İtnap Söz Sanatı

İtnâb Söz Sanatı

Îcâz her zaman olumlu bir durumu nitelemediği gibi, itnâb da mutlaka olumsuz bir durumu ve kullanımı ifade etmez. Maksadı ifadede alışılagelen ibareden fazla kelime kullanıldığında, eğer bu kelimelerin cümledeki anlama katkısı varsa ya da muhatabın durumu bunu gerektiriyorsa, bu itnâb kusur değildir; söze güzellik katar. Fakat bu fazlalık bir yarar sağlamıyorsa tatvîl (=sözü uzatma) kabul edilerek itnâb-ı mümill (=bıktırıcı uzatma) adını alır ve bir kusur sayılır. Anlama olumlu bir katkısı olmayan tekrîr (=yineleme)ler de bu açıdan tatvîl sayılır.

İtnâbın başlıca türleri şunlardır:

a) Geneli ifade eden sözden sonra özeli ifade eden bir söz söylemek:
“Bu sözüme herkes dikkat etsin; Ahmet sen de dikkat et!” cümlesinde “herkes” kavramının kapsamına Ahmet de girdiği hâlde onun özellikle dikkatini çekmek için ismini ayrıca belirtmek bu tür itnâb için bir örnektir.

b) Özeli ifade eden bir sözden sonra geneli ifade eden bir söz söylemek:
“Okullar, bakanlıklar bütün resmî daireler kutlamalara katıldı.” cümlesinde

“okullar” ve “bakanlıklar” “bütün resmî daireler”in kapsamına girdiği hâlde bunları ayrıca belirtmek bu ifade türüne örnek olarak gösterilebilir.

c) Kapalı bir ifadeden sonra söylenene açıklık getirmek: “İnsanın iki şeyin değerini elinden kaçmadan bilmesi lazımdır. Biri sıhhat, diğeri gençlik.” örneğindeki ikinci cümle, ilk cümledeki kapalılığı ortadan kaldırmakta ve önceki cümlede kapalı olarak söylenen iki şeyden birinin “sıhhat”, ikincisinin de “gençlik” olduğu açıklık kazanmaktadır.

d) Tekrîr-tekrâr: Bir kelime veya kelime grubunu anlamı güçlendirmek, ona dikkat çekmek gibi bir amaçla tekrarlamaktır.

e) Cümle-i mu’terize kullanmak: Bir cümle içinde ara cümle kullanmaktır. “Kültürlü bir insanın hâl ve makama -bunun yerine kısaca duruma da diyebiliriz- en uygun sözü seçip kullanması gerekir.” cümlesindeki ara cümle gibi.

f) Ekleme: Cümle tamamlandıktan sonra onunla ilgili ayrı bir cümle daha söylemektir: “Ahmet istediği fakülteye girdi. İnsan elbette çalışmasının karşılığını alır.” örneğinde olduğu gibi. Bu ibarede ikinci cümle “tezyîl”dir.

İtnâbda muhatabın durumu ve vurgulanmak istenen husus rol oynar. Bu ihtiyacı karşılayan itnâb, üslûba güzellik katan bir özelliktir. Bir söze itnâb niteliği veren söz ya da sözlere haşiv (haşv) denir.

Not:

Haşiv Nedir?

HAŞİV: Asıl anlamı “yastık ve yorgan içine tıkılan yün, pamuk gibi şeyler”dir. Cümlenin temel ögelerinden olmayan, ifade edilmek istenen asıl anlama da katkısı bulunmayan kelimelere denir. Başka bir ifadeyle haşiv, cümlenin kendisi olmadan da anlam yönünden tamamlandığı sözcüklerdir. Mutlak anlamda, yani bir şarta bağlı olmaksızın bir kusuru ifade eden haşvin belli durumlarda söze güzellik kazandırdığı da olur. Bu nedenle haşiv, biri haşv-i müfsid (=anlamı bozan fazlalık) ve diğeri haşv-i gayr-i müfsid (=anlamı bozmayan fazlalık) olmak üzere iki kısma ayrılır.

Örnekler

Olmayınca hasta kadrin bilmez âdem sıhhatin (Fıtnat Hanım)

Şâne-i zülf-i sühandır i’tirâz (Cevdet Paşa)

Bu iki mısra; sözün az, anlamın çok olduğu, bununla birlikte herhangi bir kelimenin eksiltilmesi ya da düşürülmesi yoluna gidilmeden söylenmiş ifadeler oldukları için “îcâz-ı kısar”a örnek olarak gösterilebilir. İlk örnekte, “insanın sağlığının kıymetini hasta olmadan bilemediği”; ikinci örnekte de “saçın tarandıkça güzelleştiği gibi, sözün de itirazla kusursuz hâle geldiği” ifade edilmektedir.

Ölümlerden ölüm beğen, beğendim
Yük olmadan, bıktırmadan kimseyi (Behçet Necatigil)

İkinci mısradaki “Yük olmadan, kimseyi bıktırmadan” ifadesinde “ölmeyi” düşürülerek cümlede bir eksiltmeye gidilmiştir.

“Bu şiirin dikkat edilecek diğer bir hususiliği de -aynı şey nesirde de vardır- dil hünerlerine verdiği yerdir.” (Ahmet H. Tanpınar)

Yazarın Divan şiirinden söz ettiği bu cümlede ana cümlenin hükmü tamamlanmadan ayrı bir hüküm daha ilâve edilmiştir: “Aynı şey nesirde de vardır.” bu bir ara cümle(=cümle-i mu’terize)dir. Ana cümlenin tamamlanmasını geciktirmekle birlikte bu ara cümlenin konu ile dolaylı da olsa bir ilişkisi vardır ve bu nedenle söz konusu ara cümle makbul bir itnâb örneği olarak değerlendirilebilir.

