Kanûn-i Esâsî’si, Osmanlıcılık düşünce akımının temel hedefi olan parçalanmayı önlemek için, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki bütün unsurların din, dil, ırk ayırımı gözetmeksizin eşitliğini sağlama girişimleriydi.

Bu görüş hem Jön Türklerin hem de karşı oldukları II. Abdülhamid’in pragmatik bir biçimde taraftarı oldukları bir düşüncedir. II. Meşrutiyet de 1860’tan itibaren aydınlar arasında ve yönetimde temsilci bulan bu düşüncenin etkisini gösterdiği siyasal sonuçlardan birisi sayılmaktadır. 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında Balkanlardaki Hıristiyan unsurların milliyetçi tutumları ile sarsıntı geçiren bu görüş 1912’de başlayan Balkan Savaşları’ndan sonra tamamen etkinliğini yitirmiştir. Bununla birlikte bütünüyle Osmanlı tarihi ve kavramı, Türklerin tarih içerisinde geniş ölçekli bir yönetim deneyimini gerçekleştirmiş olması, ürettiği kültürel ve medenî değerlerin Osmanlı dönemindeki görkemli hacmi, politik bir proje biçiminde olmasa da duygusal bir hatıra olarak Cumhuriyet’ten sonra da zaman zaman dönülecek bir kaynak olmaya devam etmiş; zaman zaman da güncele alternatif olarak gösterilme girişim ve tartışmalarının konusunu oluşturmuştur.

Yine imparatorluk içerisindeki Müslüman unsurların ayrılmasını önlemek, bunları dış politikada bir etken olarak kullanmak amacıyla II. Abdülhamid tarafından kullanılmak istenilen İslâmcılık ideolojisi de özellikle 1908’den sonra edebiyatta da temsil edilen sosyal, siyasal bir akım olarak gelişme imkânı bulmuştur. Bu görüşün en önemli yayın organları Sırat-ı Müstakim ve Sebilü’r-Reşad adlı dergiler olmuştur. Bu görüşte olanlar için din, birlikte yaşamanın en büyük dayanağıdır. Müslümanların birleşmesi, güçlenmesi ve böylece Batı karşısında geri kalıştan kurtulmak, temel amaçtır.

Bununla birlikte Cemaleddin Efganî ve Muhammed Abduh gibi düşünürlerin etkisiyle Batı’nın ilim ve tekniğinden yararlanmak; İslâm toplumlarındaki köhne-miş kurumları ve davranışları terk etmek gerektiğine inanan modernist İslâmcılar bulunduğu gibi, gelenekçi İslâmcılar olarak nitelendirilen temsilcilerin varlığı da dikkati çekmektedir. Bu ayırımların yanı sıra Türkçü-İslâmcı, Garpçı-İslâmcı gibi nitelendirmelerle adlandırılabilecek şahsiyetler bulunduğu da görülmektedir.

Edebiyatta İslâmcılık ideolojisinin en önemli temsilcisi olarak Mehmed Akif Ersoy kabul edilir. Yukarıda anılan dergilerin başyazarlığını da yapan Akif, Kur’an’a sarılmanın Müslümanların kurtuluşu için tek yol olduğunu düşünüyordu. Bununla birlikte özellikle çağdaş ve medeni değerlere, insanlığın hayrına olan gelişmelere sırt çevirmemek gerektiğine inanıyordu.

Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhâmı,
Asrın idrâkine söyletmeliyiz îslâmı

Alınız ilmini Garb’ın, alınız san’atını,
Veriniz mesainize hem de son sür’atini

dizeleri onun düşünce yapısının dayanaklarını açıklıkla gösterir. Ayrıca Müslümanların teknolojik açıdan geri kalış nedenleri üzerinde de düşünen şair, taassup, batıl inanışlar, cehalet, tembellik gibi birçok konuda toplumsal eleştirilerde bulunmaktan geri durmamıştır. Özellikle Balkan ve I.Dünya savaşlarından sonra ortaya çıkan yıkım karşısında verdiği mücadele, İstiklâl savaşına fiilen destek vermesi; Safahatın altıncı kitabı olan Asım’ın “Çanakkale Şehitleri” ile ilgili kısmı, “Bülbül” şiiri ve nihayet “İstiklâl Marşı” gibi pek çok manzumesi Akif’i Türk milletinin gönlünde özel bir yere oturtmuştur.

