Sözlü Edebiyattan Tanzimat Romanına Giderken

Sözlü Edebiyattan Tanzimat Romanına Giderken ‘Anlatı’, ‘Anlatıcı’ ve ‘Aşk Olgusu’nun Dönüşümü

Nuran KEKEÇ/ Bilkent Üniversitesi, Türk Edebiyatı Bölümü Yüksek Lisans Öğrencisi

ÖZ
Tanzimat’la birlikte ortaya çıkan Batılılaşma sendromları, toplumun her katmanında kendini gösterirken edebiyat, bu sendromla başa çıkmada işlevsel bir rol üstlenir. Anlatı’nın sözel düzlemden yazılı anlatıma geçtiği bu dönemde, Tanzimat romanı didaktik oluşuyla ön plana çıkar. Bu bağlamda, oluşum sürecinde teknik açıdan zayıfığına dikkat çekilen roman türüne, daha çok döneminin sosyo-psikolojik yapısına kaynaklık etmesi bakımından değer atfedilir.

Roman türü, halk hikâyeciliğinin gelişim çizgisi dåhilinde ele alındığında ise; teknik zayıfık olarak vurgulanan hususlar, halk hikâyeciliğine özgü birer özellik olarak belirir.

Hikâye anlatıcısının içgüdüsüyle hareket eden roman yazarı, okurundan ziyade “dinleyici”sine hitap etmektedir. Ahmet Mithat Efendi, Şemsedin Sami ve Namık Kemal gibi ilk dönem Tanzimat yazarları birer romancı olarak değil de; “hikâye anlatıcısı” olarak belirirler. Ayrıca ilk dönem romanlarında konu edinilen “aşk”ın da halk hikâye geleneğindeki motiferle anlatıldığı görülmektedir. Tanzimat romanı türsel olarak batılı roman ekolüne dayanırken meselelere bakış açısı ve üstlendiği toplumsal işlev ile halk hikâye anlatı geleneğinin devamında yer alır; gerek anlatıcının tutumu, gerekse ele alınan halk edebiyatı motiferi bunu ispatlar niteliktedir. Bu bağlamda temel sorunun halk hikâyesi geleneğine göre davranan romancının /anlatıcının Batılı roman ölçütlerine göre değerlendirilmesi olduğunu söylemek mümkündür.

Anahtar Kelimeler
Sözlü edebiyat, yazılı edebiyat, anlatıcı, Tanzimat romanı, halk hikâyesi

Romanın doğuşuna kaynaklık eden masal, efsane, halk hikâyesi gibi türlerin, modern Türk edebiyatını da başlattığını söylemek mümkün müdür? Türk edebiyatı üzerinden bakarsak hangi türün romanın oluşumuna daha başat bir şekilde etki ettiğini söyleyebiliriz? Bu gibi sorulardan hareketle halk edebiyatı türlerinin bir araya gelerek romanın oluşum sürecinde yer aldığı ve romanın, her ne kadar Batı kaynaklı bir tür olsa da, Tanzimat yazınında diğer türlerin bir sentezi olarak şekillendiği görülmektedir. Dışarıdan gelen bir tür olan romanın, yerli türlerin çatışması ve bundan doğan uzlaşım sonucunda Türk edebiyatına yerleştiği düşünüldüğünde, türe etki eden asal iç dinamiğin halk hikâyesi olduğu görülecektir.

Bu çalışmanın amacı romanın oluşum sürecinde, halk hikâyesiyle olan ilişkisini ortaya koymak ve buradan hareketle romanın, halk hikâyesine; sözlü kültürün yazılı kültüre dönüşümünü ele almaktır. Eğer romanı, halk hikâyeciliğinin bir sonraki aşaması olarak değerlendirirsek özellikle anlatıcı kimliklerinin bu dönüşüme tanıklık ettiği açıkça görülmektedir. Bu bağlamda, çalışmada halk hikâyesinin tanımına yer verildikten sonra özelliklerine değinilecek ve hikâye anlatıcısının “modern” anlatıcıya dönüşümü ele alınacak; ardından halk hikâyeciliğinin romana dönüşüm süreci, sözlü edebiyatın yazılı edebiyata kaynaklık etmesi açısından değerlendirilecektir.

