Âlem Nedir? Edebiyatta Âlem Kavramı

Âlem Nedir? Edebiyatta Âlem Kavramı

âlem: Dünya, yeryüzü. Âlem sözcüğü, İslam felsefesinde, yaratılış olayı ile ilgili bir kavram olarak geçer ve edebiyata da bu açıdan yansır. Bilindiği gibi Platon, fiziksel âlem ile tasarlanan âlem arasındaki ayrım üzerinde duruyordu. Aristo ise üstünde yaşadığımız yeryüzü ile gökler (âlem-i eflâk) arasındaki ayrımın önemli olduğu görüşündeydi. Her iki görüş de ayrı kavramlar üzerinde durmakla birlikte (gök ile yer, dünya ile öteki dünya) birbirinden ayrı iki âlemin var olduğunda, bir yaratıcının gerekliliğinde birleşiyordu. Stoacılar, âlem ile Tanrının özdeş olduğunu ileri sürdüler. Daha sonra gelen Yeni Platoncular da her şey Tanrıya ve iyi ruhlara, başka bir deyişle Tanrı ve ruhlar âlemine bağladılar.

İşte, İslam düşünürlerinin evren üzerine geliştirdikleri düşünceler bu kaynaklardan beslenmiştir. Mademki Tanrı varlıkların en üstünüydü, her şey o’ydu, öyleyse ilk âlem de Tanrıdan başka bir şey olamazdı. Bu noktadan çıkan âlem tasarımlarına, denebilir ki her düşünürde yeni bir ayrıntı eklenmiş ya da yapılan sınıflamalara yeni yorumlar katılmıştır. Örnek olarak Gazalî’nin âlemi üçe ayırdığı (âlemü’l-mülk, âlemü’l-melekût, âlemul-ceberût), bu ayrımın dörde ya da beşe çıkarıldığı, her bölümlemede farklı görüşler öne sürüldüğü gösterilebilir. Ama temeldeki amacın aynı olduğu unutulmamalıdır. Öne sürülen görüşler ne olursa olsun, hepsinin ortak amacı varoluşun ve buna koşut olarak bilginin aşamalarını göstermektir.

Tasavvufta da Yeni Platonculuğa dayanan hazarât-ı hams (beş âlem) düşüncesinin geliştirildiği görülür. Hazarât-ı hams düşüncesi temelde, ayrı yerlerde ayrı birer âlem değil de aynı vücudun çeşitli safhalarını oluşturan ve aşağıya doğru indikçe gerçek vücuttan (vücûd-i hakikiye) oranlı olarak uzaklaşan, birbiriyle bütünleşmiş beş âlem tasarımına dayanıyordu. İşte gerek Divan şiirinde, gerekse tasavvuf! halk şiirinde rastlanan âlemle ilgili kavramlar izlerini taşırlar ve şairlerin düşünce dünyasını oluştururlar.

Yaradılış varsayımının beş basamağı şunlardır:

1. Âlem-i ıtlak: Hazret-i gayb-ı mutlaktır, yani Tanrının künhüdür (özüdür). Onun üstünde başka bir mertebe yoktur. Ayân-ı sabite âlemi de denilen bu basamakta Tanrı, henüz her türlü isimden ve sıfattan azadedir:

Sâlik-i aşkımki seyr-i âlem-i ıtlakta
Ruhtur meş’alkeş’i şehrân-ı kurbiyet bana (Hersekli Arif Hikmet)

2. Âlem-i ceberut: Tanrının görünmeye tenezzül ettiği ilk âlemdir, başka deyişle ukûl (akıllar) ve ervâh (ruhlar) âlemi. Bu basamakta Tanrının sûretleri ilk cevher olarak görünür. Akıl ve ruh denen bu cevher zaman ve mekânla bağlı değildir. Şekilsizdir ve renksizdir. Cisim olmadığı için de doğaldır bu. Ayrıca her ruh ve akıl kendisiyle, kendi kaynağı olan Tanrıyı kavrayabilir. Tanrı bu basamakta ruhlara, “Elestü birabbiküm”, yani “Ben sizin tanrınız değil miyim?” diye sormuştur. Kavramın eş anlamlıları, akl-i evvel, âlem-i vahdet, Hakikat-i Muhammediyye, taayyün-i evvel, tecelli-i evvel, makam-i ev’ednâ vb.’dir.

