Eleştiri Örneği: Türk Romanı ve Batılılaşma Sorunsalı

Eleştiri Örneği :

Türk Romanı ve Batılılaşma Sorunsalı

Biliyoruz ki bizde roman, Batı’da olduğu gibi feodaliteden kapitalizme geçiş döneminde burjuva sınıfının doğuşu ve bireyciliğin gelişimi sırasında tarihsel, toplumsal ve ekonomik koşulların etkisi altında yavaş yavaş gelişen bir anlatı türü olarak çıkmadı ortaya. Batı romanından çeviriler ve taklitlerle başladı; yani Batılılaşmanın bir parçası olarak Şemsettin Sami, Namık Kemal, Ahmet Mithat gibi, romanı ilk deneyen yazarlarımız edebiyat ve roman ile ilgili yazılarını okuyacak olursak görürüz ki Avrupa edebiyatını ve romanını ileri bir uygarlığın işareti, kendi edebiyatımızı ve özellikle anlatı türündeki yapıtlarımızı da geriliğin bir işareti sayarlar. Batı uygarlığını sadece sanayi ve teknikte bir ilerleme olarak görmüyor, “maarif”i ve edebiyatı ile bir bütün olduğuna inanıyorlardı.

Şemsettin Sami “Şiir ve Edebiyattaki Teceddüd-i Ahirimiz” adlı yazısının bir yerinde, Avrupa dillerini bilenlerin, “Shakespeare’in, Moliere’in, Racine’in, Schiller’in Goethe’nin, Alferi’nin manzumelerini okuduktan sonra, leyleklerin Mecnun’un başında yuva yapmasından, Leyla’nın ay ile mükalemesinden, Ferhat’ın dağları yarmasından bahis [bahseden] kabak ve çocukça hikayeleri” yazmaya tenezzül edemeyeceğini söyler ve az aşağıda ekler: Bugün, Mecnun’un etrafında toplanmış kurt ile kuzu, arslan ile ceylan gibi muhtelif hayvanların ortasında oturup onlarla lakırdı ettiğini veya Leyla’nın mumla konuştuğunu bir ufak çocuk bile severek ve beğenerek okuyamaz. (Yeni Türk Edebiyat Antolojisi, cilt III, hazırlayanlar: Mehmet Kaplan, İnci Enginün, Birol Emil, Zeynep Kerman, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, 1979, s. 321-323)

Görülüyor ki Şemsettin Sami, böyle inanılmayacak şeyler anlatan yapıtlarımızı kaba ve çocukça bulduğu için uygar ve aydın kişilerin okuyamayacağı kanısında.

Namık Kemal de Mukaddime-i Celal’de, anlatı türündeki eski yapıtlarımıza aynı nedenden ötürü saldırır. Gerçi İbrenümâ gibi, Muhayyelât gibi, Aslı ile Kerem, Ferhat ile Şirin gibi birtakım hikayelerimiz olduğunu kabul eder ama bunları romandan farklı ve aşağı bulur, çünkü roman gerçek bir olayı değilse de olabilecek bir olayı anlatır.

Halbuki, bizim hikayeler tılsım ile define bulmak, bir yerde denize batıp müellifin [yazarın] hokkasından çıkmak, âh ile yanmak, külüng [taşçı kazması] ile dağ yarmak gibi bütün bütün tabiat ve hakikatin haricinde birer mevzua müstenid [dayandırılmış] (.) olduğu için roman değil, kocakarı masalı nevindedir. Hüsn ü Aşk ve Leyla ile Mecnun kabilinden olan manzumeler de gerek mevzularına, gerek suret-i tahrirlerine nazaran [yazılış tarzlarına göre] birer tasavvuf risalesidir. ( Mukaddime-i Celal, 3. baskı (1309), s.17-18.)

Namık Kemal bizim hikayelerimizi uygar bir çağa layık görmez; buna karşılık Avrupa’da Walter Scott, Charles Dickens, Victor Hugo ve Alexandre Dumas gibi yazarların yapıtlarını “şu asr-ı medeniyette medâr-ı mübâhât [övünme nedeni]” olacak değerde bulur.

Ahmet Mithat’ın da Avrupa romanına ne kadar hayran olduğunu biliyoruz. Demek oluyor ki bu yazarlarımıza göre eski hikaye türünden romana geçiş, hayalcilikten akılcılığa, çocukluktan olgunluğa, kısacası ilkellikten uygarlığa geçişti. Batı’dan, uygarlaşmanın bir gereği olarak aldığımız bu roman türü, daha sonra göreceğimiz gibi, aynı zamanda bizi uygarlığa götürecek araçlardan biri olarak kullanılacaktır.

Türkiye’de roman, Avrupa’da olduğu gibi toplumsal koşullar sonucu doğmuş bir anlatı türü değildir, ama Batı’dan ithal etiğimiz romanın bizde aldığı şekli ve yüklendiği işlevi anlamak için hem geleneksel hikaye türümüze hem de tarihsel ve toplumsal koşullara bakmamız gerekir. Unutmayalım ki, Ahmet Mithat, Namık Kemal ve Mizancı Murat gibi ilk romancılarımızın kendileri o dönemin siyasal ve toplumsal sorunlarıyla uğraşan kişilerdi.

Geleneksel hikayelerimiz ile ilk romanlarımız arasındaki ilişkiyi bir sonraki bölüme bırakarak, burada, Osmanlı toplum yapısı ve 19. yüzyılda bu yapıda meydana gelen değişiklikler ve tarihsel gelişmeler hakkında, Sencer Divitçioğlu, Niyazi Berkes, Şerif Mardin ve Taner Timur gibi bilim adamlarımızın incelemelerinden yararlanarak, Türk romanının çıkış dönemindeki tarihsel ve toplumsal koşullara değinmek istiyorum. Ama sadece roman konusunun gerektirdiği ölçüde.

Kaynakça: Berna Moran, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış, İstanbul, 2008.