Bascom Halkbilimi, Sözlü Sanat ve Kültür adlı makalesinde, Folkloru “halkı öğrenmek” olarak tanımlar. Bascom’a göre Folklor, halk edebiyatı olarak adlandırılan ama sözlü sanat olarak tanımlanması daha iyi olan sözlü ifade biçimlerinden başka, halk sanatı, halk işleri, halk gereçleri, halk kıyafetleri, halk gelenekleri, halk inanışları, halk tıbbı, halk yemekleri, halk müziği, halk eğlenceleri vs.yi kapsamaktadır(67). Bu söyleme istinaden halkı öğrenmek için halk hikâyesinin araçsallaştırılması ve hikâyelerin aktarılırken uğradığı değişimin göz önüne alınması sosyolojik bir inceleme için gerekli olabilir. Oysa ki Tanzimat yazınında roman ağırlıklı olarak “halka öğretmek” için ortaya çıkan bir türdür ve onun amacı halka “camiacı normlara göre şekillenen modern” bir düzen verebilmektir. Böylece modern Türk edebiyatında sözlü kültür halkı öğrenmenin, yazılı kültür ise halka öğretmenin peşine düşmüş olur.

Tanzimat’la birlikte yeni bir tür olarak Osmanlı – Türk edebiyatına giren roman, kurmaca hikâyelerin artık yazılı birer metin olarak okuyucuya ulaştırmaktadır. Sözlü kültürün yazılıya dönüşümünün bir habercisi olan bu edebî değişim bazı temel problemler içermektedir: O ana kadar halka hitap eden metinlerin halkın okuması değil de dinlemesi için hazırlanmış oluşu, toplumsal açıdan işlevsel olması yönüyle üzerinde durulan roman türünün ilk etapta amacına ulaşmasını zorlaştırmıştır. Zira bu türsel tanışıklık öncesi halk için hikâye, “birileri” tarafından aktarılan eğlence vasıtası iken, halk artık onu anlamak için okuma gibi bir edimle karşı karşıya kalmışlardır. Gazetelerin kıraathanelerde yüksek sesle okunduğu, hikâyelerin anlatıcının performansıyla değer kazandığı bir toplumda, romanın kabul görmesi için geçmiş anlatı geleneklerinden yararlanması kaçınılmaz bir hâl olarak belirir. Bu bağlamda roman yazarı, hikâye anlatıcının özdeşi ve onun türüne konu ve üslup itibariyle sahip çıkan kişi olarak değer kazanır. Yüzyıllardır kurmacasını aktaran bildiricinin görevi artık Osmanlı’nın geleneksel kültürünü özümsemiş ve toplumsal bir rol üstlenmiş “modern anlatıcı”ya düşer.

Tanzimat yazarları modernleşme ile ortaya çıkan sosyal meselelere değinir; evlilik, esaret, batılılaşma ya da batılılaşamama gibi konular Tanzimat romanının aslında bir çözümsüzlüğün romanı olduğunu ortaya koymaktadır. Köleliği eleştirirken kadını eve hapseden Tanzimat romancısı sorguladığı kavramlarla boğulur ve toplumsal kabul görme endişesi onu halk hikâyecisinin sevecen ve “halktan biri” kimliğine bürünmesini mecbur kılar. Bu bağlamda modern Türk edebiyatın kuruluşunu halk hikâyesinin mecburi evrilmesi olarak okumak ve bu söylemden hareketle Halk hikâyesinin türsel özelliklerine bakıp bu dönüşüme tanıklık etmek mümkündür.

