Hasan Hüseyin Korkmazgil

Hasan Hüseyin Korkmazgil Kimdir? Hayatı, Edebi Kişiliği, Eserleri

Hasan Hüseyin Korkmazgil (d. Sivas, Gürün, 1927 – ö. 26 Şubat 1984, Ankara) Gazeteci, Şair, Yazar.

Hasan Hüseyin Korkmazgil

Hasan Hüseyin Korkmazgil, 1927 yılında Sivas-Gürün’de doğdu. Bir demiryolu işçisinin çocuğuydu. Güzel bir doğal çevrede, ama yoksulluk içinde büyüdü. 1939’da Gürün Cumhuriyet İlkokulu’nu bitirdi. Öğrenimine devam etme olanağı yok gibiydi. Üç yıl sonra, 1942’de, parasız yatılı sınavını kazanınca, Niğde Ortaokulu’na yazıldı, 1945’te Adana Erkek Lisesi’ne geçti. Öğretmen olmak için gene sınavla girdiği Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Edebiyat Bölümü’nü 1950’de bitirdi.

Maraş’ın Göksün ilçesinde öğretmenliğe başladıktan bir süre sonra, 1951’de, Türk Ceza Yasası’nın 142. maddesine aykırı eylemde bulunmak savıyla tutuklanarak 3 yıl ceza yedi. Öğretmenlikten uzaklaştırıldı. Cezaevinden çıktığı 1954’ten 1960’a kadar tabelacılık, ressamlık, dilekçecilik, tarım işçiliği gibi işler yaptı.

1960’ta Ankara’ya gelerek “Akis” dergisinde çalışmaya başladı. Hüseyin Korkmazgil adıyla dergilerde gülmece (mizah) öyküleri yayımladı. 1968-1970 yıllarında “Forum” dergisini, 1972-1973 yıllarında “Toplum” dergisini yönetti. 1973’te Almanya’ya, 1974’te Irak’a gidip geldi. 1960 sonrasında yayımlamaya başladığı şiirleri, yazıları, kitapları için, aklanmayla sonuçlanan pek çok dava açıldı. 1964 Yeditepe Şiir Armağanı’nı, 1970 TRT Sanat Ödülleri Yarışması Başarı Ödülü’nü, 1981 Toprak Şiir Ödülü’nü, 1981 Nevzat Üstün Şiir Ödülü’nü kazandı. 26 Şubat 1984’te Ankara’da öldü.

Yoksul halk çocuklarının arasından çıkan bir kişi oluşuyla övünürdü. Şairliği Ankara’ya gelince başlamış değildi. Yaşamını anlattığı yazılarında, beş yaşından beri şiirle uğraştığını belirterek ilkokulun sonlarına doğru Kerem gibi, Pir Sultan gibi şiirler söylediğinden söz ederdi. Ortaokulda, lisede, aruzu, heceyi, özgür koşuğu denemiş, her üçünde de başarılı olmuştu. Sonunda içinden taşan coşkuya en uygunu olarak özgür koşuğu seçmişti. Liseyi bitirirken, 1948’de, çantasında yayımlanmamış pek çok şiiri vardı. 1950’lerdeki siyasal koşullar bunları yayımlamasına olanak vermemişti. 1960’larda Ankara’ya gelip yayın olanağı bulunca, güncel olayları da izleyen, sürekli yankı veren, işçilerin, köylülerin sorunlarını savunan, sözünü sakınmaz bir şair olarak özel bir önem kazanmıştı.

1970’e kadarki şiirini Asım Bezirci, On Şair On Şiir’de. (1971) değerlendirirken, Mehmet Aydın, Hasan Hüseyin Korkmazgil (1987) adıyla hayatı ve sanatını ele alan bir inceleme kitabını, İsmail Gençtürk ise Hasan Hüseyin Derler Adına (1991) adlı anı kitabını yayımladı. Eşi Azime Korkmazgil, Gök Mavisi Bir Türkü, Ozan Hasan Hüseyin’in Yaşam Öyküsüne Bir Yaklaşım Denemesi (1. kitap, 1995) ve Gökmavisi Bir Türkü, Ozan Hasan Hüseyin (2. kitap, 2003) adıyla iki kitapta onu ve onunla ilgili anılarını anlattı.

