Mersiye Nedir? Özellikleri, Örnekleri

Mersiye Nedir? Mersiyenin Özellikleri, Örnekleri

Mersiye, bir ölünün ardından duyulan üzüntü ve acıyı anlatmak, ölen kişiyi övmek amacıyla kaleme alınan Divan edebiyatında bir nazım/şiir türüdür. Kutsal günlerde, ölüm törenlerinde mersiye okuyan kişiye de mersiyehan denir.

Mersiyenin bir başka tanımı: Başta padişah ve şehzade olmak üzere devlet büyüklerinin ölümünden duyulan üzüntünün dile getirildiği manzumelerdir. Mersiyelerde saygı ve sevgi duyulan bir şahsın ölümünden kaynaklanan üzüntü ifade edilmekle birlikte söz konusu şahsın olumlu vasıfları/özellikleri sıralanır. Bu nedenle, mersiyeler bir yönüyle de methiyedir, denilebilir.

Lirik bir anlatımın egemen olduğu manzum mersiyeler genellikle terkib-i bend biçiminde yazılır. Ayrıca kaside ve terci-i bend biçiminde yazılmış manzum mersiyeler de vardır. Taşlıcalı Yahya, Sami, Fünuni, Rahmi, Fazli, Nisayi, Müdami’nin, Kanuni Sultan Süleyman’ın oğlu Şehzade Mustafa için yazdıkları mersiyeler gibi.

Ayrıca savaşlarda kaybedilen yerler için yazılan mersiyelere “vatan mersiyesi” denir. Hayvanların ölümü için yazılmış mersiyeler de vardır.

Divan Edebiyatı‘nda ağıt karşılığı olarak kullanılan bir terim olan mersiye, bir şahsın ölümünden duyulan üzüntüyü anlatmak için yazılan şiirlere denir.

Mersiyelerde ölen kişinin iyi tarafları, cömertliği, kahramanlığı, yaptığı hizmetleri övülür, ölümünden duyulan acı dile getirilir. Bu tür şiirlere İslamiyet’ten önceki edebiyatımızda saguHalk Edebiyatı‘nda ise ağıt adı verilir. Divan Edebiyatı nazım türlerinden olan mersiyeler, mesnevi veya terkib-i bend şeklinde yazılırdı. Ağıt’larla, sagu’lar ise Halk Edebiyatı nazım şekillerine göre ve dörtlükler halinde yazılırdı.

Fars edebiyatındaki ilk mersiye Rudeki’ye aittir. Türk edebiyatında Alp Er Tunga sagusu bilinen ilk Türkçe ağıt manzumesidir. Divan edebiyatında bilinen ilk mersiye ise XV. yüzyılda Ahmedi tarafından kaleme alınmıştır. Ahmedi bu mersiyeyi Süleyman Şah’ın ölümü üzerine yazmıştır. Kanuni’nin oğlu olan Şehzade Mustafa Türk edebiyatında hakkında en çok mersiye yazılan kişidir.

Ünlü divan şairi Baki‘nin Kanuni Sultan Süleyman‘ın ölümü üstüne yazdığı Kanuni Mersiyesi, bu türün en güzel örneklerindendir. 8 bentten oluşur. Arapça ve Farsça kelimeler çok olduğundan dili ağırdır. Aruz ölçüsüyle ve Mef’ûlü fâilâtü mefâilü fâilün kalıbıyla yazılmıştır.