Halk hikâyesi üzerine çalışan isimlerden Pertev Naili Boratav, bu türün destan türünden sonra onun boşluğunu doldurmak üzere ortaya çıktığını ve destanın birçok vasıfarını taşımaya devam ettiğini söylemektedir. Destani geleneğin zayıfamasını, destanın asli karakterini tayin eden sosyal şartların ortadan kalkmasıyla ilişkilendiren Boratav, yeni sosyal şartların halk hikâyeciliğini doğurduğunu vurgu yapar. (135) Buradan hareketle destanı halk hikâyesine dönüştüren dinamiğin, yani dönemin sosyal koşullarının, halk hikâyesini de romana dönüştürdüğü söylenebilir. Sosyal şartların belirleyiciliği ve tarihsel itkiler birleşerek destan- halk hikâyesi- roman türlerinin çizgisel dönüşümüne tanıklık ederler.

Şükrü Elçin Halk Edebiyatına Giriş adlı çalışmasında “modern” ve “halk” hikâyelerinin benzerliklerine dikkati çekerken, bunları farklı dönemlerde aynı amaca hizmet eden türler olarak ele alır; hatta romanı da bu türlere dahil eder: “Türk halk hikâyeleri, zaman seyri ve coğrafya-mekân içinde “efsane, masal, menkabe, destan vb.” mahsüllerle beslenerek, dinî, tarihî, içtimaî hadiselerin potasında iç bünyelerindeki bağlarını muhafaza ederek milletimizin roman ihtiyacını karşılayan eserlerdir.” (444) Görüldüğü üzere Elçin romanın halk hikâyesinin işlevini üstlenen bir tür olarak doğduğuna değinmektedir.

Halk hikâyesinden romana uzanan süreci anlamak için halk hikâyesinin türsel özelliklerine bakmak gerekir. Halk hikâyeleri üzerine çalışmalarıyla tanınan Ali Berat Alptekin hikâyelerini “şekil ve muhteva” açısından ele almaktadır. Çalışmanın bu bölümünde Alptekin’in kitabının Halk Hikâyelerine Genel Bir Bakış başlığından hareketle, hikâyeciliğin şekil ve içerik özelliklerinin romana kaynaklık edişi bağlamında örnekler üzerinden değerlendirilecektir. Şekil özellikleri açısından halk hikâyelerine baktığımızda ilk olarak “nazım- nesir karışımı bir yapıya sahip olduğu” görülmektedir. Masal, efsane, menkabe ve fıkralarda pek görülmeyen bu özellik hikâyenin anlatım kısmında mensur, duygu ve heyecanı ifade eden bölümlerde ise manzum olarak söylenmektedir. Anlatıcı hikâyenin mensur kısmında istediği değişikliği yapabilir; ana hatlarından sapmadan hikâyeyi aktarabilir.

Manzum kısımlara gelince bu serbestlik ortadan kalkar. Bu noktada şiir olduğu gibi verilmek zorundadır. Bu özellikten hareketle Namık Kemal’in İntibah adlı romanını her bölümün başında yer alan manzum parçalarla halk hikâyesinin uzantısı olarak ele alabiliriz.
Literatüre ilk edebî roman (Başlı 260) olarak geçen bu yapıtta her bölümün başında ilgili bölümle metonimik ilişki kurmaya yarayan bir beyit vardır. Genelde roman üzerine çalışan edebiyat tarihçilerinin divan edebiyatı ile ilişki-lendirdiği bu özellik, aslında anlatıcının yorumuyla, halk hikâyecilindeki işleviyle ortaya çıkar.

Geldi sabah- ı rûz-ı civanîye inflâk
Eyyâm-ı ftne erdi belâlar mübare-ği”1

Bu beyit yer aldığı bölümü âdeta tek cümleyle özetler; halk hikâyesindeki vurgusuyla manzum parça, anlatıda duygu ve heyecanın verilmek istenildiği bölümde kullanılmıştır. Romanda anlatıcının mensur kısımlara dair şüphesi hissedilse de tüm manzum kısımlar aynı kesinlik ve coşku ile belirmektedir.

