Mel’un: Bir Başyapıt-Selim İleri

”Mel’un”: Bir başyapıt

Selim İleri’nin yeni romanı “Mel’un“un başkahramanı Sayru Usman’la, Cahide Sonku’yu, Muhsin Ertuğrul‘u, kardeşlerini boğduran padişahları, Doğu’yu ve Batı’yı; arada kalmış ve taklitçi toplumu anlatıyor…

SİBEL ORAL
“Mel’un”
Selim İleri
Everest Yayınları
ROMAN

Melun-Selim İleri

Melun-Selim İleri

Selim İleri’nin “Mel’un – Bir Us Yarılması” romanını okumaya başladıktan birkaç dakika sonra romanın kahramanı Sayru Usman defterine şöyle yazdı: “Defterimin sayfaları çok güzel. Yukarıdakiler ve şimdi yazdıklarımın dışında defterimin sayfaları bomboş. Yazdıkça hepsinin ırzına geçeceğim.” Yaptı da. Roman boyunca Sayru Usman tam yedi defter doldurdu; içini boşalttı. Cahide Sonku’yu, Muhsin Ertuğrul’u, Nurullah Ataç’ı, Tevfik Fikret’i, Fuad Köprülü’yü, Dante’yi, Abdülhak Hâmid Tarhan’ı, Shakespear’i yazdı… Bu kadar da değil; hiçbir şey yazamadığı zaman kendini Londra’nın sefil mahallerine atan yazarları, tımarhaneler hikaye çıkarıp ‘asrın romancısı’ olanları… Şark’la Garp arasında laf ebeliği yapanları… Riyakarlar, yalancılar, satıcılar, yazıcılar, ruh emenler, hayal kıranlar, tarih satanlar… Resim, edebiyat, tiyatro, sinema ve Osmanlı tarihinden, tarih yazıcılığına, günümüz yayıncılık dünyasının ‘leş’liğinden nasıl da belleksiz bir toplum olduğumuza dair ağır cümleler kurdu. İtiraf ediyorum; yoruldum, durdum, utandım, durup düşündüm. Hal böyle olunca, bana da romanı bitirdikten sonra “Oh olsun bize; hak etmiştik” demek düştü.

Farklı, ağır ve…

Öncelikle belirteyim, “Mel’un”u okuyacak Selim İleri okurları üç şeye hazırlıklı olsun. Birincisi; şimdiye dek okuduğunuz Selim İleri kitaplarından çok farklı bir dil, üslup ve kurguyla karşı karşıyasınız. İkincisi; tarihin dokunulmaz isimlerine dair cesur eleştirilerle karşı karşıya kalacaksınız. Selim İleri’nin kahramanı Sayru Usman sözünü hiç sakınmadan hepsine dokunuyor. Bunlardan en önemlisi ve şimşekleri üstüne çekecek olan da şüphesiz Muhsin Ertuğrul. Üçüncüsü ise; elinizde 581 sayfalık bir başyapıt var.

“Mel’un”un kahramanı kendisi de melun, yani lanetlenmiş olan Sayru Usman. Romanın ve kahramanın adından aslında birazdan başınıza geleceklerin hiç de öyle yenilir yutulur şeyler olmayacağını tahmin edersiniz. Şizofrenik bir vaka olan Sayru Usman’ın memleketten aslında akıl alacağı var. Peki, kim oluyor bu Sayru Usman? Ona ne olmuş da yedi defter boyunca geçmiş sayfaların ırzına? Okurla Sayru Usman arasına girerek büyüyü bozmak istemesem de biraz özetlemeye çalışacağım.

