Halk Şiirinin Kökeni

HALK ŞİİRİNİN KÖKENİ

Türk halk şiirinin kökeni konusunda bugüne kadar çeşitli araştırmalar yapılmıştır, Özellikle M. Fuat Köprülü’nün “Türk Edebiyatı’nın Menşe’i” başlıklı incelemesinde, Türk edebiyatının oluşumunu ve gelişimini açıklayabilecek sonuçlar elde edilmiştir.

Köprülü’ye göre Türk şiirinin kökeni, dini törenlerde aranmalıdır. Dini törenlerin uygulayıcısı konumundaki “şaman“, “oyun“, “kam“, “baksı” ve “ozan“lar; sihirbazlık, rakkaslık, müzisyenlik ve hekimlik vasıflarını da bünyelerinde toplayarak toplum içinde saygın bir konuma yükselmişlerdir. Adı geçen bu tipler, toplum hayatında “semâdaki ma’butlara kurban sunmak, ölünün rûhunu yerin dibine göndermek, fenalık, hastalıklar ve ölümler gibi fena cinler tarafından gelen işleri önlemek, hastaları tedavi eylemek, bazı ölülerin ruhlarını semâya yollamak, hatıralarını yaşatmak’ gibi görevlerin her birini yerine getirebilmek için törenler düzenlemişlerdir (Köprülü 1966b: 58). Kamların veya baksıların kendilerinden geçer bir halde ve aynı zamanda müzik eşliğinde okudukları şiirler, Türk halk şiirinin ilk örnekleri olarak kabul edilmektedir.

Not:
Tören: Birtoplulukta, üyelerin belli bir olayı, kişiyi veya değeri ayırt edip sembolleştirmesi, bunların anlam ve öneminin güçlendirilmesi amaçlarıyla düzenlenen hareket dizisi, merasim.

Şaman: Samanlıkta hastaları sağaltma, büyü yapma ve ruhlar âlemiyle irtibata geçebilme gibi olağanüstü yetenekleri olan kişi.

Kam: Eski Türklerde şaman karşılığı olarak kullanılan bir kelime.

Ozan: Eski Oğuzlarda kopuzla destan anlatan ve aynı zamanda bazı şamanlık özellikleri bulunan bir tip.

Bahşi: Olağanüstü güçlere sahip şiir söyleyen ve tedavi yapabilen hekim.

Dini törenlerdeki dua mahiyetindeki şiirleri ilk şiirler olarak kabul ettiğimizde, doğal olarak kam (şaman) veya baksılar da Türk şiirinin ilk şairleri olacaktır. İslâmiyet’in kabulüne kadar, hatta daha sonraki dönemlerde de etkisini sürdüren bu tiplerin toplum içindeki konumlarına daha yakından bakılmalıdır. Bu sayede halk şiirinin oluşumu, aktarımı ve kullanım alanları hakkında da bilgi sahibi olabiliriz. Kam, baksı, ozan gibi adlar verilen ilk şairlerin şiir söylemeden daha önce din adamlığı, büyücülük ve hekimlik gibi başka meziyetleri de vardır. Bu görevleri, kamların veya baksıların üstlenmesinde şüphesiz Türklerin İslâmiyet’ten önceki inanış sistemlerinin etkisi vardır.

Kutsalla kutsal olmayan hayat arasında bir sınırın olduğuna inanan eski Türkler, bu iki dünya arasındaki iletişimi, kam veya baksı gibi çeşitli adlar verdikleri olağanüstü özelliklere sahip tiplerle sağlamışlardır. Şamanlarda olduğu gibi, sıra dışı insanlar olduklarına ve iki dünya arasında istedikleri zaman seyahat edebildiklerine inanılan kamlar, doğal olarak din ve büyü konularında toplumun lideri konumuna gelmişlerdir.

Ölüm ve kurban törenleri başta olmak üzere kutsalla veya kutsal dünyayla alakalı etkinliklerde, hastalıkların sağaltılmasında, olağanüstü güçlerin kontrol altına alınmasında bu tipler ön sıralara geçmişlerdir. Sıradan insanların bilmediklerini bilen ve bu görünen dünyanın dışında diğer dünyanın yollarını tanıyan kamlar veya baksılar, törenlerde mutlaka bir müzik aleti çalmışlardır. Müziğin verdiği ahenkle kendilerinden geçerek ölenlerin ruhlarını diğer âleme gönderdiklerini, hastaların ruhlarını sağalttıklarını söylemişlerdir. Bunları yaparken de müzik eşliğinde ezgili ve bir o kadar da ölçülü şiirler söylemişlerdir. Dini ve büyüsel amaçlarla söylenmiş olsalar da bu şiirler, Türk halk şiirinin ilk örneklerini teşkil etmektedirler.

Sosyal hayatın çeşitlenmesi ve toplumsal işbölümünün gelişmesiyle din adamlığı, şairlik, hekimlik, büyücülük, müzisyenlik vb. gibi çok sayıda mesleği bünyesinde toplamış olan kamlar, baksılar ve ozanlar, yavaş yavaş bu çeşitlilikten sıyrılmaya ve sadece şiir ve müzikle uğraşan tipler haline gelmeye başlamışlardır. Köprülü bu durumu şöyle ifade eder:

“Bilhassa İslâmiyet’in kuvvetle yerleştiği merkezlerde, müşterek İslâm medeniyetinin temsil edici te’siri altında âlimler, mutasavvıflar, şâirler, bakıcılar, müneccimler, efsuncular, mûsıkîşinâslar birbirlerinden tamamıyla ayrılmışlardı; Baksı’ların asırlarca önce tek başlarına gördükleri vazifeler, dağılmış, parçalanmıştı: Hastaları hekimler veya efsûncular tedâvî ediyor, mûsıkî aletlerini mûsıkîşinâslar çalıyor, şiir ve edebiyatla uğraşmak medreselerde Arap ve Acem edebiyat ve bilgilerini edinmiş âlimlere ait bulunuyor, eski baksı ‘la-rın halkın muhayyilesinde efsanevî bir şekil alan kerametleri artık mutasavvıflara isnâd olunuyordu.” (Köprülü 1966b: 65).