Romanda mensur bölümler hikâyedeki gibi ana izleğe bağlı kalarak anlatıcının arzusuna göre değişmez belki; ama anlatıcının –yani Namık Kemal’in- müdahaleci tavrı ve karakterlere karşı tutumu farklı okumalara zemin hazırlar. Nasıl ki hikâye anlatıcısı her performansta farklı bir yaklaşım sergilerse; romanda da her okur kendi düzleminde farklı çıkarsamada bulunabilir. Aslında bu anlatıcının romana uyguladığı bilinçsiz baskının bir ürünüdür.

Post-modern anlatıdaki çoğulcu okuma fkri, henüz türü kavrayamamış romancının üretiminde kendimi gösterir. Bu bağlamda Kemal kurguladığı kahramana yenik düşmemek için sürekli okura açıklama yapan “güvensiz” anlatıcı konumunda kalacaktır. Çünkü hikâye anlatıcısı tüm özgüveniyle dinleyicisinin karşısındadır ve gerektiğinde müdahale edebilecektir. Ama roman yazarının böyle bir şansı yoktur; o tüm olasılıkları düşünerek okuruna yaklaşması gereken kişidir. Bu yüzden de ilk dönem romanlarının ne gerçek bir romancı ne de gerçek bir anlatıcı olamadığı, bir geçiş döneminde kaldığı açıktır. Anlatıcının yerini romancı alana değin hikâye anlatıcısı değer kaybedecektir.

Benjamin’in “Hikâye Anlatıcısı” başlıklı yazısı hikâye anlatıcının kaybettiği değeri şöyle ifade etmektedir: “Adı size ne kadar tanıdık gelirse gelsin, hikâye anlatıcısının hayatımızda hiçbir hükmü yok çoktan uzaklaştı bizden gittikçe de uzaklaşıyor. (…) Bunun nedenlerinden biri apaçık ortada: Deneyim değer kaybetti. Üstelik daha da kaybedeceğe, dipsiz bir uçuruma düşeceğe benziyor.” (77) Benjamin’in hüzünle bahsettiği anlatıcının performatif kimliğinin kaybı olarak beliriyor. Sözlü ve her üretimde deneyimini katan anlatıcı yazınsal üretimiyle değer kaybediyor. Bu bağlamda Benja-min hikâye anlatısının gerilemesiyle sonuçlanan sürecin ilk belirtisi olarak romanın doğuşunu imlemektedir; romanı bütün diğer düzyazı türlerinden masal ve efsane hatta novelladan ayıran noktanın onun sözlü edebiyattan gelmiyor ya da ona dönmüyor oluşuyla bağdaştırır. (80) Böylece hikâye anlatıcısı ve romancı arasındaki farka da dikkati çeken Ben-jamin romancıyı kendisini deneyimden yoksun bırakan tek başına birey olarak niteler. Hikâye anlatıcısı halktan aldığı deneyimle halka dönerken romancı kendisini tecrit ederek halkın deneyiminden yoksun bir üretiminin yalnızlığına mahkûm olacaktır.

Hikâye anlatıcının canlı ve mükemmel hafızası (Dégh 354) roman an-latıcısıyla işlevini yitirir. Metni üreten, ileten ve her üretimde kendiliğini katan anlatıcılar yerine ilk ve son sözün sahibi mutlak anlatıcının kesinliği belirir. Bu değişmezlik her okumada kendini gösterir; her hikâye performansı yeni bir anlatı parçasıyken romanla anlatıcının yurt edinmesi söz konusu olur. Artık anlatıcının-“yazarın en önemli erdemi hafızası” (355) değildir.