Usman sevgisiz bir baba ve biri Doğu’yu diğeri Batı’yı temsil eden iki anneyle büyür. Yani travmaları ve arada kalmışlığı daha çocuk yaşta başlar. Ruhi çöküntüsünün en önemli nedenlerinden biri de Cahide’ye, yani Cahide Sonku’ya duyduğu o korkunç güzellikteki aşkı, hastalık derecesindeki takıntısıdır. Cahide’nin hayatını mahvettiğini düşündüğü ve Türk tiyatrosuna resmi tiyatro kurup Batı’yı taklit etmekten başka bir şey yapmadığını düşündüğü Muhsin ise Usman’ın diğer önemli bir takıntısıdır. Sayru Usman kendi sözleriyle ‘vicdan çivisi oynamış bir cemiyette’dir. Ona göre Mefistofeles’in Faust’u pençesine düşürüşü gibi, tarih de onun aklıyla ruhunu pençesine düşürmüştür. Yazdıklarını yayın dünyasını yöneten yellozlar ve et kafalı oğlanlar (editörler) beğenmez. Usman’ın dosyaları yayınevlerinin raflarında çürümektedir. Onun ise en çok istediği şey defterlerinin hak ettiği değeri görüp yayımlanmasıdır.

Tarih bir gayya kuyusudur

Romanın belkemiğini oluşturan diğer iki konu ise birbiriyle paralel seyreden tarih yazımı ve geçmişle hesaplaşma. Sayru Usman’ın ‘engin’ tarih bilgisi ve tarih yazımı ile ilgili analizleri ve notları gerçekten okuru şöyle bir duvara yapıştıracak, kitaplığındaki tarih kitaplarına yeniden gömecek güçte. Yalan yanlış, çelişkili, farklı dönemlerde farklı ‘kafalarla’ yapılan tarih yazımından elbette günümüz yayın dünyası da nasibini alıyor. Sultan, cariye, harem ve türlü bayağı kurgularla Migros kitapları mesela… “Tarih bir Gayya kuyusudur. Bizim tarihimiz aynı zamanda bir muamma kuyusudur” diyen Usman, Kanuni Sultan Süleyman’la ilgili de şu cümleleri yazıyor defterine: “Benim Kanunîm başkaydı. Gerçi açıklamaktansa suskun kalmayı tercih ettim ama benim Kanunîm öyle tarihin herkesin göklere çıkardığı, Avrupa’nın ‘Büyük Türk’ü filan değildir. Bir gün tarih notlarımdan oluşma defterim yayımlanınca ortaya dökülecek: Etüdlerim sonucunda Kanunî’nin kırk beş yıl boyunca kanlı iktidar savaşından ötesini görememiş bir padişah olduğunu iddia ediyor ve gözler önüne seriyorum. Onun saltanatı çok karanlık bir saltanattır, rüşvet diz boyu, kızı ve damadı rüşvet tezgâhının başındalar. Kanunsuzluktan kanunsuzluğa sürüklenilmiş. En gözde evlâdını kendine rakip görecek kadar iktidar hırsına kapılıp gitmiş. Nikâhlı cadısıyla birlikte mesut aile tablosu çizerlerken kaç bin ailenin ocağına incir dikiyorlar, darı ekiyorlar…”

Romanı okurken yan hikayeler, sanrılar, gerçekler, tarihi bilgiler ve örnekler birbirine karışıyor gibi dursa da aslında kurgusal olarak muhteşem bir dil işçiliğiyle anlatının doruk noktasında olduğunu söyleyebiliriz. Sonlarına doğru, özellikle yapraklar bölümündeki Osmanlı’daki kardeş idamları, iktidar uğruna birbirini boğduranlar ve Sayru Usman’ın kendisini şehzade Cihangir’e eklemlenmesi romanı tarif edilemez bir doruk noktasına çıkarıyor.

Selim İleri, Sayru Usman’la çok ciddi bir şekilde incelenebilecek bir roman kahramanı yaratmış. Kibiri, hırsı, eleştirdikleri, yargıladıkları gibi de olan ama onlar gibi olmamak için de bir yandan kendi kendini yiyen, kendiyle saç baş bir kavgaya giren bir kahraman. Üzerine tezler yazılacak bir kahraman; memleketin ölüsü Sayru Usman. Ve Mel’un Sayru Usman’ın iyiliği ve naif kötülüğüyle aklı yaran bir roman; bir başyapıt!

Kaynak: Milliyet Sanat