Nerede kasd-ı şikâr eylediğim
Dili bî-sabr u karâr eylediğim (Recaizâde M. Ekrem)

Beytinde her iki mısraın sonunda da “günler, zamanlar” gibi bir söz eksiltilmiştir. Bu eksiltme kapalı değildir; cümlenin gelişi bu mısralarda bir hazfin olduğunu açıkça göstermektedir.

Bir paraya bini âferînin
Pabucı atıldı Gevherî’nin (Ziya Paşa)

Burada eksiltme yolu ile yapılan bir îcâz vardır, cümledeki “dama” sözü ibareden çıkarılmıştır.

Acıyan har meseldir atı geçer. (Atasözü)

Bu örnekteki îcâz eksiltme ile yapılmıştır. “Acıyan har (=eşek)” sözü aslında “canı acıyan eşek” anlamında olduğundan “canı” sözcüğü cümleden çıkarılmıştır.

“Âdet muhakkemdir.” Mecelle kuralı

Îcâz-ı kısar yolu ile yapılmış bir îcâzdır. Cümlede az söze çok anlam sığdırılmıştır. Söz “toplumda yerleşik örf ve âdetlerin temel esaslarla çelişmemek şartıyla, yasama ve yargıya dayanak oluşturabileceğine işaret etmektedir.

Sokaktayım, kimsesiz bir sokak ortasında
Yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum (Necip Fazıl)

Her iki mısrada da asıl anlam ilk kelimelerde verilmektedir. Bununla birlikte “sokakta” olma hâli ile “yürüme” hâli kapalı ifadelerdir, açıklanmaya ihtiyaçları vardır. Bu iki kelimeden sonra gelen ifadeler bu anlamları açıklamaktadır. Şairin önce kapalı bir söz söyleyip daha sonra buna açıklık getirmesi (=îzâh ba’de’l-ib-hâm) ise mısralara etkileyicilik kazandırmaktadır. Dolayısıyla her iki mısrada da makbul bir itnâbın olduğu söylenebilir.

Var mı hele söylenilmedik söz
Kalmış mı meğer denilmedik söz (Şeyh Galib)

Beyitte tatvîl türünden bir itnâb vardır. İlk mısra amacı ifade için yeterli olduğu hâlde şair bu mısraı yalnız bırakmamak için olsa gerek aynı anlamda bir mısra daha söylemiştir. Burada ikinci mısraın anlam açısından ilk mısraya bir katkısından söz etmek mümkün değildir.

Ey dil ey dil niye bu rütbede pür-gamsın sen
Gerçi vîrâne isen genc-i mutalsamsın sen (Şeyh Galib)

“Ey gönül! Ey gönül! Niye bu kadar gamla dolusun sen? Gerçi virâne isen de tılsımlı bir definesin sen.” anlamındaki beyitte geçen “Ey dil” ve “sen” sözlerinde anlamı kuvvetlendiren ve şairin içinde bulunduğu ruh hâlini yansıtan ve itnâbı “tat-vîl” şekline koymayan bir söz tekrarı (=tekrîr) vardır.

Âşıkım âşık-ı hayret-zede-i dîdârım
Sûfîyim söft-i beytü’l-harem-i esrârım

Öyle bir âşıkım ey dil ki hemân ma’şûkum
İkimizin arasında beni sanma varım

Esrar Dede

Yukarıdaki mısralarda itnâb vardır. Ancak bu itnâb, sözü değerinden düşürmeyen, hatta onun edebî değerine katkıda bulunan bir itnâbdır. Bu dörtlükte söylenmek istenen şairin, âşık ve sofi olduğudur. “Âşıkım” ve “Sûfîyim”le aslında cümle tamamlanmıştır. Fakat bunlar kapalı ifadelerdir. Bu nedenle şair bu iki hükmü verdikten sonra, nasıl bir “âşık” ve nasıl bir “sûfî” olduğunu açıklamaktadır. Burada it-nâbın bir ifade tekniği olarak cümleye değer kattığı görülmektedir.

Sâz u söze kalmadı evvelki gibi meylümüz
Ya’ni dilden ârzû başdan hevâ eksilmede (Rûhî-i Bağdadî)

Şair ilk mısrada söylediğine ikinci mısrada açıklık getirmektedir. Bu ilâve edilen kısım anlama katkıda bulunmakta, hatta edebî bir dille söylendiği için estetik değer de taşımaktadır. Bundan dolayı bu itnâb, kusur olmayıp makbul bir itnabdır.

Düşdüm belâ-yı aşka hıred-mend-i asr iken
El şimdi benden alduğı pendi bana virür (Fuzûlî)

Beyit, “Zamanın insanlara akıl veren akıllı kişisi ben iken aşk belâsına düştüm. Eller şimdi benden aldığı öğüdü bana veriyor.” anlamındadır. Beyitte anlamla ilgisiz hiçbir sözcük kullanılmadığı için bu ifade “müsâvât” olarak değerlendirilebilir.

Dilâ âşıklar ölmez ölmedi Ferhâd ile
Mecnûn Günün târ idicek gam her biri şebdür diyü yatdı (Emrî)

“Ey gönül! Âşıklar ölmez, Ferhad ile Mecnûn da ölmedi! Onlar gam, gündüzlerini kararttığı için, gece oldu sanıp uykuya daldılar.” anlamındaki bu beyitte “âşıklar ölmez” denildikten sonra bu hüküm “Ferhâd” ve “Mecnûn” gibi örneklerle pekiştirilmiştir. Bu beyitte itnâbın türlerinden “geneli ifade eden sözden sonra özeli ifade eden bir söz söylemek (=zikrü’l-hâss ba’de’1-âmm)” vardır.