Burada şunu da ifade etmeliyiz ki, kam-baksı geleneğindeki mesleki ayrışma, bütün Türk boylarında aynı ölçülerde olmamıştır. Örneğin Kazak ve Kırgızlarda baksı adı verilen tipler, günümüzde bile büyü ve sihirle uğraşırken, Türkmenlerde-ki bagşılar, dutarla şiir söyleyip destan anlatan bir tip halini almışlardır. Uygurlar başta olmak üzere bazı Türk boylarında bahşılar, âlim ve kâtip olarak tanınırlar. Bu bakımdan, ilk şairler olarak nitelendirdiğimiz tiplerin özellikleri Türk kültürünün çeşitli devirlerine ve coğrafyalarına göre farklılık gösterebilmektedir.

Kamlık ve ozanlık geleneklerinin özellikle İslâmiyet sonrasında oluşmuş Dinî-Tasavvufî Halk Şiiri ve Âşık Şiiri gelenekleri ile yakın ilintileri vardır. İki dönem arasındaki şiirlerin şekil ve içerik özelliklerinin yanı sıra şiirleri söyleyen sanatkârların özellikleri ve şiir icra etme tarzları arasında da önemli benzerlikler vardır. Bilindiği gibi şamanlar, meslek icra edebilmek için bazı safhaları başarılı bir şekilde geçmelidir. Bazı şamanlar, şamanlık yeteneğini ve gücünü rüyada alırken bazıları da usta-çırak ilişkisi içinde gelişmiş bir eğitim sürecinde bu gücü elde ederler. Rüya yoluyla şamanlığa geçiş yapanlar, çoğunlukla rüyada ölü bir şamanın ruhunu görür ve onun şamanlığa davetini kabul ederek şaman veya kam olur. Bu şekilde şaman olduğunu veya şamanlık yeteneğini elde ettiğini söyleyen çok sayıda şaman vardır. Bazı şamanlar ise rüyada değil, eğitim yoluyla şaman olurlar. Usta bir şamanın yanında şaman dualarını ve bu duaların icra ediliş şekillerini öğrenen aday, yalnız başına şamanlık yapmaya başlar. Şamanlığa geçişteki rüyalara veya şamanlık eğitimine benzer bir sürece âşık şiirinde de rastlamaktayız. Âşıkların bir kısmı da, şamanlarda olduğu üzere, mesleğe rüyada geçiş yapar. Rüyasında gördüğü bir pir elinden içtiği bade ile âşıklık yeteneğini elde ettiğini söyleyen âşıklar bulunmaktadır. Ayrıca âşıkların büyük bir kısmı şamanlar gibi ciddi bir eğitimin sonunda âşık olmayı başarmıştır.

Burada üzerinde durulması gereken asıl husus, şamanlık ve âşıklık geleneğinde de karşımıza çıkan rüya meselesidir. Genellikle âşıkların icra ettiği halk hikâyelerinde veya âşık tarzı şiirlerde âşıkların kendilerinden geçtikleri, rüyadan uyandıktan sonra şiir söylemeye başladıkları anlatılır. Şaman adayları da sıkıntılı ve zor geçen günlerin ardından rüyalarında şaman ruhlarının davetiyle uyandıklarında şamanlık meziyetleri göstermeye başlarlar. Konuyla ilgili çalışmaları bulunan Umay Günay, Dinî-Tasavvufî Halk Şiiri ve Âşık Şiirinde karşımıza çıkan rüya motifinin İslâmiyet öncesindeki kamlık ve ozanlık geleneklerinden alınma olduğunu söyler, Günay’a göre, kamların ve âşıkların benzer bir rüya ile mesleğe geçiş yapmaları, bu gelenekler arasında sıkı bir ilişkinin olduğunu göstermektedir. Rüyada bazı unsurlar özellikle İslâmiyet’in tesiriyle değişmiş, ancak öz aynı kalmıştır. Bu da Dinî-Tasavvufî Halk Şiiri ve Âşık Şiirinin aslında İslâmiyet öncesinde Türk edebiyatının devamı niteliğinde olduğunu veya İslâmiyet sonrası halk edebiyatının İslâmiyet öncesindeki gelenekten kopuk olmadığını göstermektedir (Günay 1993: 8-19).

Not: Türklerdeki kamlık ve ozanlık geleneklerinin Dinî-Tasavvufî Halk Şiiri ve Âşık Şiirine etkisi hakkında daha fazla bilgi için M. Fuad Köprülü’nün Edebiyat Araştırmaları (Ankara 1966: Türk Tarih Kurumu Yayınları), Abdülkadir İnan’ın Tarihte ve Bugün Şamanizm (Ankara 1986: Türk Tarih Kurumu Yayınları) ile Umay Günay’ın Türkiye’de Âşık Tarzı Şiir Geleneği ve Rüya Motifi (Ankara 1993: Akçağ Yayınları) adlı çalışmalarına bakabilirsiniz.

Ayrıca bakınız-> Halk Şiiri ve Törenler

Kaynak: Yrd.Doç.Dr. Halil İbrahim ŞAHİN, Türk Halk Şiiri