Linda Dégh’in makalesine göre sözel anlatıda mesele kusursuz hikâye anlatıcısı olmaktır; yazılı kültürde ise ki ilk metinlerin büyük bir kısmının kusurlu metinler olduğu göz önüne alındığında anlatılanın inandırıcı ve toplumsal işlevi dolayımıyla ders verici bir kurgu ile üretilmesi gerekmektedir. Sözelde tüketim aşamasında anlatıcı tepkileri rol oynarken romancı öngörülü ve hatta önsezi olarak tepkileri tahmin etmek durumunda kalır. Romancının bu konumu onu içgüdüsel yönlendirmeleri ve pratik bilgisiyle halk hikâyecisinin ardılı olmaya mecbur kılar.

Dégh kusursuz hikâye anlatıcısını repertuarı geniş olan anlatıcı ( 357) olarak niteler. “Halk hikâyesi anlatıcısı bilgisinin tanınmasını elde etmeye çalışmaz ve gözden kaybolur. Eserinin arkasında isimsiz, alçakgönüllü kalır.” Dégh’in bu alıntısından hareketle, halk hikâye anlatıcısının kişiliği hakkında karara varılamadığı bilgisi göz önünde tutulduğunda Tanzimat yazarının ( anlatıcısının) kişiliğini ortaya koymak için her türlü yola başvurduğu görülür. Tanzimat yazarı metinlerinde fkirleriy-le vardır; kusursuz roman yazarı, Tanzimat döneminde toplumsal meseleleri yansıtan ve onlara duyarlılık gösteren kişi olarak belirir. Güzellerin ve çirkinlerin tasvirinin tıpkı masallarda olduğu gibi kalıplaşmış cümlelerle ifade edilmesi halk hikâyesinin şekil özelliklerindedir (Alptekin 13) ve bu tarz zıtlıkların kalıplaşmış ifadelerle yapılması roman türünün ilk örneklerinde fazlasıyla bulunmaktadır. Tanzimat romanında güzeller çok güzel, çirkinler çok çirkin; iyiler çok iyidir ve bunlar klişe ifadelerle aktarılır. Halk hikâyeciliğinde hafızada kalırlığı pekiştirmek için kullanılan bu yöntem, roman için bir alışkanlığın devamı olarak yer alır.

Literatürde uzun süre ilk roman olarak kabul edilen Taaşşuk-ı Tâ’lat ve Fitnat’ta yer alan Tâ’lat’ın tasviri o dönemin genç erkekleri için romanlarda kullanılan bir izlek olarak belirir: “…On sekiz- on dokuz yaşında, yüzünde hâlâ tüy-tüs yok, gayetle güzel, gecelik esvabıyla giyinmiş bir nev-civân oturup başını eline dayatmış ve yastığın üzerinde bir kitap açmış, fakat gözlerini kitaba değil, karşısındaki duvara dikip derin derin düşünmeye bakmış hayran hayran bakakalmıştı.” (1)

Bu bölümdeki efemine tavır ve görünüşün sahibi Tâ’lat, Tanzimat romanının âşık erkek protipini de oluşturmaktadır. Yukarıda değindiğimiz İntibah romanın baş erkek karakteri, Ali Bey de aynı çizginin devamında yer alır. Naifik, iyilik ve güzellikleriyle romanlarda yer alan erkeklerin karşısında, iyi ve kötü kadın karakterler de aynı şekilde kalıp ifadelerle aktarılmaktadır. Jale Parla Babalar ve Oğullar: Tanzimat Romanının Epistemolojik Temelleri adlı kitabında, kadınları iki başlık altında toplayarak adi zevklerin peşindeki kadınları “Lezaiz-i Süfiyye”, masumiyetini teslim ettiği kadınları ise “Ezvak-ı Ulviyye” olarak niteler. Bu sınıfandırma beyaz tenli, sarışın kadınların iyi ve melek huylu; esmer ve her şeyden çok cazibesiyle ortaya çıkan kadınların ise şeytan olarak belirtilir; Tanzimat romanında kadın karakterler bu genellemelerin altında klişe sözlerle anlatılmaktadır.

