Hakikat Nedir?

Hakikat (Gerçek) Nedir?

hakikat
“1- Bir şeyin aslı ve esası, mâhiyeti.
2- Gerçek, doğru, gerçekten, doğrusu.
3- Sadâkat, doğruluk, bağlılık, kadirbilirlik.
4- s. Mecaz karşılığı, esas olarak kullanılan (kelime).
5- ed. Bir kelime neyi anlatmak için konulmuşsa, bu kelimenin o manada kullanılması: ‘el’ kelimesinin, bilinen uzuv mânâsında kullanılması gibi” (Ferit Devellioğlu).

Bir felsefe terimi olarak da düşünceyle nesnesi arasındaki uygunluk ya da düşüncenin gerçekle uyuşması biçiminde tanımlanabilir. Buna göre hakikat, somut ve nesnel olarak varolan anlamındaki gerçek kavramıyla karıştırılmamalıdır.

“Gerçek, varlığın bir özelliğidir, varoluş tarzıdır; ‘hakiki’ ya da ‘hakikat’ ise özne ile nesne arasındaki bir ilişkidir; özne ile nesne arasındaki uygunluktur, bilginin gerçeğe uygunluğudur, yani bilgiye ait bir ilintidir.” (Selahattin Hilav).

Örneklenirse, “Bahçemizde bir ağaç görürüz, bu bir nesnel gerçekliktir; bu ağaç bilincimizde yansır, bahçemizdeki ağaca uygun olarak doğru yansdığı ölçüde hakikattir.” (Orhan Hançerlioğlu).

Felsefenin temel kavramlarından olan hakikat, felsefi düşünüşün gelişim sürecinde düşünürlerin çözmeye çalıştığı ana sorunlardan biri olmuştur. Bilgiye ilişkin oluşu nedeniyle de idealizmle maddeciliğin savaşımı hakikat sorunu çevresinde gelişmiştir. Söz gelimi nesnel-idealist görüşte, insan zihninden bağımsız, kendi başına buyruk, maddi olmayan fikrî (ideal) bir varlık durumuna indirgenen hakikate ahlakî değerler de yakıştırılmış (Platon, Husserl), giderek hakikat fikrî nesnelerin bir özelliği sayılmıştır (Balzano, Hegel). Öznel-idealist görüş ise hakikati öznenin alanına kaydırarak nesnel gerçeklikte ilgisini yok saymakla kalmamış, tersinden yola çıkıp hakikatin nesnel gerçekliği yaratan bilinç içeriklerinin uyumu olduğunu öne sürmüştür (Berkeley,Hume).

Marksizm’e göre hakikat, bilginin bilgi konusuyla tam uygunluğudur.
Bilginin doğruluğunun, yani hakikatin ölçütü de pratiktir. Nesnel gerçekliğin bilinçteki yansısı, gözlem, araştırma, deneme ve uygulama ile sınanıp doğrulanarak hakikate ulaşılır.

Tasavvufta hakikat dinin, başka deyişle şeriatın iç yüzü olarak yorumlanmıştır.

“Şeriat, kulluğu gerekli kılan bir iştir. Hakikat ise, Tanrının besleyiciliğini ve her şeye malik olduğunu görmektir. Şeriat O’na ibadet etmen, hakikat ise, O’ nu görmendir. Şeriat O’nun emrettiği ile kalkıp oturmak, hakikat ise takdir ettiğini, gizlediğini ve açıkladığım görmektir.” (Kuşeyrî, Tasavvufun İlkeleri). Buna göre şeriat zahir olandır (görünendir), hakikatse bâtındır.

Gerçeğe, doğruya ulaşmak için zahirdeki batını, yani görünendeki görünmeyeni görmek gerekir. Mutasavvıflara göre kulun ulaşacağı en yüce mertebe budur.

Şeriattan hakikate giden yol tarikat’tır . Hakikati izleyen durak da marifet’tir.