Bu dönemdeki İslâmcılık akımı, Arnavutların ve özellikle I. Dünya Savaşı sırasında Arapların gösterdiği ayrılıkçı tutumlar yüzünden dönemsel etkinliğini kaybetmiş olmakla birlikte Cumhuriyet’ten sonra da doğrudan doğruya İslâmcılık olarak adlandırılmasa bile benzer nitelikler taşıyan bir çok oluşumun içerisinde varlığını sürdürmüştür.

Dönemin en etkili hareketi Türkçülük akımıdır. Üstelik Türkçülük ideolojisi, Osmanlıcılık ve İslâmcılık akımlarının tersine edebiyat alanında ortaya çıkıp daha sonra siyasal bir nitelik kazanmıştır. Tanzimat’ın ilk kuşağında görülen edebiyatın dilinin sade Türkçe olması gerektiği yolundaki görüşler ve Şemseddin Sami, Ahmed Vefik Paşa gibi edebiyatçıların Türk dili üzerinde yaptığı çalışmalar Türkçülüğün bireysel ve bilimsel öncülleri arasında sayılır. II. Meşrutiyet’ten sonra gerek İttihat ve Terakki iktidarının desteği, gerekse tarihsel koşullar Türkçülüğün bir ideoloji olarak gelişmesini sağlamıştır. Türkçülük düşüncesinin iki temel yönü bulunmaktadır. Bir yandan “bütün Türkleri birleştirmek” amacını, öte yandan da “halka dönüş” eğilimini birlikte içeren bir nitelik taşır.

Türkçülük akımının yetiştirdiği etkili pek çok isim bulunmasına karşın Ziya Gökalp, özellikle Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak (1918) ve Türkçülüğün Esasları (1923) adlı kitaplarıyla akımın düşünce sistemini temellendiren kişidir. Yaşadığı asrın uluslaşma dönemi olduğunun farkında olan Gökalp’in görüşleri aynı zamanda Cumhuriyet’in kurucu düşünceleri arasındadır. Türkçülüğün Esaslarînda sekiz başlık altında Türkçülüğün programını verir. Bu program Cumhuriyet döneminde büyük ölçüde uygulama alanı bulacağı için burada ana başlıkları ile kaydetmek yerinde olacaktır:

1. Dilde Türkçülük: Konuşma dili ile yazı dilini birleştirmek. Dilde sadeleşmeyi sağlamak, ancak bunu yaparken yaşayan dilde, konuşma dilinde yer etmiş sözcükleri korumak.
2. Estetik Türkçülük: Halkın sanat yeteneğini Avrupai bir eğitimden geçirmek. (Ziya Gökalp’e göre aydın halka yönelerek ondan “hars”ı, milli kültürü alır ve ona medeni estetiği götürür.)
3. Ahlâkî Türkçülük: Türklerin tarihi ve medeni misyonu ahlâkın en yüksek erdemlerini gerçeklik sahasına çıkarmaktır.
4. Hukukî Türkçülük: Amaç demokrasi, halk hükümetini kurmaktır.
5. Dinî Türkçülük: Dinî eserler, hutbeler, vaazlar, ibadetler Türkçe olmalıdır.
6. Ekonomik Türkçülük: Bireysel mülkiyet toplumsal dayanışmayı sağladığı oranda kabul edilir. Ancak bireysel mülkiyet gibi toplumsal mülkiyet de olmalıdır. Çağdaş bir millet olmak istiyorsak büyük sanayiye sahip olmalıyız. Milli ekonomi ve büyük sanayi ise ancak himaye yönteminin uygulanması ile mümkündür.
7. Siyasî Türkçülük: Siyasette halkçılık, kültürde Türkçülük yolu tutulmalıdır.
8. Felsefî Türkçülük: Türklerde yüksek felsefe ileri gitmemiş olmakla beraber, halk felsefesi gayet yüksektir. Felsefî Türkçülük bu yüksek felsefeyi arayıp ortaya çıkarmaktır.

Büyük ölçüde bir sentez arayışına dayanan bu program gerek Meşrutiyet dönemindeki düşünce hayatını etkilemiş olması ve gerekse Cumhuriyet’ten sonra birçok maddeleriyle uygulanmaya çalışılması bakımından dikkat çekicidir. Türkçülük düşüncesi özellikle Balkan savaşları sırasında ve sonrasında edebiyatta etkili olan Millî Edebiyat akımının biçimsel ve tematik özelliklerini belirleyici bir akım olmuştur. Başta edebiyat dilinin konuşulan Türkçeye dayandırılması, hece vezninin Türklerin asıl ölçüsü olduğu biçimindeki görüşler ile millî, tarihî konuların işlenmesi Cumhuriyet’ten sonra da devam eden köklü değişimlerdir.