Mersiye Örnekleri

Kanuni Sultan Süleyman Mersiyesi (Baki)

TERKÎB-İ BEND’DEN

Mersiye-i Hazret-i Süleymân Hân aleyhi’r-rahmetü ve’l-gufrân

(Birinci bend)

Ey pây-bend-i dâm-geh-i kayd-ı nâm ü neng
Tâ key hevâ/yi meşgale-i dehr-i bî-direng

An ol günü ki âhir olub nev-bahâr-ı ömr
Berg-i hazana dönse gerek ruy-ı lale-reng

Âhir mekânının olsa gerek cür’a gibi hâk
Devrân elinde irse gerek câm-ı ayşa seng

İnsân odur ki âyine veş kalbi sâf ola
Sînende n’eyler âdem isen kîne-i peleng

İbret gözünde niceye dek gaflet uyhusu
Yetmez mi sana vâkıa-i şâh-ı şîr-çeng

Ol şeh-süvâr-ı mülk-i saâdet ki rahşına
Cevlân deminde arsa-i âlem gelürdi teng

Baş eğdi âb-ı tîğına küffâr-ı Engerüs
Şemşîri gevherini pesend eyledi Freng

Yüz yire kodu lûtf ile gül-berg-i ter gibi
Sanduka saldı hâzin-i devrân güher gibi

(İkinci bend)

Hakka ki zîb ü ziynet-i ikbâl ü câh idi
Şâh-ı Skender-efser ü Dârâ-sipâh idi

Gerdûn ayağı tozuna eylerdi ser-fürû
Dünyâya hâk-ı bâr-gehi secde-gâh idi

Kem-ter gedâyı az atâsı kılurdu bây
Bir lûtfu çok mürevveti çok pâd-şâh idi

Hâk-ı cenâb-ı Hazreti der-gâh-ı devleti
Fuzl u belâgat ehline ümmîd-gâh idi

Hükm-i kazâya virdi rızâyı egerçi kim
Şâh-ı kazâ-tüvân ü kader-dest-gâh idi

Gerdûn-ı dûna zâr ü zebûn oldu sanmanuz
Maksûdu terk-i câh ile kurb-ı İlâh idi

Cân ü cihânı gözlerimiz görmese n’ola
Rûşen cemâli âleme hurşîd ü mâh idi

Hurşîde baksa gözleri halkın dolagelür
Zîrâ görünce hâtıra ol meh-likaa gelür

(Beşinci bend)

Gün doğdu şâh-ı âlem uyanmaz mı hâbdan
Kılmaz mı cilve hayme-i gerdûn-cenâbdan

Yollarda kaldı gözlerimüz gelmedi haber
Hâk-i cenâb-ı südde-i devlet-meâbdan

Reng-i izârı gitdi yatur kendü huşk-leb
Şol gül gibi ki ayru düşübdür gül-âbdan

Gâhî hicâb-ı ebre girer Husrevâ felek
Yâd eyledikçe lütfunu terler hicâbdan

Tıfl-ı şirişki yerlere girsün duâm odur
Her kim gamından ağlamaya şeyh u şâbdan

Yansun yakılsun âteş-i hecrinle âftâb
Derdinle kara çullara girsün sehâbdan

Yâd eylesün hünerlerüni kanlar ağlasun
Tîğın boyunca kara batsun kırâbdan

Derd ü gamınla çâk-i girîban idüb kalem
Pirâhenini pâralesün gussadan âlem

(Altıncı bend)

Tîgın içürdü düşmene zahm-ı zebânları
Bahsetmez oldu kimse kesildi lisânları

Gördü nihâl-i serv-i ser-efrâz-ı nizeni
Ser-keşlik adın anmadı bir daha bânları

Her kande bassa pây-semendin nisâr içün
Hânlar yolunda cümle revân etdi kanları

Deşt-i fenâda murg-ı hevâ durmayub döner
Tîgın Hudâ yolunda sebîl itdi cânları

Şemşîr gibi rûy-ı zemine taraf taraf
Saldın demür kuşaklı cihân pehlevânları

Aldun hezâr büt-kedeyi mescid eyledin
Nâkuus yerlerinde okutdun ezânları

Âhir çalındı kûs-ı rahîl itdin irtihâl
Evvel konağın oldu cinân bûstânları

Minnet Hudâya iki cihânda kılub saîd
Nâm-ı şerîfin eyledi hem gaazi hem şehîd

ŞEHZADE MUSTAFA MERSİYESİ

I

Meded meded bu cihânûn yıkıldı bir yanı
Ecel Celâlîleri aldı Mustafâ Han’ı

İmdat! Eyvahlar olsun! Bu cihanın bir yanı yıkıldı;
[zira] ölüm eşkıyaları Şehzade Mustafa’yı yok ettiler.

