Rönesans Edebiyatı

Rönesans Edebiyatı Özellikleri, Temsilcileri

Rönesans Edebiyatı: Hümanizmaya koşut olarak sanat ve edebiyatta başlayan uyanış ve yenileşme girişimleri sonucunda ortaya konan tüm ürünlere verilen ad. Başka bir deyişle, hümanizmanın getirdiği “Latin ve Yunan edebiyatlarını örnekseme, bu edebiyatta işlenen duyguları benimseme” anlayışını sürdüren sanatçılara da Rönesansçılar dendi. İnsana inanç, onun varlığını ve özgürlüğünü savunma, kalıplaşmış düşünce ve kavramların kabuğunu kırma Rönesans edebiyatında başat yönelimlerdir. Başka özellikleri de vardır. Bunlardan biri de, halk dilini yazı dili durumuna getirme hedefidir. İtalya’da bunun ilk örneğini veren Dante olmuştur. Dante’nin yapıtları Rönesans düşüncesinin tohumlarını içerir. Bu tohumlar kendisinden sonra gelenlerin yapıtlarında yeşerir. Petrarca (1304-1374) bunlardan biridir. Özellikle halk diliyle yazdığı şiirler bugün de yaşarlığını korumaktadır. Lirik ve insancıl özellikler taşır bu şiirler. Sone biçiminin en iyi uygulayıcılarındandır. Sabahattin Eyuboğlu’nun Petrarca’nın bir sonesinden yaptığı çeviriden bir dörtlük:

Dağılır yele karşı altın saçları
Uçuşurdu bin bir büklüm içinde,
Bir hoş ışık vardı gözlerinde
Pırıl pırıl; sönmüş o zamandan beri.

Boccaccio (1313-1375) da Rönesans’ın en önemli sanatçılarındandır. Dünya edebiyatında küçük hikâye türünün yaratıcısı ve ilk büyük ustasıdır. En önemli yapıtı Decameron’dur. Bir veba salgınından kaçan ve bir villaya sığınan on kişinin anlattığı yüz hikâyeden oluşmuştur bu kitap. Çoğu eski halk masallarından alınmıştır. İçlerinde rahipler, rahibeler, saçları sarıya boyanmış sevgililer, aldatılmış kocalar, aldatan karılar, hizmetçiler, uşaklar gibi değişik insan tipleri vardır. Bunları canlı, eğlenceli bir hava içinde yansıtmış, böylece Ortaçağın dinsel konularını bir yana atarak, doğrudan doğruya insandan söz etmiştir. Boccaccio’dan başka Ludovico Ariosto’nun (1474-1533), Yunan ve Latin geleneklerine bağlı kalarak oluşturduğu Çılgın Orlando, Tasso’nun (1544-1595) Homeros’u taklit ederek yazdığı Kurtarılmış Kudüs adlı yapıtları Rönesans döneminde İtalya’da yazılan, bugün de değerini koruyan yapıtlardandır.

Rönesans döneminin en önemli yapıtı dünya edebiyatının büyük yazarlarından biri olan İspanyol yazarı Cervantes’in (1547-1616) Don Kişot’udur. Çağdaş romanın öncüsü ve temel yapıtaşlarından biridir bu yapıt, insan gerçeğini bütün boyutlarıyla kuşatır. İnsancıl ve evrensel değerler taşır. Aslında şövalyeliğin yergisi düşüncesinden kaynaklanan Don Kişot, gerçekle düşün çatışmasını dile getirir. Yapıtın başkişileri Don Kişot ile ona yürekten bağlı Sancho Panza’dır. Don Kişot gezgin bir şövalye, yarı çılgın, gözünü budaktan sakınmaz bir ülkücüdür; Panza ise gerçekçi, sağduyulu, ayağı toprakta olan biridir. Cervantes bunların gözüyle dünyayı görmeye, yorumlamaya çalışır. Bütün insanın, gerçek insanın bunların birleşmesiyle oluşacağını vurgular. Zengin bir içerik üzerine kurulur roman. Kısaca, şövalyeliğin çöküşünü alaycı bir dille karikatürize ederken düşle gerçeği çarpıştırırken insanlığın destanını yazmıştır Cervantes. Eskimezliği, dünya kitaplıklarında başköşeyi alışı da buradan gelir işte. Bir bilgin bu ölümsüz yapıtı değerlendirirken şöyle der: “İnsan Don Kişot’u hayatında üç kere okumalıdır. Kahkahanın kolayca dudaklara fırlayıp duyguları harekete geçireceği gençlikte, mantığın hâkim olmaya başladığı orta yaşta, her şeye felsefe açısından baktığı ihtiyarlıkta.”