III. Selim devrine kadar geri götürülebilecek olan yenileşme hareketleri, XIX. yüzyılın başlarından itibaren Batı tarzı bir devlet yapısı ve toplumsal değişimi sağlayacak biçime dönüşmüştür. Dönem dönem muasırlaşma, çağdaşlaşma, Avrupaîlik, Batılılaşma, modernleşme vb. adlarıyla da anılan ve Tanzimat’tan bugüne kadar uzanan süreçte en çok tartışılan bu kavram, aslında diğer bütün düşünce akımlarının da etkilendiği bir kavramdır. Tartışma konusu genellikle Batı karşısında geri kalışın ortadan kaldırılması ile Batı’dan neyin ne kadar alınması gerektiği ve buna karşılık ulusal-dinsel kültürü koruyup koruyamama noktalarında toplanmıştır. Bu yüzden kimse tarafından Batılılaşma düşüncesi toptan reddedilebilecek bir düşünce olarak görülmemiş; zaman zaman ulusal bünyeye uygunluk tartışmaları yapılsa bile Batı’nın özellikle teknik ve maddî alandaki ileri seviyesi, ulaşılması gereken bir hedef olarak görülmüştür. Üstelik bunların yalnızca Batı’ya, Avrupa’ya ait değerler olarak kabul edilmemesi gerektiği, insanlığın ürettiği ortak medeniyetin değerleri olduğu görüşü yaygınlık kazanmıştır.

Bütün bu görüşlerin ışığında Batıcılık akımının sistemli bir görüşler bütünü olmasından çok hemen her akım ve düşüncede çeşitli boyutlarda görülebilecek tarihsel bir olgunun kavramsallaştırılması olduğunu düşünmek yanlış olmaz. Batı karşısındaki ikircikli tutumun nedeni de yine tarih içerisindeki pratikten kaynaklanır. Yüzyıllardır bir karşıtlık ve çatışma ilişkisi içerisinde olunan Avrupalı ulusların geçtiği yolu izleme dönemi Türk devletinin çöküş süreciyle örtüştüğü ve bu sırada Batılıların sık sık Türkler aleyhine izlediği politikalara bir de Avrupa’da ortaya çıkan gelişmelerin daha çok bürokrat aydın kesim tarafından halka kabul ettirilmek istenmesinin eklenmesi bu karmaşık ilişkinin sorunsal niteliğini gösterir. Buna karşılık Batı sözcüğü ile ifade edilen uygarlık veya modernleşme kavramları son iki yüzyıldır bütün dünya için olduğu gibi Türkler için de görmezden gelinemeyecek bir cazibe merkezi olmuştur.

II. Meşrutiyet’ten önce başlayan ve etkisini giderek artıran bu düşünce akımlarının ortaya çıkışı ve güçlenmesinin temel nedeni çözülme süreci yaşayan Osmanlı Devleti’nin çöküşünü durdurmaktı. Bu yüzden bu akımlar zaman zaman devlet politikası haline gelmiş; bazen iç içe, bazen birinden ötekine geçişlerin, ortak özelliklerin sıklıkla görülebildiği düşünme tarzlarıdır. Bu görüşlerin en önemli özelliği pragmatist bir nitelik taşıması ve gittikçe artan biçimde yaklaştığı hissedilen yıkılışı önlemek arzusudur. Bu görüşler aynı zamanda Cumhuriyet’ten sonraki düşünce dünyasını da türlü dönüşümlerden geçerek etkileyecek, belirleyecek ana akım olma özelliklerini sürdürmüşlerdir.

SAVAŞLAR, GÖÇLER, KAYIPLAR…

1908-1923 yılları arasındaki dönem sadece mutlakıyetten meşrutiyete ve cumhuriyete geçişin yaşandığı bir süreç değildir; aynı zamanda, ardı ardına karşılaşılan üç büyük savaşın sonrasında vatan topraklarının dörtte üçünün kaybedildiği bir ölüm kalım sürecidir de.