Kâf u nun hitabı izhâr olmadan
Biz ol kâinatın ibtidâsıyız

Kimseler vâsıl-ı didâr olmadan
Ol Kaabe kavseynin ev’ednâsıyız (Harabî)

——————————–

Zehî mebde’ ki bi-reng-i amâdan eylemiş tasvir
Hezârân çehre-i rengin hezârân dîde-i binâ (Nâbi)

3. Âlem-i melekût ya da âlem-i misâl: Tanrının değişmez, bozulmaz ve bölünmez olan sûret ve biçimlerinin göründüğü âlemdir. Âlem-i evrâkta bulunan her insan, âlem-i ecsâmda (cisimler âleminde) hangi sûrete ve biçime bürünecekse, benzeri bu âlemde görünür hale gelir. Gayb ile şahadeti ayırdığı için bu âleme, âlem-i berzah da denilmiştir. Kavramın eşanlamlıları, âlem-i hayal, taayyün-i sâni, sidretüT-müntehâ, berzâh-ı sugrâ, âlem-i tafdil’dir:

Düşdükte merâyâ-yı misâliyyeye aksi
Sahrâ-yi tehayyülde göründü nice sûret (Sâmî)

4. Âlem-i şahâdet: Tanrının bozulup değişebilen, bölünüp birleşebilen sûret ve biçimlerinin göründüğü âlemdir, içinde bulunduğumuz dünyadır. Sürekli bir oluş-bozuluş içinde bulunduğundan âlem-i kevn-ü fesat da denir. Kavramın eşanlamlıları, âlem-i mülk, âlem-i nâsut, âlem-i hiss, âlem-i anâsır, âlem-i eflâk ü encüm, âlem-i mevâlid’dir:

Beygâh-i âlem-i kevn ü fesat içre Fehim
Gevher-i cânın ziyan etmektir ancak sûdumuz

Bu mertebeden sonra semâvât ü anâsır
Etdise mevâlid ile tertib-i şahâdet (Sâmî)

5. Âlem-i insan-ı kâmil: Önceki dört âlemin hepsini kendinde toplamıştır. Çünkü insan bütün âlemlerin aslı, özetidir:

Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen
Merdüm ü dîde-i ekvân olan âdemsin sen (Şeyh Galip)

Âlem, kâmil olan insan için yaratılmıştır. O, illet-i gaiyye’dir (ereksel neden, Fr. cause finale). Yani aslolan odur, onun dışındaki varlıklar fer’idir (ikinci derecededir). Bu nedenle insan, görünüşte âlem-i asgar (âlem-i sugrâ), yani küçük bir âlem, ama bâtında (gerçekte) âlem-i kübrâ’dır, yani büyük bir âlem’dir. Sünni inanca bağlı düşünürler âlem-i sugrâ kavramı ile insanı kasdederler. Mutasavvıflara göre ise âlem-i sugrâ kâinat, âlem-i kübrâ ise insandır. Mevlânâ bunu şöyle anlatıyor:

Görünüşte o yıldızlar, bizim varlığımıza, sağlığımıza sebeptir ama hakikatte bizim bâtınımız, bizim içyüzümüz, gökyüzünün durmasına, varlığına sebeptir.

Nâbi de söyle özetler bu görüşü:

Âlem-i sugrâyız amma âlem-i kübrâ ile
Kâffe-i mizân-ı hikmette beraber gelmişiz

Bu düşünüşten yola çıkan mutasavvıflar, insanın, nüshâ-i esrâr-i İlâhi olduğunu söylerler. “İnsanın aziz olması gönlü nedeniyledir. Gönül Tanrı’nın Kâbe’sidir, her şeyi orada aramalıdır.” (A. S. Levend). Bu nedenle “Kendisini bilen Tanrısını bilir” sözü mutasavvıf şairlere yol gösterir.

Şu örnekler bu görüşü yeterince yansıtmaktadır:

Gönül Çalab’ın tahtı Çalap gönüle baktı
İki cihan bedbahtı kim gönül yıkarsa

Dürüs kazan ye yedür bir gönül ele getür
Yüz Kâbe’den yiğrekdür bir gönül ziyareti (Yunus Emre)

——————————–

Bahr içinde katreyim bahr oldu hayran bana
Ferş içinde zerreyim arş oldu seyran bana (Niyazi-i Mısrî)

——————————–

Nüsha-i vahdet âdemdir nefha-i kudret bu demdir
Âdemden gayri ademdir gel âdeme er bu deme

Âyine-i hak âdemdir gören görüşen bu demdir
Her nefes ism-i a’zâmdır gel âdeme gir bu deme (Oğlanlar Şeyhi)

——————————–

Bil kendini Allah’ını bilmekse muradın
Kim nefsini ârifse odur ârif-i billah (Lâedri)

Kaynakça:
Türk Edebiyatı Tarihi, Atilla Özkırımlı
Îslamî Edebiyatın Esasları ve Kaynakları, Agâh Sırrı Levend
İslam Ansiklopedisi