Gülseli İnal Kimdir?

Gülseli İnal Kimdir? Hayatı, Edebi Kişiliği, Eserleri

Gülseli İnal

Gülseli İnal, 17 Mayıs 1947 tarihinde İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Felsefe-Sosyoloji Bölümü’nü bitirdi. Genç yaşta evlendi, iki çocuğu oldu. 1991’de eşinden ayrıldı.

1981’de Mehmet Fuat, Yazko Edebiyat’ta ilk şiirini yayınladı.

Varlık, Gösteri, Yazko Edebiyat, Sombahar, Somut ve diğer dergilerde şiir ve denemeleri yayınlanmaya başladı.

1985’te ilk kitabı Sulara Gönüllü Çağrı, Burhan Uygur’un şiirler için yaptığı desenlerle birlikte yayınlandı. 1988’de Dolunay, Şahin Kaygun tarafından filme alındı. Film birçok ödülü kazandı.

Gülseli İNAL’ın Eserleri

Şiir:

  • Sulara Gönüllü Çağrı (1985)
  • Lale Sesiydiler ve Yoktular (1987)
  • Letoon (1989)
  • Dans Natura (1991)
  • Sif ve Gula (1992)

Gülseli İnal’ın Şiirlerinden Örnekler

SEYYAH

‘Hiçbir yere gidiyorum, hiçbir yerden geliyorum süsen
batağına saplanıyor gözüm, çamurlu ok bölüyor seyrediyorum.’

Saçlarının fırtınasında bilinen düş çemberinde
kızıl çatıların sahibesiydi, deniz diliyle
unutulmuş bir deniz bitkisini dikiyordu ön bahçeye
ısırgan otu pelesenk yırttı geçti ateş koluyla
gece gömüldü… bütün sahiplerin sultanı bir bebeğin
gizil dilini kullandı hep, iki su ayracında
aramızdaki nehir sesimizi gömdü hep
kil taşlarla, öte tabut kendini reddediyordu
ve mezar çekiyordu…
Gece kuşu göğsümdeki gece kuşu
göğüs kafesimde mavi göl düşüyle
köle isteminde, dudak bin kez yaraya dokundu
kubbenin ve tanımsızdan, uyuklayan İbliskız’dan
özgürlük sarkacına, bir o yana bir bu yana
ırmakla ve denizle ve zamanla ve suyla ateşle
yaseminle tunçla ve…
…yine dizlerim toprak düzeyde
düştüm
hayatın önüne…
bir kartalla gizli…

Bebek soyumuzdan bilgiç aynalara
gözleniyordum ve gözleniyordum
tutsaktım ve tutsaktım
bırakıldığım yerde
o cevher kuyusunda, karanlığın kollarına vermiştim kendimi

ve yine
şafak şafak şafak
gizil kartalın sonuyla…

bir daire çiziyordu ve bekliyordu, bu yüzden her şey
yeryüzü, suları besliyordu
ince titrek özenilen kadından
iki ayrı safir kanat çıkıyordu…
(hazırlanabilirdim bu kanatları kesmeye ve tüy
bilezik yerine
uzayın çiçeği)
siyahi kuzgun bakışlarını armağan ediyordu
tanıdık bir düş, ancak yabancı parmaklarımızda
yabancı gülle…
ayraç siz miydiniz!
diye soruyordu kızıl çatıların kadını, ayraç, ayraç…
o pek besili zambak, cici kuş
o pek acı suyun tadı dilimde…
düşle beslenmiş ağaç
bu kez düş sizi bırakıyordu

Yalnızca ırmağın taşlarına takıldı uzun saçlarım
ah uzun saçlarım benim
yalnızca gömütteki yıldızla eş
yeşildi dünya
işte o kadar yetiyordu ve biliyordu ayraç yıldız
ve yıldız
tabutuna çekiliyordu…

GÜZ SÖYLENCELERİ

Nedir bu yüzyıldır karanlık bakışlarını görürüm ayın
başımı çevirip duyarım kokusunu bir güz günü korkulu
sabahın
serinliğini taşır derin duyguların
pınar tadında duru çimen kokan
yaşlı ağaçlarda salınır gizemli ışınları
Omega’nın
Nedir bu onulmaz bir yara gibi yüzün
bırakırım artık ne olursa olsun
köprülerin orada
çökmüş toprak mı
yoksa yiten deniz mi içimizde uğuldayan

ağzın mayıs ağzı
Kuşkundur gövden, ama
bir zamanlar gülde gözükmüştü tanrı
nice güller böyle gövdenden yaprak dökerken

Nedir bu kuşkun kısır toprak
üstünde binbir dansı onaylamayan rüzgar
uçup giden yaz içindir
dokunmayın ayın tenine
yanar parmak uçlarınız, teniniz sonra
nedir bu yüzün uzak yaşam taraçalarında

CHÖD RAKSLARI

II

Öyle uzak ki yeryüzü ışıklı tabandan püsküren tuhaf
asmalarla
birlikte bir gece hükmü
yaban hayvan çığlıklarıyla doluyordu
ve
hava toprak
suyun çağıran gövdesi neyse
gecenin meşalesi oydu, insanın nefesi neyse
bir devin istediği oydu
büyük rüya parçalanışlarla girerdi yaşama
hep tek tük
işaretlerle bazen yükseklere tırmanmaktan
kendi armasını bırakır da karanlığı
yine tek yine eşsiz olma
aldanıştı
yeniden başka bir oyukta
başka bir biçimde başlayan

narin iplerle kurulmuş yaşam
köprüsünde
tenin ulu acısı en anlaşılmaz bilgisiydi