Bir silsile halinde Osmanlıyı yıkılışa götürecek savaşların ilki İtalyanlarla yapılır. Trablusgarp Savaşı adı ile anılan (1911-12) bu çarpışma Libya’nın İtalyanlara kaybedilmesiyle sonuçlanır. Üstelik bu savaş sırasında İtalyanlar tarafından işgal edilen Ege adaları da elden çıkar. 1912’de başlayan Balkan Savaşları ise Osmanlı Devleti’nin sonunu getirecek kaygı dolu bir dönemin başlangıcı olmuştur. 18 Ekim 1912’de başlayan ve yaklaşık 8 ay süren Balkan savaşları Osmanlı Devleti için bir bakıma sona giden süreçteki ilk büyük darbedir. Bulgaristan, Sırbistan, Yunanistan ve Karadağ’ın saldırısıyla başlayan I. Balkan savaşında Osmanlı ordusu beklenmedik biçimde çabuk ve direnç gösteremeden yenilmiştir. Resmen 30 Mayıs 1913’te Londra antlaşmasıyla sona eren bu savaş aslında ilk bir ay içinde, Kasım ayında bir bozgunla sonuçlanmıştı. Bulgarların Edirne ve Çatalca’ya dayandığı sırada İttihatçıların liderleri olan Enver, Talat ve Cemal Beylerin Bâb-ı Ali’yi basarak Kâmil Paşa kabinesini devirmesi; Başkomutan Vekili ve Harbiye Nâzırı Nâzım Paşa’yı öldürmeleri sonucunda Mahmut Şevket Paşa’nın Sadrazam ve Harbiye Nazırı olması (23 Ocak 1913), travma yaratan bir başka gelişme olmuştur. Londra antlaşması ise Edirne dahil Rumeli’deki Türk topraklarının tamamen kaybedilişinin belgesi durumunda idi. Edirne, diğer Balkan ülkelerinin Bulgaristan’a saldırdıkları II. Balkan Savaşı sırasında geri alınacaktır.

Balkan Savaşları sırasında yaşanan göçler edebiyata nasıl yansımıştır?

Böylece yarısı daha evvel, 93 Harbi’nde (1877-78) kaybedilen Balkan toprakları bütünüyle elden çıkmış olur. Ayrıca yarım yüzyıldan fazla zamandır Kafkaslardan, Balkanlar’dan Anadolu’ya yapılan kitlesel göçlere bu savaşlar sırasında ve sonrasında daha büyük ölçekte yenilerinin eklendiği görülür. Ulus kimliğinin yeniden inşâsı ve milliyetçi duyguların yükselmesine zemin hazırlayan bu göçler ve göçler sırasında yaşanan saldırılar, acılar edebiyatımızın tematik niteliğini de belirleyen öğeler arasındadır.

Öte yandan Balkan savaşlarının; Almanya, İngiltere, Fransa, Rusya gibi büyük devletlerin de gelişmelerden etkilenerek bloklaşmayı ve silahlanmayı artırması ile I. Dünya Savaşı’nın öncüsü olduğu kabul edilir. 28 Haziran 1914’te Avusturya -Macaristan Veliahdı Ferdinand ve karısının Saraybosna’da bir Sırp tarafından öldürülmesinin kıvılcımı ateşlediği I. Dünya Savaşı, Rusya ve Avusturya-Macaristan imparatorlukları gibi Osmanlılar’ın da sonunu getiren süreç olmuştur. Bu büyük kapışmada, başlangıçta Osmanlı Devleti savaşın dışında idi. Önce İngiltere, Fransa ve Rusya ile ayrı ayrı ittifak yapma girişimlerinde bulunan İttihatçılar; bu tekliflerinin kabul edilmemesi üzerine Almanya’ya biraz da mecburen yanaşmışlardır. Osmanlı Devleti’nin savaşa girip girmemesi, hangi tarafta gireceği sorunu tarihçiler arasında bir tartışma konusudur. Asıl amaçlarının Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalamak ve bundan pay almak olduğu anlaşılan büyük devletlerin her durumda Osmanlı topraklarına saldıracakları düşüncesi ise yabana atılacak türden değildir. Bu yüzden belki de istese bile savaşın dışında kakmayabilirdi. Daha Balkan savaşları sırasında Osmanlılara karşı dostça olmayan tutumları belirginleşmiş olan söz konusu devletlere karşı nasıl bir politika izlenmesi gerektiği konusu da, bu bakımdan tartışmaya açık bir konudur. Görünürdeki iki Alman zırhlı gemisinin İngiliz gemilerinden kaçarak Boğazlardan İstanbul’a girmesi Osmanlı Devleti’nin savaşta taraf olmasına yol açmıştır.