Sözlü kültürden yazılı edebiyata geçişte diğer bir önemli nokta realist halk hikâyelerinin belirmesiyle ortaya çıkar. Pertev Naili Boratav, bu tür hikâyeleri 19. Yüzyıl meddah hikâyelerinin kitaba geçirilmiş ilk şekilleri olarak kabul etmektedir. (99) Halk hikâyelerine nazaran daha gerçekçi oluşlarıyla beliren bu metinler konu ve anlatı bakımından romanın halk hikâyesine dayanan bir tür olduğunu ortaya koyarlar. Bu bağlamda sözel üretimden yazılı edebiyata geçişte ana malzemenin realist halk hikâyeciliği olduğunu söylenebilir. Temel izleğin genç ve tecrübesiz erkek, kurtarıcı baba (ya da padişah) ve iffetsiz güzel kadının ekseninde dönen bu anlatılarla, modernleşmenin temel sorunlarından olan alafranga aşkın edebî bir mesele olabileceği sonucuna varılır. Tanzimat Fermanı yeni bir sosyal hayatı dayatırken kadının nasıl konumlandırılacağı sorunsalı önce realist halk hikâyesi düzleminde ardından roman üzerinden çözülmeye çalışılır. Erkek karakteri kurtarma motif üzerine kurulu bu son dönem sözlü, ilk dönem yazılı anlatılarda karşımıza çıkan temel sorunun kadının tehlike olarak algılanışını hâlâ değişmemesidir. Tanzimat dönemi erkek karakterleri; Ali Bey, Felatun Bey, Bihruz Bey gibi yitik karakterler “tehlikeli kadın kurbanı”2 olarak realist halk hikâyeciliği geleneğini devam ettirirler. Zaten ilk dönem halk anlatılarında yer alan ftneci kadının varlığı hatırlanınca anlatıcının bakış açısının 15. yüzyıldan itibaren değişmediği ve roman anlatıcının da olumsuz kadın tipine aynı açıdan yaklaştığı görülür. Yine temel motif babasızlığa, sözlü ürünlerden yazılıya geçiş aşamasında ve ilk dönem metinlerinde sıkça rastlanır. Ölen babalar en klişe tabiriyle “melek gibi adam, hiçbir vakit karısına kötü söz söylemeyen ve iman sahibi” (Sami 5) olarak aktarılır.

Alptekin’in değerlendirmesinden içerik özellikleri bağlamında halk hikâyelerine baktığımızda genellikle aşk ve kahramanlık konularının seçildiğini bazen de bu iki konunun birlikte işlendiğini görmekteyiz. (19) ilk roman örneklerine de bu konu paralelliğinde baktığımızda özellikle Halk hikâyesinde görülen âşık olma motiferinden “İlk Görüşte Âşık Olma” (20) Tanzimat yazınında sıklıkla karşımıza çıkar. ilk roman örneklerinden Taaşşuk-ı Tâ’lat ve Fıtnat ve İntibah’taki ana karakterler ilk bakışta birbirine âşık olmuşlardır.

Tâ’lat tanımadığı bir evin penceresinde gördüğü Fıtnat’a ilk görüşte vurulur. Yine Ali Bey, Mehpeyker’i gördüğünde daha önce hiç hissetmediği bir duygu ile sarsılır. Halk hikâyeciliğinde görülen ve romanda da izlerine rastlanan diğer bir motif ise “Aynı Evde Büyüyen Kahramanlar Kardeş Olmadıklarını Öğrenince” âşık olmasıdır. Ahmet Mithat’ın Yeryüzünde Bir Melek adlı romanında aynı evde büyüyen iki çocuk ilk gençlik dönemiyle birbirlerini âşık olurlar ve halk hikâyesi geleneğinde olduğu gibi bin bir güçlükle karşılaşan bu gençlerin aşkları mutlu sonla biter. Bu motifn aile ilişkileri bağlamında çeşitli versiyonlarına da ilk roman örneklerinde rastlanır. Özellikle anne-oğul ve baba-kız arasındaki ilişkiler düzleminde verilen bu yanlış anlaşılmalara örnek olarak Taaşşuk-ı Tâ’lat ve Fıtnat’ta babasıyla evlendirilen Fitnat ya da Ahmet Mithat Efendi’nin Çengi romanında annesine âşık olan evlât verilebilir.

