Türk Edebiyatı ve Türk Milletinin Kültürel Değerleri

TÜRK EDEBİYATI VE TÜRK MİLLETİNİN KÜLTÜREL DEĞERLERİ

Prof. Dr. Mehmet KAPLAN


Stendhal (Sitendal), romanı cadde üzerinde gezdirilen bir aynaya benzetmiştir. Çağdaş romancılar, eserlerinde umumiyetle hayatı aksettirmeyi gaye edinmişlerdir. Böyle olunca hayatta ne varsa romana bunların hepsi girer. Hatta bir romanın güzelliği, aksettirdiği hayatın zenginliği ile ölçülür.

Bununla beraber, hayat o kadar zengin ve çeşitlidir ki hiçbir roman onu tamamıyla içine alamaz; buna imkân yoktur. Her roman, yazarının bakış tarzı ile sınırlıdır. Edebiyat ancak bütünü ile ele alınırsa kültüre denk düşer. Nasıl her insan hayatın bir parçası ise her edebî eser de öyledir. Her edebî eserde hayat veya kültürün bir parçası görünür. Fakat kırık bir aynada da nasıl insanın çehresi gözükürse bir mısra, bir beyit, bir atasözü hatta küçük bir deyişte de insandan bir parça vardır. Buna örnek olmak üzere birkaç küçük söz zikredeceğim.

Bundan birkaç yıl önce Konya’da, Konyalı hoşsohbet bir emekli ilkokul öğretmenini ziyaret etmiştim. Güzel saz çalıyordu. Eskilerin “erbabıdil” dedikleri bir zattı. Bir ara latife ile insanın yeryüzündeki durumunu anlatmak için “Beşikten ötesi gurbet.” dedi. Ben bu söze bayıldım. Türk halkı nasıl üç kelime ile derin bir duyguyu dile getiriyordu. Şimdi bu sözün içinde bizim medeniyetimizin bir parçası olan “beşik” de vardır. Elinde defter kalem, duyduğu her şeyi kaydeden büyük kültür karıncası Ord. Prof. Dr. Süheyl Ünver, bir gün bana Sivas’tan derlediği, altın kıymetinde bir söz söyledi. Sivas’ta halı ören bir kızdan işitmiş: “Her yanlış, bir nakış.” Bu söz büyük Fransız filozofu Alain (Alen)’in yazılarında sık sık zikrettiği bir fikrin Türkçesidir, “Şahsiyet hatayı meziyet hâline getirir.” Halıcı kızın sözü, maddi ile maneviyi birleştirmesi bakımından ayrıca derin bir mana taşır. Hakikatte maddi kültür ile manevi kültür birbirinden ayrılmaz. Türk atasözlerinde hikmetlerin çoğu madde âleminden alınma bir timsale dayanır.

Günlük dil veya edebî dil, baştan başa bir kültür hazinesidir. Türkler içinde yaşadıkları her medeniyet çağında dili halı gibi işlemişlerdir. Ben Kaşgarlı Mahmut’un Divanü Lügâti’t-Türk’ünü roman gibi birkaç kere okudum. Dede Korkut Kitabı gibi o da atlı göçebe medeniyetine ait bir hazinedir. Size ondan eski Türk medeniyetiyle ilgili iki söz zikredeceğim. Birisi o devir Türk’ünün yaşayış tarzını özetleyen bir atasözü: “Kuş kanadı ile, er atı ile.” O devir Türk medeniyeti ata dayanır. At, o devir Türk medeniyetinin anahtarıdır. Eski bir Türk efsanesine göre Türk, gökyüzünden yeryüzüne atlı olarak inmiştir. Bilindiği gibi Türk şamanları gök tanrısının katına ata veya kartala binerek yükselirler. Divanü Lügâti’t-Türk’te geçen bir kelime, bana dilin arkeolojiden daha önemli bir kültür hazinesi olduğunu öğretti. Zira eski çağlara ait yer altında saklanamayan nesneleri eski bir metinde bulmak mümkündür. Türkler, karlı sahalarda güneşin parıltısı gözlerini kör etmesin diye at kılından gözlük yapar ve takarlarmış. Buna “boyunduruk” gibi “gözündürük” derlermiş. Kaşgarlı’nın lügatı yazılı bir atlı göçebe medeniyeti müzesidir. Bilindiği gibi onda eski Türklerin düğünlerini, matemlerini, dinlerini, savaşlarını tavsir eden güzel şiirler de vardır.

Biz İslamlıktan önceki Türk medeniyetine ait pek az şey biliyoruz. Hâlbuki bize ait pek çok şey o devirden kalmadır.

Dil ve kültür konusu beni, sadece Türkiye’ye has bir mesele olarak değil, beşerî, içtimai ve edebî bir konu olarak da çok yakından ilgilendirmiştir. Okuyucu bazı yazılarda bunu açıkça görecektir. Zaten kültür ve dil meselelerini, genel bir temele oturtmadan özel (millî) olarak da anlayabileceğimize kani değilim. Bu yazıların bazı bakımlardan genel olarak dil ve kültür üzerinde düşünenleri de ilgilendireceğini sanıyorum. Yunus bir şiirinde “Dil hikmetin yoludur.” diyor. Ben Türkçe üzerinde düşünürken bazı hakikatlere ulaşır gibi olduğumu hissettim. Sadece Türkçenin değil, bütün insanlık dilinin pek çok beşerî hakikati gizlediğine kaniyim. Ortak ve sürekli inançlar dilin içine sinerler. Milyonlarca insanın binlerce yıl denediği hakikatlerin deposu olan dil bizi aldatmaz. Uydurma ve uzun ömürlü olmayan kelimelerden şüphe edebiliriz. Büyük yazarlardan pek azı yeni kelimeler icat etmişlerdir. Şaheserler asırların tecrübesinden geçmiş, sağlam ve zengin manalı kelimelerle yazılmıştır. Yunus’un, Fuzulî’nin, Bâki’nin şiirlerinde bugün derin manalar bulmaktayız. Bunu asırların tecrübelerine borçluyuz. Kökleri ve yapısı sağlam Türkçe kelimelerde binlerce yılın duygu ve düşüncesi, bugün de gün ışığı gibi parlar. Uydurma kelimelerde bu aydınlık ve sağlamlık yoktur. Bugün ortalıkta dolaşan uydurma kelimeler binlerce yıl yaşama gücüne sahip olursa onların arasına katılabilirler. Bugünden onların gelecekleri hakkında hüküm veremeyiz.

Dilin sağlamlığının en kesin delili, güzel edebî eserlerde yaşamasıdır. Yahya Kemal, bunu bildiği için eski şairlerin kullandığı kelimeleri kullanmaktan çekinmemiştir. Sırtını milletinin tarih ve kültürüne dayayan sanatçı geleceğine güvenebilir. Beni bu denemeleri yazmaya sevkeden bu inanç olmuştur.

Prof. Dr. Mehmet KAPLAN