Tulundı mihr-i cemâli, bozuldı dîvânı
Vebâle koydılar âl ile Âl-i Osmânı.

Yüzünün güneşi battı, divanı dağıldı.
Osmanlı sultanını hile ile günaha soktular.

Geçerler idi geçende o merd-i meydânı
Felek o cânibe döndürdi şâh-ı devrânı.

O savaş meydanlarının yiğidini adı geçtikçe çekiştirirlerdi.
Felek zamanın padişahını o [iftiracılardan] yana döndürdü.

Yalancınun kuru bühtânı bugz-ı pinhânı
Akıtdı yaşumuzı yakdı nâr-ı hicrânı.

Yalancının kuru iftirası ve gizli kini
gözyaşımızı akıttı, ayrılık ateşini yaktı.

Cinâyet itmedi cânî gibi anun cânı
Boguldı seyl-i belâya, tagıldı erkânı.

O cani gibi cinayet işlemedi;
[fakat kendi] canı, bela selinde boğuldu, erkânı dağıldı.

N’olaydı görmeye idi bu mâcerâyı gözüm
Yazuklar ana revâ görmedi bu râyı gözüm.

Keşke gözüm bu olup biteni görmeseydi
Yazıklar olsun! Gözüm bu muameleyi ona layık görmedi.

II

Tonandı aglar ile nûrdan menâre dönüp
Küşâde-hâtır idi şevk ile nehâre dönüp

Nurdan bir minare gibi ak giysilerle donandı;
Gönlü şevk ile gündüz gibi [aydınlık]idi.

Görindi halka dıraht-ı şükûfe-dâre dönüp
Yürürdi kulları önince lâlezâre dönüp.

Çiçek açmış bir ağaç gibi halka göründü;
kulları bir gelincik tarlası gibi önünde yürüyorlardı.

Tururdı şâh-ı cihân hiddetiyle nâre dönüp
Otagı haymeleri karlu kûhsâre dönüp.

Cihan Sultanı kızgınlığından ateşe dönmüş hâlde duruyordu;
otağının çadırları karlı dağlara benziyordu.

Müzeyyen idi bedenlerle ak hisâre dönüp
El öpmege yüridi mihr-i bî-karâre dönüp.

Bedenlerle süslenmiş beyaz bir hisara benziyordu.
Yerinde duramayan güneş gibi el öpmeye yürüdü.

Tutuldı gelmedi çünkim o mâhpâre dönüp
Görenler agladılar ebr-i nev-bahâre dönüp.

O ay parçası tutuldu; dönüp gelmeyince
[bu durumu] görenler ilkbahar bulutu gibi ağladılar.

Bir ejderhâ-yı dü-serdür bu hayme-i dünyâ
Dehânına düşen olur hemîşe nâpeyda.

Bu dünya çadırı iki başlı bir ejderhadır.
Onun ağzına düşen elbette görünmez olur.

III

O bedr-i kâmil ü ol âşinâ-yı bahr-i ulûm
Fenâya vardı telef itdi anı tâli’-i şûm.

O olgun dolunay [gibi kemâle ermiş şehzade], o ilimler denizinin aşinası yok olup gitti;
onu uğursuz talih telef etti.

Dögündi kaldı hemân dâg-ı hasretiyle nücûm
Göyündi şâm-ı firâkında toldı yaş ile Rûm.

Yıldızlar dövünüp tamamen [şehzadenin] hasreti yarasıyla kaldı.
Anadolu, onun ayrılık akşamında yandı, yaşla doldu.

