Serikat-i şi’riyye

Serikat-i şi’riyye (serikat, intihal, nakize, nazire nedir? Serikat nedir? şiir hırsızlığı, sirkat, akd ü hall)

Bir şiirin fikrî kaynakları genel bir niteliğe sahip olduğu zaman bu kaynakların farklı şairler tarafından ortak olarak kullanılması yadırganamaz. Meşhur bir aşk hikâyesi ya da dinî kaynaklı bir söz veya ister gerçek olsun isterse gerçek dışı herkesçe kabul görmüş bir düşünce, bilimsel bir gerçek, bir atasözü, bir deyim farklı şairlerce farklı ya da aynı zemin ve zamanlarda dile getirilmiş olabilir. Böyle bir zeminde iki veya daha fazla şairin aynı düşünce veya hayali dile getirmesi son derece doğal bir durumdur ve bunda şaşılacak bir taraf da yoktur. Çünkü özellikle klâsik edebiyatımız için olması gereken farklılık düşünce ya da hayalde değil, ifade ve üsluptadır. Ancak bir şairin kendisinden önce söylenmiş bir düşünceyi ya da hayali aynı üslupla ifade etmesi önemli bir kusurdur ve bu tür kusurlar klâsik edebiyatta serikat-i şi’riyye (=şiir hırsızlığı) ya da ahz ve serikat (=alma ve çalma) olarak adlandırılır.

Serikat-i şi’riyye her ne kadar “şiir hırsızlığı” anlamında bir terim olsa da bu, söz konusu terim için eksik ve yanlış bir karşılıktır. Çünkü serika-tin çeşitleri, bu çeşitler içinde de bazı serikat türlerinin edebî yetenek olarak kabul edilmiş dereceleri vardır. Bu nedenle konuyla ilgili Türkçe kaynakların serikat-i şi’riyyenin kavram alanını mutlak anlamda intihalle sınırlandırmaları doğru değildir. Aşağıda da görüleceği gibi intihâl, serikatin derecelerinden yalnızca biri ve en kötüsüdür.

Not: İntihal, “kaynak göstermeden ve yazarının adını belirtmeden bir eserden alıntı yapma, kendininmiş gibi gösterme ya da eserin bütününü kendine mal etme” anlamlarında bir terimdir.

SERİKAT-İ Şİ’RİYYE

Belâgatin erken dönemlerinden itibaren taklit bir şiirle özgün ifadeye sahip bir şiir arasındaki farka dikkat edildiğini ve bu farklı nitelikteki sanat eserlerini ayırt edebilmek için birtakım kurallar konulduğunu biliyoruz. Belâgat ve dil konusunda eser veren yazarlar bu konuyu önceleri “bir metnin lafz(=söz)ıyla mı, mana(=an-lam)sıyla mı, yoksa hem lafzı hem manasıyla mı değerli olduğu” soruları etrafında tartışmışlardır. Konunun belâgat kitaplarına burada ele alacağımız şekliyle girişi ise Kazvinî (öl. 739H.=1338-9M.)’nin Telhis adlı eseriyle olmuştur. Telhiste yazar bedî’ bahsinin sonundaki “Hâtime” başlığı altında bu konuya yer verir. Kazvinî’den önceki belagat bilginleri de her ne kadar eserlerinde bu konudan söz etmişlerse de serikat-i şi’riyyeyi bedî’in sınırları içine ilk kez Kazvinî almıştır. Kazvinî serikat-i şi’riyyeyi bedî’ ilmine mülhak (=ek) sayar; iktibâs, telmîh ve tazmîni de serikat-i şi’riyye konusu içinde, konuyla ilişkilendirerek ele alır.

Kazvinî’den sonra artık bedî’ ilmine ait diğer sanatlarda olduğu gibi, serikat-i şi’riyye kapsamına sonradan alınan bu ifade özelliklerinde de söz ve ifade güzellikleri (=muhassinât) bulunabileceği kabul edilir olmuştur. Kazvinî Telhiste kendisinden önceki bilginlerden farklı olarak değişik şairlerin aynı anlamları şiirlerinde kullanmış olmalarının onların serikatle suçlanması için tek başına yeterli olmayacağını söyler.

Telhis ten hareketle Kazvinî’nin konu hakkındaki görüşlerini şu şekilde özetlemek mümkündür:
Telhis te serikat-i şi’riyye “bir şairin başka bir şaire ait şiiri ya olduğu gibi ya da üzerinde birtakım değişiklikler yaparak alıp kendine mal etmesi” olarak tanımlanmakta ve ikiye ayrılmaktadır:

1. Serikatin açık olduğu durumlar: Bu, bir şair ya da yazarın kendinden önceki bir şair ya da yazar tarafından ifade edilmiş bir manayı lafzıyla birlikte almasıdır.

Kendi içinde üçe ayrılır:
a) Lafız ve mananın hiçbir değişiklik yapılmadan alınması: Buna intihâl denir.

