Şiir Tahlili: Visal-Necip Fazıl Kısakürek

‘’Ben sevgilinin yüzünden bahsediyorum sana; sen bana, vezinden, kafiyeden dem

vuruyorsun.’’8

Bu noktada dış ve iç, zahir ve batın gibi tasavvuf felsefesinin meselesi olan bir konunun şairin şahsında bütün insanlığın meselesi olması gereği vurgulanmakta ve insanın hayatını anlamlandırması yönünde ezberci ve dışa yönelik değil manaya ve içe yönelik olması gerektiği ifade edilmektedir.

‘’Yoksa göz, görüyorum sanmanın öksesi mi? Fezada dipsiz sükût, duyulmazın sesi mi?

Şair, bu mısralarda sorular sormaktadır. Bu soruların daha çok, cevap aramak için değil, düşündürmek için sorulduğu bellidir. Nitekim tecahül-i arifane sanatı yapan şairin, aslında hakikatin farkında olduğu diğer mısralardaki ifadelerden anlaşılmaktadır.

‘’Göz’’, yukarıda da belirtildiği gibi maddi dünyaya ait bir melekedir. ‘’Göz’ün gördüğü, maddi dünyadır. Maddi dünya tasavvufta alem-i hayaldir. Dolayısıyla gözün gördüğü de bir hayalden, bir yanılsamadan başka bir şey değildir. Göz, ‘’görüyorum sanmanın öksesi’’, yani aldatmacasıdır. Sonu olmayan sessizlik ise ‘’duyulmayan alemin sesi’’dir.

‘’Gerçek denilen şey hiç kuşkusuz hakiki gerçek değildir; fakat bunun boş ve dayanıksız bir şey olduğu kanısına da kapılmalıdır. ‘Gerçek’ denilen şey, hakiki Gerçek’in bizzat kendisi olmamakla birlikte onun, hayal düzeyinde, müphem ve belirsiz bir yansıması yani başka bir deyimle Gerçek’in bir remiz, bir sembol aracılığıyla sembolik bir temsilidir. Rüyalardaki gerçek durumu öğrenebilmek için nasıl bu sembolleri yorumluyorsak, gerekli olan da: Gerçek’in hayal düzeyindeki bir yansıması olan ‘gerçek’ dediğimiz nesneyi de benzer şekilde yorumlamamız, daha doğrusu te’vil ederek aslına rücû’ ettirmemizdir.’’9

Bu mısralarda da şair, mutasavvıflara özgü bir düşünce şekli ile, görüleni ve duyulanı bir sembol , bir işaret olarak görmekte ve bu sembolün, bu işaretin neye delalet edebileceği konusunda fikir yürütmekte, yorum yapmakta ve soru sormaktadır. Bir anlamda gördüğünü, ‘’bir ökse, bir aldatmaca’’ olarak, sessizliği ise ‘’duyulmazın sesi’’ olarak te’vil ve tâbir etmektedir.

‘’Rabbim, Rabbim, Yüce Rab, alemlerin Rabbi, sen! Sana yönelsin diye icad eden kalbi, sen!’’

Şair, bu mısralarda Allah’a seslenerek‘’sen alemlerin Rabbi’sin, yücesin’’ ve ‘’sen insanlardaki bu ‘kalb’i, sana yönelsin diye icad ettin’’ demektedir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta ‘’kalb’’ kelimesidir. Necip Fazıl’ın, ‘’Mümin-Kafir’’ adlı eserinin ‘’Kalb’’ başlıklı yazısı, adeta bu mısraların açıklaması ve yorumu gibidir:

‘’Evet, bütün eser ve kazanç, kalb vasıtasıyledir; ve mücerred surî amellerden ve resmî ibadetlerden bir şey beklenmez.

Allah, bize, kendisinden gayri her şeyden kaçmak ve yalnız kendi kuds canibine yönelmek nimetini ihsan buyursun; bütün beşeriyetin Efendisi yüzü suyu hürmetine… Evet, bütün kâr kalb yoluyladır; ve o, Allah’tan gayrisiyle meşgul ve başka şeylere giriftar oldukça haraptır. Sadece dışa bağlı ameller ve ibadetler hiçbir kapıyı açmaz. Allah’ın (masiva-dış alem)ine bağlanmaktan kalbe selamet gelmeli… Ve bunun için, buna taallûk eden iyi amellere