1851 yılında İstanbul’da basılan Vartan Paşa tarafından yazılan Akabi Hikâyesi Ermeni harfiTürkçe bir metin olduğu için Tanzimat yazınında kabul görmez. 1991’de Tietze tarafından yayına hazırlanan baskı ve Tietze’nin ikna edici önsözü ile “ilk modern roman” olarak kabul görmeye başlayan bu metin hem konusu, hem de anlatıcının üslubu ile sözlü hikâyeden yazılı anlatıya geçiş noktasında bulunur. Roman içerdiği siyasi- sosyal arka planın yanı sıra imkânsız aşkı yaşayan iki genci konu edinmektedir. Halk hikâyeciliğinin temel konularından biri olan kavuşamayan aşıkların trajik sonu bu anlatıda ortaya çıkar. Üstelik meselenin mezhep ayrılığı ve dönemin Ermeni cemaatinin sorunları üzerinden ele alınması realist öğeyi artırarak gerçekçi halk hikâyeciliğinden romana geçişi imler. Romanda birbirine kavuşamayan aşıklar Hagop ve Akabi’nin anlatısı kimi kaynaklarda Divan edebiyatı ve Batı edebiyatının etkisi üzerinden okunmaktadır. Tietze önsüzünde bu aşkı dünya edebiyatında sık sık ele alınan Romeo ve Juliet ile ilişkilendirir; Gonca Gökalp ise “Hagop’un tutkulu, fedakar, hassas bir aşık kimliği göstermesi, Divan edebiyatından ve halk edebiyatından gelme özelliklere göre açıklanabilirse de, onun daha çok Fransız usulü bir aşık kimliği taşıdığı”nı bildirir. Divan şiirine yakın bir estetiğe dayandırdığı bu aşkı Batı edebiyatının Ortaçağ dönemi eserlerinde görülen ve dönemin şövalyelik anlayışına göre şekillenen “saraylı aşkı” (courtly lovelamour courtois), seven ve sevilen ilişkisi bakımından ele alır. (189) Ömer Faruk Akün ise acı çeken ve sevgilisine ulaşmak için çaba gösteren aşık konumuna koyduğu Hagop’u Divan gelene-ğindeki aşıkla ilişkilendirir; tek farkın ise bu aşkın faklılığı olduğuna vurgu yapar. Bu ayrılığın aileler ve mezhep çatışması sebebiyle olduğu düşünüldüğünde bu izleğin Kerem ile Aslı hikâyesinde de din ayrılığı üzerinden anlatıldığı bilinmektedir. Aslı’ya kavuşan Kerem’in ona elini bile süremeden aşk ateşiyle yanıp küle dönmesi ve küllerinden Aslı’nın da ölmesi aşıkların kavuşmasını öteki dünyaya bırakmıştır. Aynı şekilde Akabi Hikâyesi’nde aşıkların tam kavuşacakları anda önce Akabi bu kavuşamadan habersiz zehir içer ve Hagop da onun kederinden ölür.