Kafkasya’dan Galiçya ve Romanya’ya, Hicaz bölgesinden Çanakkale’ye Basra Körfezi’nden Mısır’a kadar geniş bir alanda savaşmak zorunda kalan Türkler için bu süreçten Cumhuriyet dönemi sonrasına devredilecek ekonomik, sosyal ve ruhsal bunalım yaratan pek çok tecrübe söz konusu olmuştur. Her biri ayrı ayrı genişçe ele alınmayı gerektiren bu cephelerden yalnızca yenilgilerle değil; sonradan âdeta genetik bir nitelik kazanacak derin hayal kırıklıklarıyla da dönülmüştür. Müttefik Almanlardan gerekli ve dostça destek alınamaması, dindaş Araplar’ın özellikle Yemen ve Hicaz bölgesinde İngilizler lehine tutum takınması, yüzyıllardır birlikte aynı ülkeyi paylaşan Ermeniler’in Ruslardan ve Batılılardan aldıkları cesaretle kalkışma girişimleri, sivil halka saldırmaları, bunun sonucunda uygulanan tehcir politikası ve iki taraftan pek çok kaybın verildiği acılı olaylar, I. Dünya Savaşı’nın bugünlere dek uzanan kalıntıları ve izleridir.

Çanakkale Savaşı’nın Türkler açısından önemi nedir?

I. Dünya Savaşı içindeki Çanakkale cephesi savaşı, bunlar arasında pek çok açıdan ilgi çekici bir nitelik taşır. Bu savaş, Türk ordusunun en parlak başarılarından birisi oldu. İtilaf devletlerinin kolay bir zafer kazanmalarını önleyerek savaşın uzamasına sebep olması ve bu yüzden (savaşın uzamasından dolayı açlık sefaletin arttığı) Rusya’da Ekim ihtilâlinin zeminini hazırlaması, dışarıdaki belirgin sonuçlarıdır, Ancak en önemli sonuçları Türkler açısından olmuştur. Uzun zamandır kaybeden Türk ulusu bu savaştaki direnişi ile kendisine güvenini yeniden kazanmıştır. Bu savunma zaferi aynı zamanda Çanakkale’deki askeri stratejileriyle kendisini gösteren Yarbay Mustafa Kemal’in tarih sahnesinde bundan sonra oynayacağı büyük rollerin öncüsü olmuştur. Denilebilir ki Milli Mücadele’de gösterilecek kolektif dayanıklılık, köklerini Çanakkale Savaşı’ndan alır. Ayrıca 93 Harbi’nden beri derece derece artan bir eğilimle edebiyatımıza yansıyan ulus inşâsı kavramı, kaynağını tarihin uzak sayfalarından ve mitlerden almayan, doğrudan doğruya yaşanılan zamanın içerisinde gözlemlenebilen bir destanı ilk defa bu olayla geniş bir şekilde işleme imkânına kavuşur.

Öte yandan Amerika’nın itilaf devletleri tarafında savaşa girmesiyle savaş Almanya ve Osmanlı Devleti aleyhine sonuçlanmış oldu. Bunun üzerine Osmanlı hükümeti İngiltere ile anlaşma yolları aradı ve ordunun terhis edilmesi, donanmanın tutuklanması, müttefiklere işgal imkânı gibi ağır şartlar taşıyan Mondros Mütarekesi (30 Ekim 1918) imzalandı. Trakya ve Anadolu’nun birçok bölgesi işgal edilmeye başlandı. Buna karşılık başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere bir grup Türk subayı, milli mücadeleyi başlatmak üzere harekete geçtiler. Bu sırada ülkenin birçok şehrinde işgale karşı örgütlenmeler de başlamıştı.

Mustafa Kemal Paşa, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktı ve hızlı bir biçimde Kurtuluş Savaşı’nı başlatacak girişimlerde bulundu. Sırasıyla Amasya Tamimi yayınlandı, Erzurum ve Sivas Kongreleri toplandı. 23 Nisan 1920’de Ankara’da, TBMM açıldı. Bu süreç 30 Ağustos 1922’de zirveye ulaşan ve 9 Eylül 1922’de İzmir’in kurtuluşu ile tamamlanan ve nihayet 24 Temmuz 1923’te Lozan Barış Antlaşmasıyla tes-cillenen bir yeniden diriliş süreci oldu. Böylece yaklaşık iki yüz yıldan beri çöküş sürecinde bulunan Osmanlı Devleti ile birlikte sancılı bir çözülüş süreci yaşayan Türkler yeni bir dönemin başlangıcına gelmiş bulunuyordu.

Kaynak: Doç.Dr. Yılmaz DAŞÇIOGLU, Cumhuriyet Dönemi Türk Şiirini Hazırlayan Şartlar