Kara geyürdi Karamana gussa itdi hücûm
O mâhı ince hayâl ile kıldılar ma’dûm.

Gam Karaman’a hücum etti kara[lar] giydirdi.
O ayı ustaca hilelerle yok ettiler.

Tolandı gerdenine hâle gibi mâr-ı semûm
Rızâ-yı Hak ne ise râzî oldı ol merhûm

Zehirli yılan [gibi kement] boynuna hale gibi dolandı;
o merhum [şehzade], Allah’ın takdiri ne ise razı oldu.

Hatâsı gayr-i muayyen günâhı nâmalûm
Zihî şehîd-i saîd ü zihî şeh-i mazlûm

Şuçu belirsiz, günahı malum değil.
Ne kutlu bir şehit ve ne büyük zulme uğramış bir şah.

Yüz urdı hâke o meh aslına rücû itdi
Seâdet ile hemân kurb-i Hazrete gitti

O ay [gibi parlak şehzade] yüzünü toprağa koydu, aslına döndü.
Mutlulukla çabucak Allah’ın huzuruna gitti.

IV

Getürdi arkasını yire Zâl-i devr ü zemân
Vücûdına sitem-i Rüstem ile irdi ziyân.

Zamanın Zal’i [şehzadenin] arkasını yere getirdi,
vücuduna Rüstem’in zulmü ile zarar geldi.

Döküldi gözyaşı yılduzları çoğaldı figân
Dem-i memâtı kıyâmet güninden oldı nişân.

Gözyaşı yıldızları döküldü, feryat çoğaldı;
onun ölüm saati kıyamet gününü andırdı.

Girîv ü nâle vü zâr ile toldı kevn ü mekân
Akar su gibi müdâm aglamakda pîr ü cüvân

Kâinat feryat, figan ve inilti ile doldu.
Genç, ihtiyar [herkes] akar su gibi durmadan ağlamakta.

Vücûd iline akın saldı akdı eşk-i revân
Eyâ serîr-i seâdetde pâdişâh-ı cihân.

Ey saadet tahtında [oturup duran] cihan padişahı!
Dökülen gözyaşları vücut ülkesine akın salıp aktılar.

O cân-ı âdemiyân oldı hâk ile yeksân
Diri kala ne revâdur fesâd iden şeytân.

O insanların canı [gibi sevdiği şehzade] toprak ile bir oldu.
Fitne çıkaran şeytanın diri kalması reva mıdır?

Nesîm-i subh gibi yirde koma âhumuzı
Hakâret eylediler nesl-i pâdişâhumuzı.

Padişahımızın soyunu tahkir ettiler.
Âhımızı sabah rüzgârı gibi yerde bırakma.

V

Bir iki egri fesâd ehli nitekim şemşîr
Bir iki nâme-i tezvîri kıldı katline tîr.

Kılıç gibi eğri birkaç fesatçı,
birkaç sahte mektubu [şehzadeyi] öldürmeye ok gibi kullandılar.

Gelür ezelde mukadder olan kalîl ü kesîr
Hezâr kayserün oldı leyâl-i ömri kasîr

Ezelde az veya çok olarak takdir edilen [her şey başa] gelir.
Binlerce kayserin ömür geceleri kısa oldu.

Eceldür âdeme derbend-i teng ü târ-ı asîr
Zarûrîdür bu iki ugrar ana cüvân ile pîr.

Ölüm insan için dar ve karanlık olan zorlu bir geçittir.
Genç ve ihtiyar [herkesin] ona uğraması kaçınılmazdır.

Yirini zîr-i zemîn eyledi o mihr-i münîr
Yirini gitdi cihândan nite ki merd-i fakîr.

O parlak güneş yer altına yerleşti.
Dünyadan fakir bir kimse gibi yerinerek gitti.

Bu vâkıa olumaz halka kâbil-i tabîr
Ki Erdişîr-i velâyetde ola âdet-i şîr.