8 Prof. Dr. Şahin Uçar, ‘’Tarih Felsefesi Meseleleri’’, Nehir Yay. İst. 1997, s. 443

9 Toshihiko İzutsu, ‘’İbn Arabi’nin Fusûs’undaki Anahtar Kavramlar’’ Kaknüs Yay. İst. 1999, s. 23 (Çeviren
Ahmed Yüksel Özemre)

7

–ki Şeriat onların kadrosudur- bağlanmak zevk ve teşebbüsü doğmalıdır ki, maksat yerine gelsin… Amelsiz selâmet davası da, bâtıl kalbden gelir.(…)’’10

Dolayısıyla şairin, yukarıdaki mısralarla ifade ettiği gerçek, ‘’kalb’’in yaratılış hikmetinin, yalnızca Allah’a yönelmek ve sadece onunla meşgul olmak olduğudur. Nitekim bir Kudsî Hadis’te de Allah (c.c.) mealen şöyle buyurmaktadır:

‘’Yer ve göğe sığmadım, mü’min kulumun kalbine sığdım’’ (Temyiz, 150; Aclunî, II,

195)11

‘’Senden uzaklık ateş, sana yakınlık ateş! Azap var mı âlemde fikir çilesine eş?’’

Şair’in ‘’sen’’ diye hitap ettiği Allah’tır… Yaratıcı’dan, o büyük sanatkar’dan uzak olmayı şair, ateşin azabı gibi görmekte ve nitelendirmektedir. Yalnızca uzak olmak değil, ona yakınlık da azap vericidir. O, bir anlamda güneş gibidir ve yarattığı mahlukata hayat verir; onu canlı tutar. Mahlukat nasıl ki ‘’güneş’’ten ne çok fazla uzaklaşabilir ve ne de ‘’güneş’’e çok fazla yaklaşabilirse; şair de Allah’a ve onun bilgisine ne çok fazla yaklaşabilmekte ve ne de çok fazla uzaklaşabilmektedir.

Aklın tüm sınırlarını zorlayarak ve onu koparırcasına gererek, bulduğu veya buldum sandığı ya da en doğrusu bulmaya yöneldiği ‘’hakikat bilgisini’’ ve onu bulmak yolunda çektiği ızdırapları ‘’fikir çilesi’’ olarak nitelendiren şair için, dünyada bu çileden daha azap verici, başka hiçbir şey yoktur. Şair’e göre bu fikir çilesi yolunda ve neticesinde, hakikat’e ulaşmak da, hakikat’e yaklaşmak da sonsuz azap verici bir ateş gibidir.

‘’Yaşamak zor, ölmek zor, erişmekse zor mu zor? Çilesiz suratlara tüküresim geliyor!’’

İnsan, herhangi bir şeyi ‘’zor’’ sıfatıyla nitelendirebilmesi için o şeyi tecrübe etmiş olması gerekmektedir. Buradan anlaşılıyor ki şair, hakikate ulaşma yolunda hayatı boyunca sürdürdüğü fikri mücadelesi sonucu, ‘’yaşama’’nın da, ‘’ölme’’nin de, ‘’erişme’’nin de ne denli zor olduğunun idrakine varmıştır.

Bu noktada üç kelime; ‘’yaşamak’’, ‘’ölmek’’ ve ‘’erişmek’’ kelimeleri dikkati çekmekte ve bu kelimelerin, insan beyninde ve hayatında ne dereceye kadar yer işgal ettiği ile ‘’çile’’nin yüze yansıyan tezahürlerinin, doğru orantılı olduğu şairin ifadesinden anlaşılmaktadır. Bu itibarla şair, ‘‘çilesiz suratlar’’ sözüyle, yaşama’nın, ölme’nin, ve erişme’nin fikri buhranlarını yaşamamış, yaşamı boyunca ‘’hayatın anlamı’’na dair bir kez olsun bile bir soru dahi sormamış insanlardan bahsetmekte ve onları hakir görmektedir.

‘’Yaşamanın zorluğu’’ ilk kez bu soruyu sorduğu ve düşündüğü vakit başlar. Ölmenin zorluğu ‘’hayattayken ölebilmek’’tir. ‘’Erişmek’’ ise zordan da zor bir derecelendirmeyle, muhal bir istekten başka bir şey değildir.

‘’Evet, ben, bir kapalı hududu aşıyorum; Ölen ölüyor, bense ölümü yaşıyorum!’’

Necip Fazıl Kısakürek, ‘’Mümin-Kafir’’, b. d. Yayınları, İst 1997, s. 165 Mustafa Kara, ‘’Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi’’, Dergah Yay. İst. 2003, s. 64

8