Dikkat! Buradan da anlaşılacağı üzere intihali mutlak anlamda serikat-i şi’riyye karşılığı olarak kullanmak doğru değildir. Daha önce de ifade edildiği gibi intihal serikatin derecelerinden yalnızca biri ve en kötüsüdür.

b) Lafızlarda küçük değişiklikler yapılması, sözlerin yerlerinin değiştirilmesi, ama mananın aynen alınması: İkinci söz daha değerliyse bu makbul, değilse kötü bir durumdur.

c) Serikatin lafızda değil manada olması: Bu üç şekilde yapılabilir: 1. Sadece mana alınır; 2. manayla birlikte şiirden çok az bir lafız da alınır; 3. mananın tamamı değil, bir kısmı alınır. Yeni şiir öncekinden daha değerli ise bu makbûl, değilse kötü bir durumdur.

2. Serikatin açık olmadığı durumlar: Bu, iki şiir arasında manada benzerlik olması, bir şiirdeki anlamı başka bir açıdan ele alarak tamamlama ya da tenkit etme ve ilk şiirde kısaca geçilerek üzerinde durulmayan bir düşünceyi daha geniş şekilde ele alma gibi yollarla olabilir. Bunlar tenkide konu olmazlar ve ifade güzel olduğu sürece hepsi makbuldür. Daha önce dile getirilmiş olan güzel bir mananın daha güzel bir üslûpla ifadesi ayrı bir meziyet olarak kabul edilir.

Belâgat kitaplarında “serikat-i şi’riyye’nin bedî’; “iktibâs”, “telmîh”, “tazmîn” ve akd ü hallin de serikat-i şi’riyye konusuna bağlı olarak ele alınması, sanılanın aksine “serikat”in şiir eleştirisinde her zaman olumsuz bir anlam ifade etmediğini ve bu yolla meydana getirilmiş eserlerde de birtakım güzellikler (=muhassinât) bulunabileceğinin kabul edildiğini açıkça göstermektedir.

Not: Akd ü hall şiir olarak söylenmiş bir sözü düz yazı, düz yazı ile söylenmiş bir sözü de şiirle ifade etmek anlamında bir terimdir.

Nazîre ve Nakîza

Serikat-i şi’riyye konusuyla da ilgili iki edebî terimdir. Nazîre bir şairin başka bir şairin şiirini örnek alarak onunla aynı vezin ve kafiyede yazdığı şiire denir. Nazîreye cevap da denir.

Bu teknikle şiir yazmaya “tanzîr etme”, “nazîre söyleme”, “nazîre deme”, “cevap verme”, “cevap yazma” adları verilmiştir.

Nazîre, en çok gazelde yapılmıştır. Çeşitli kaynaklarda nazîrenin her ne kadar örnek alınan şiiri geçmek amacıyla yazıldığı ileri sürülse de başlıca amacının bu olmadığı, şiire yeni başlamış şairlerin de ünlü şairlerin beğenilmiş şiirlerini örnek alarak bunlara benzer şiirler yazmaya ve bu yolla kendilerini yetiştirmeye çalıştıkları bilinmektedir.

Divan edebiyatında tanınmış şiirlere yazılmış olan nazîrelerin sayısı o kadar çoktur ki, bu nazireler mecmû’atü’n-nezâ’ir (=nazireler mecmuası) adı verilen oldukça hacimli şiir kitaplarında toplanmıştır. Bu edebiyatta şairler, örnek alınan şiire yaklaşmak ya da bu şiirin ulaştığı edebî değerde şiirler yazabilmek amacıyla birbirleriyle asırlar boyu süren bir yarış içindeymiş izlenimi verirler. Bir şiire çok sayıda nazîre yazılması o şiirin beğenildiğini gösteren önemli bir ölçüttür. Nazîreleri incelemek, edebiyat tarihinde şiirin gelişim çizgisinin belirlenmesi için son derece önemlidir.

Fuzulî’nin,

Hayret ey büt sûretün gördükde lâl eyler beni
Sûret-i hâlüm gören sûret hayâl eyler beni

matla beytiyle başlayan gazeline asırlar sonra Nedîm,

Bûs-i la’lün şöyle sîr-âb-ı zülâl eyler beni
Kim gören âb-ı hayât içmiş hayâl eyler beni

matlaıyla başlayan bir nazîre söylemiştir.

Nazire örnek alınan şiirle aynı düşünceler etrafında yazılır. Eğer nazîrede örnek alınan şiirin aksi yönde bir anlam ifade edilirse bu nazîre nakîza adını alır. Örnek olarak,

Niyazî-i Mısrî (öl. l693-1694)’nin,

Gönül tesbîh çek seccâdeden hiç ayagun ırma
Namâz ehlinden özgeyle sakın sen turma oturma

matlalı gazeli, Fuzulî’nin,

Gönül tâ var elinde câm-ı mey tesbîhe el urma
Namâz ehline uyma anlar ile turma oturma

matlalı gazeline yazılmış bir nakîzadır. Niyâzî-i Mısrî’nin bu matlaında Fuzulî’nin beytindeki düşüncelerle tam aksi yönde düşünceler dile getirilmiştir.

Kaynakça: Prof.Dr. M.A. Yekta SARAÇ, Eski Türk Edebiyatına Giriş: Söz Sanatları