Bu rüyanın halka yorumlanması mümkün olamaz.
Velayetin Erdişîr’inde arslan âdeti bulursun.

Bunun gibi işi kim gördi kim işitdi aceb
Ki oglına kıya bir server-i Ömer-meşreb.

Acaba böyle bir işi kim görmüş, kim işitmiştir?
Ömer tabiatlı bir hükümdar oğluna kıysın.

VI

Ferîd-i âlem idi, âlim idi, alem idi
Muhammed ümmetine mevti mevt-i âlem idi.

Âlemde biricik idi, alim idi [hatta] çok alim idi.
Onun ölümü Muhammet ümmetine âlemin ölümü gibi oldu.

Ziyâde mâtem idi, haylî emr-i muzam idi
Salâh ü zühdî kavî itikâdı muhkem idi.

[Şehzadenin ölümü] büyük bir yas, pek büyük bir hadiseydi.
Onun iyiliği, zühdü ve takvası kuvvetli, inancı sağlamdı.

Meşâyih ile musâhib ricâle hemdem idi
Kerâmetiyle kerîmü’l-hisâl âdem idi.

Şeyhlerle sohbet eder, rical ile bir arada olurdu.
Kerem ve ihsanıyla yüce hasletlere sahip bir kimseydi.

Nücûm gibi cihândîde vü mükerrem idi
Vücûdı muhteşem ü şevketi muazzam idi.

Yıldızlar gibi dünya görmüş ve hürmet edilen idi.
Vücudu ihtişamlı ve heybeti azametliydi.

Tevâzu ile selâmında hôd müsellem idi
Aceb o bedr-i temâmun ne âdeti kem idi

Onun tevazu ile selam alıp verişi de [herkesçe] bilinirdi.
Acaba o tam dolunay [gibi olgun zat] ın ne huyu kusurluydu?

Hayflar oldı ana iftirâ ile gitdi
Huzûr-ı Hakk’a düâ vü senâ ile gitdi

Ona çok yazık oldu, iftira ile gitti.
Allah’ın huzuruna dua ve övgülerle gitti.

VII

Sipihrün âyenesinde göründi rûy-i fenâ
Kodı bu kesret-i dünyâyı kıldı azm-i bekâ

Feleğin aynasında yokluğun yüzü göründü;
[bunun üzerine şehzade] bu çokluk alemini bırakarak sonsuzluk âlemine yöneldi.

Garîbler gibi gitdi o yollara tenhâ
Çekildi âlem-i bâlâya hemçü mürg-i Hümâ.

Kimsesizler gibi o yollara yalnız başına gitti.
Hüma kuşu gibi yüce âleme çekildi.

Hakîkaten sebeb-i rifat oldı düşmen ana
Nasîbi olmasa tan mı bu cîfe-i dünyâ.

Gerçekte düşman onun yücelmesini sağladı.
Bu dünya leşi onun kısmeti olmasa buna şaşılır mı?

Hayât-ı bâkîye irişdi rûhı ey Yahyâ
Şefîkı rûh-ı Muhammed refîkı zât-ı Hüdâ.

Ey Yahya! [Şehzadenin] ruhu sonsuz hayata kavuştu.
Şefkatçisi Muhammet’in ruhu, yoldaşı ise Allah’ın zatı[dır].

Enîsi gâyib erenler, celîsi ehl-i safâ
Ziyâde ide yaşum gibi rahmetin Mevlâ.

Dostu gayb erenleri, oturup kalktığı kimseler safa ehli[dir].
Allah rahmetini yaşım gibi çok eylesin.

İlâhî cennet-i Firdevs ana durag olsun
Nizâm-ı âlem olan pâdişâh sag olsun.

Allah’ım! Firdevs cenneti ona mesken olsun.
Âleme nizam veren padişah sağ olsun.

Taşlıcalı Yahya Bey (d.1489 – ö.1582)

Benzer İçerikler:

Başa dön tuşu