Modern Türk edebiyatının kuruluş dönemine ilişkin yapılan çalışmalara bakıldığında ilk dönem romanlarının batılı metinlerden adapte edildiği; divan geleneğinden beslendiği ve kaçınılmaz olarak da halk hikâyecilinden yararlandığı sonucuna varılmaktadır. Bu genellemeyi yaparken halk hikâyeciliğinin ikincil konuma itilmesi tamamen sözel ve yazılı ürünler olmasıyla ve gerçeklik düzlemlerindeki farkla açıklanabilir. Oysa ki yukarıda da birer geçiş dönemi eseri olarak değinilen Realist Halk Hikâyeleri sözlü ürünlerden yazılı metinlere romandan daha önce geçildiğini ve bunların da halk hikâyesine nazaran daha gerçekçi bir üslupla yazıldığı ve aynı şekilde Tanzimat dönemi konularına değindiği görülmektedir. Özellikle aşk anlatıları ve kadın sorunsalı yaklaşımları bağlamında ortaklıklarıyla beliren bu eserler romanın tür olarak Batı kaynaklı olsa da iç dinamiklerin etkisiyle şekillendiğini gözler önüne sererler. Halk Hikâyeciliğinden gelen alışkanlıkla hareket eden roman anlatıcısı sözel bir ürünü yazılıya dönüştürdüğünün farkında olmaksızın bunu içgüdüleriyle gerçekleştirir. Namık Kemal’in sürekli okurunu uyararak bu kadına (İntibah’ta yer alan Mehpeyker’e) dikkatli ol diyerek okura seslenişi, her fırsatta “Ey kari” bak beni dinlemezsen yanılırsın uyarısıyla okuru dinç tutmaya çalışan Ahmet Mithat Efendi’nin müdahaleleri onların birer romancıdan ziyade “hikâye anlatıcısı” olmalarından kaynaklanmaktadır. Tanzimat yazının temel sorunu aslında halk hikâyesi geleneğine göre davranan romancının Batılı roman ölçütlerine göre değerlendirmesidir.

NOTLAR
1 Gençlik gününün sabahı açıldı, belâların mübareği olan kargaşa günleri geldi. (a.g.e31)
2    V.b.a.

SEÇİLMİŞ KAYNAKÇA
Ahmet Mithat Efendi. Felatun Bey ile Rakım Efendi. Yayına haz. Şerife Baş Çağın. İstanbul: Özgür Yayınları, 2008.
Ahmet Mithat Efendi. Yeryüzünde Bir Melek. Yayına haz. Nuri Sağlam. Ankara: TDK Yayınları, 2000.
Alptekin, Ali Berat. Halk Hikâyelerinin Motif Yapısı. Ankara: Akçağ Yayınları, 1997. Bascom, William. “Halkbilimi, Sözlü Sanat ve Kültür” Halkbiliminde Kuramlar ve Yaklaşımlar
2. Haz. M. Öcal Oğuz ve Selcan Gürçayır. Ankara: Geleneksel Yayınları, 2006. 63-73 Benjamin, Walter. Son Bakışta Aşk. Haz. Nurdan Gürbilek. İstanbul:Metis Yayınları, 1993. Başlı, Şeyda. Osmanlı Romanının İmkanları Üzerine. İstanbul: İletişim Yayınları, 2010. Boratav, Pertev Naili. Halk Hikâyeleri ve Halk Hikâyeciliği. İstanbul: Adam Yayınları, 1988.
Dégh, Linda. “Hikâye Anlatıcılar” Halkbiliminde Kuramlar ve Yaklaşımlar 2. Haz. M. Öcal
Oğuz ve Selcan Gürçayır. Ankara: Geleneksel Yayınları, 2006. 354-375
Dino, Güzin. Türk Romanının Doğuşu. İstanbul: Agora Kitaplığı, 2008.
Finn, Robert P. Türk Romanı (İlk Dönem/ 1872-1900). Çev. Tomris Uyar. Ankara: Bilgi Yayınevi, 1984.
Namık Kemal. İntibah. Yayına haz. Selda Akyol. İstanbul: Özgür Yayınları, 2008.
Oğuz, M. Öcal ve diğer. Der. Türk Halk Edebiyatı El Kitabı. Ankara: Grafker Yayınları, 2004.
Parla, Jale. Babalar ve Oğullar: Tanzimat Romanının Epistemolojik Temelleri. İstanbul: İletişim Yayınları, 2009.
Sami, Şemseddin. Taaşşuk-ı Tâ’lat ve Fıtnat. Ankara: Akçağ Yayınları, 2009.