Mevlânâ, Mesnevi’de bu kavranılan şöyle yorumlar:
“Şeriat bir muma benzer, yol gösterir. Ama ele mum almakla yol alınamadığı gibi ele mum almasan da yol alınmış olamaz. Yola düştün mü şu gidişin tarikattir: dilediğine eriştin mi bu, hakikattir. Bunun için, ‘hakikatler meydana çıkarsa şeriatler bâtıl olur.” demişlerdir (…)

Şeriat bilmektir, tarikat tutmak, hakikatse Allaha ulaşmak, (c. V, Dibace).

Yunus Emre de bu konuda şunları söyler:

Şeri’ile hakikatin vasfını aydam sana
Şeriat bir gemidir hakikat deryasıdır

Şeriat tarikat yoludur varana
Hakikat marifet ondan içeri

Hakikat oldur ki mümin gözgüsüdür onun
Bu mümini görüben sen getürmegil inkâr

Bu inanıştan yola çıkarak hakikate ulaşanlara ehlü’l-hakika, yani hakikat ehli denmiştir. Hakikat erenleri, ehlullah da aynı anlamdadır. Hakikatü’1-hakâyık, hakikat-ı Muhammediye kavramları da bu hakikat anlayışına dayanır ve büyük ölçüde Platonculuğun İslam düşüncesine uydu-rulmasıyla oluşmuştur.

Kelâmcılann hakikat konusundaki düşünceleri de Yunan felsefesinin etkisini taşır. Felsefenin temel sorunu, kelâmın da çözmeye çalıştığı ana sorundur.

Hakâyık-ı eşya (eşyanın, şeylerin hakikatleri) konusunda kelâm, akıl yolunu izlemiş, evrende görülen eşyanın (nesnelerin) gerçek varlığa sahip olup olmadığım akılla çözmeyi denemiştir. Buna göre ilk kelâmcılarda, tasavvufta olduğu gibi bir iç bilgi’den ya da gönül bilgisinden söz edilemez. Kelâmcılara göre hakikate, Kur’an ve hadisle ulaşılabilir. Bütün kanıtlar Kuran’dadır.

Yapılacak olan “Kuran’ın metninden tutarlı bir fikir bütünü çıkarmak, bu kutsal kitapta birbiriyle çelişen yargıları (hükümleri) yorumlayarak uzlaştırmak ve tutarlı bir sistem haline getirmek”tir. (Selahattin Hilav). Başlangıçta felsefî bir etkinlik biçiminde gelişen bu çaba Gazalinin bilginin doğruluğu konusundaki eleştirilerinden sonra mistik bir düşünüşe dönüşmüştür. Gazalî’ye göre duyularımız bizi aldatabilir. Akıl da metafizik konularda kesin doğrulara varamaz. Sonuçta, akılla imam birbirinden ayıran Gazalî, imanı seçer. Hakikat konusunda tasavvufi çözümü benimser.

Osmanlı dönemi Türk edebiyatında, açıklanmaya çalışılan bu hakikat anlayışı egemendir:

Cân ile ten oldu bir hakikat
Birleşti şeriat ü tarikat (Nesimî)

NABİ bakılsa çeşm-i hakikatle âleme
Takdir ile müsalâhadan başkası galat
Sendedir mahzen-i esrar-ı muhabbet sende
Sendedir ma’den-i envar-ı fütuvvet sende
Gizli gizli dahi vardır nice halet sende
Marifet sende hüner sende hakikat sende
Nazar etsen yer ü gök düzah u cennet sende
Arş u kürsi ü melek sendedir elbet sende (Şeyh Galip)

KAYNAKÇA
Selahattin Hilav, 100 Soruda Felsefe El Kitabı, 1970; Abdülbaki Gölpınarlı, 100 Soruda Tasavvuf, 1969; Agâh Sim Levend, İslami Edebiyatın Esasları ve Kaynaklan, TDAY Belleten 1971; Orhan Hançerlioğlu, Felsefe Ansiklopedisi, c. 2, 1977; De Lacy O’leary, İslam Düşüncesi ve Tarihteki Yeri, 1971.

Kaynak: Türk Edebiyatı Tarihi/ Atilla Özkırımlı