Rönesans akımı başka adlar, başka yapıtlarla da zenginleşir. Fransa da 15. yüzyılda yetişen François Villon, Rönesans şiirinin ilk temsilcileri arasında yer alır. Şiirlerinde çağının havasını yansıtarak alay ve yergiden hüzne, suçtan pişmanlığa sıçrayan karmaşık bir görünüm çizmiştir. Küçük Vasiyetname, Büyük Vasiyetname adlı şiir kitapları bugün de yaşarlığını korumaktadır. Bunlarda insana dönüşün, ona sevgiyle bakışın izlerini görürüz. Orhan Veli’nin dilimize çevirdiği Asılmışların Baladı adlı şiirinden alıntıladığımız şu küçük parça güzel bir örneğidir bunun:

Olmayın bu kadar katı yürekli,
Ey dünyada kalan insan kardeşler;
Allah da sizden razı olur belki
Sizler acırsanız bizlere eğer;
Şurada asılmış üçer beşer;

Kuş sütüyle beslenen şu bedene
Bir bakın, dağılmada günden güne;
Bakın kül olan kemiklerimize
Gülmeyin dostlar, bu hale düşene;
Tanrı’dan mağfiret dileyin bize.

Yunan ve Latin edebiyatlarında gördüğü şiir türlerini ve biçimlerini Fransız edebiyatına sokan Ronsard (1524-1585); Gargantua ve Pantagruel adlı romanlarıyla Rabelais (1490-1533); Denemeler’iyle özgür düşüncenin öncüsü olan Montaigne (1533-1592) de Rönesans döneminin edebiyatta yaratıcılarındandır.

İngiliz edebiyatında da Rönesansçılar arasında yer alan adların başında Utopia adlı yapıtıyla kötülüğün, tutkunun, bencilliğin olmadığı, insanların birbirini severek yaşadığı güzel bir dünyanın özlemini dile getiren Thomas More (1478-1535) gelir. Bilimsel yöntem ve düşünüşün babası sayılan Denemeler adlı yapıtıyla Francis Bacon (1561-1626); Vergilius’tan etkilenerek önceleri çoban şiirleri yazan, sonra zengin görüntüler ve imgelerle donatılmış Peri Kraliçe adlı şiirleriyle çağında özgün bir yer kazanan Edmund Spenser (1552-1599); betimleme ve ruhsal çözümlemelerde büyük başarı gösteren, Kaybolmuş Cennet’le bugün de yaşarlığını koruyan John Milton (1608-1674); döneminin kötülük ve çirkinlikleriyle savaşan, günlük olayları gerçekçi bir tutumla yansıtan, Valpone, Sessiz Kadın, Simyacı adlı yapıtlarıyla güldürü türünde büyük bir başarı gösteren Ben Johnson (15731637) da İngiliz Rönesansçılarındandır.

İngiliz Rönesansçıları arasında William Shakespeare’in (1564-1616) özel bir yeri vardır. O, Ben Johnson’un dediği gibi, bir çağın değil, bütün çağların adamıdır.” Nereden gelir Shakespeare’in, çağların adamı oluşu? Bu soruyu yanıtlamaya çalışanlar, onun insan denilen varlığı aydınlatmasında, olumlu ve olumsuz yönleriyle sergilemesine bağlamışlardır. Oyunlarının çağları aşması, her okunuş ya da seyredilişte yeni bir tat vermesi buradan gelir, insanın bir yönünü derinliğine işlemesi, bunu somutlayan canlı tip ve karakterler çizmesi değerini artıran yönlerdendir. Hamlet’i, Lear’i, Cleopatra’yı, Ophelia’yı, Desdemona’yı, Lady Macbeth’i ister kitaptan, isterse sahneden tanımış olalım bir kez, kolay unutamayız. Bizimle birlikte yaşar giderler onlar.

Hem trajedi, hem de komedi türünde oyunlar yazmıştır Shakespeare. Ağlatı türünde yazdıklarının en ünlüleri: Romeo vejuliet, Hamlet, Macbeth, Othello, Kral Lear, güldürü türünde de: Venedik Taciri, Yanlışlıklar Komedyası, Windsorlu Şen Kadınlardı… Ağlatılarında düşsel öğeler çokluk arka planda kalır. Bunların yerini tarih alır. Olaylar ve eylemler belirler kişilerin karakterini. Güldürülerindeyse düşlemlerle (fantezi) dolu, aydınlık, müzikli bir dünya yaratır. Her iki türde de şiirsellik ağır basar. Hem düzyazı, hem şiir, hem de ikisinin karışımıyla oluşturmuş yapıtlarını Shakespeare. Sözcükler çarpıcı bir biçimde kullanılır. Dolaylı benzetmelere, kişileştirmelere başvurulur. Örneğin, mevki uğruna Macbeth, Kral Duncan’ı öldürmüştür, işlediği suçun ağırlığı altında ezilmektedir. Uykuyu yitirmiştir. Bunu şiirsel bir söylemle Macbeth’in ağzından şöyle belirtir:

-Bir ses duyar gibi oldum:
“Kimseler uyumasın artık! Macbeth uykuyu öldürdü!”
Evet, masum uyku kaygılar yumağını
Çözen uykuyu, her günkü hayatın ölümünü,
Yorgunlukları yıkayan suyu
Yaralı canlıların merhemini,
Yüce tabiatın baş yemeği,
Hayat sofrasının cana can katan nimeti…

Kaynak: Emin Özdemir, Edebiyat Sözlüğü