Hasan Hüseyin Korkmazgil

Hasan Hüseyin Korkmazgil’in Eserleri:

ŞİİR:

  • Kavel (1964)
  • Temmuz Bildirisi (1965)
  • Kızılırmak (1966)
  • Kızıl Kuğu (1971)
  • Ağlasun Ayşafağı (1972)
  • Oğlak (1972)
  • Acıyı Bal Eyledik (1973)
  • Kelepçemin Karasında Bir Ak Güvercin (1974)
  • Koçero Vatan Şairi (1976)
  • Haziran’da Ölmek Zor (1977)
  • Acılara Tutunmak (1981)
  • Filizkıran Fırtınası (1981)
  • Işıklarla Oynamayın (1982)
  • Kandan Kına Yakılmaz (ö.s. 1985)
  • Tohumlar Tuz İçinde (ö.s. 1988)

MİZAH:

  • Öhhöö! (1964)
  • Made in Türkey (1970)
  • Bıyıklar Konuşuyor (1971)

GEZİ NOTLARI:

  • Bağdat Basra Yollarında (1971)

ÖDÜLLERİ

  • 1964 Yeditepe Şiir Armağanı (Kavel ile)
  • 1970 TRT Sanat Başarı Ödülü (Kızılkuğu ile)
  • 1981 Toprak ve Nevzat Üstün şiir ödülleri (Filizkıran Fırtınası ile)

Video: Kendi Sesinden Hayatı

Hasan Hüseyin Korkmazgil’in Şiirlerinden Örnekler

ACIYI BAL EYLEDİK

«pir sultan ölür dirilir»

bak şu bebelerin güzelliğine
kaşı destan
gözü destan
elleri kan içinde

kör olasın demiyorum
kör olma da
gör beni

damda birlikte yatmışız
öküzü hoşça tutmuşuz
koyun değil şu dağlarda
san kendimizi gütmüşüz
hor baktık mı karıncaya
kırdık mı kanadını serçenin
vurduk mu karacanın yavrulusunu
ya nasıl kıyarız insana

sen olmasan öldürmek ne
çürümek ne zindanlarda
özlem ne ayrılık ne
yokluk ne yoksulluk ne
ilenmek ne dilenmek ne
işsiz güçsüz dolanmak ne
gün gün ile barışmalı
kardeş kardeş duruşmalı
koklaşmalı söyleşmeli
korka korka yaşamak ne

kahrolasın demiyorum
kahrolma da
gör beni

kanadık toprak olduk
çekildik bayrak olduk
döküldük yaprak olduk
geldik bugüne

ekmeği bol eyledik
acıyı bal eyledik
sıratı yol eyledik
geldik bugüne

ekilir ekin geliriz
ezilir un geliriz
bir gider bin geliriz
beni vurmak kurtuluş mu

kör olasın demiyorum
kör olma da
gör beni

HAZİRANDA ÖLMEK ZOR

Gece leylak ve tomurcuk kokuyor
Yaralı bir şahin olmuş yüreğim
Uy anam anam, Haziranda ölmek zor
Çalışmışım onbeş saat
Tükenmişim onbeş saat
Yorulmuşum, acıkmışım, uykusamışım
Anama sövmüş patron
Sıkmışım dişlerimi
Islıkla söylemişim umutlarımı
Sıcak bir ev özlemişim
Sıcak bir yemek
Sıcacık bir yatakta unutturan öpücükler
Çıkmışım bir dalgadan, vurmuşum sokaklara
Sokakta tank paleti
Sokakta düdük sesi
Sarı sarı yapraklarla dallarda
İnsan iskeletleri

Gece leylak ve tomurcuk kokuyor
‘Uyarına gelirse tepemde bir de çınar’ demiştin yıllar önce
Demek ki on yıl sonra
Demek ki sabah sabah
Demek ki manda gözü
Demek ki Şile bezi
Bir de memedin yüzü
Bir de saman sarısı
Bir de özlem kırmızısı
Demek ki göçtü usta
Kaldı yürek sızısı
Yıllar var ter içinde taşıdım ben bu yükü
Bıraktım acının alkışlarına
Üç Haziran altmışüçü
Bir kırmızı gül dalı eğilmiş üstüne
Bir kırmızı gül dalı şimdi uzakta
Okşar yanan alnını Nazım Ustanın
Bir kırmızı gül dalı eğilmiş üstüne
Bir kırmızı gül dalı şimdi uzakta
Yatıyor oralarda
Bir eski gömütlükte
Yatıyor usta

Gece leylak ve tomurcuk kokuyor

Geçsem de gölgesinden tankların tomsonların
Şuramda bir kuş ötüyor.
Haziran da ölmek zor.

ACITAN GERÇEK

canım oğlum
güzel yavrum
gözümün ışıltısı
ölümden
ölmekten
değil korkumuz

dalda yaprak
açar bir gün
güler bir gün
solar bir gün
savrulur
karışır toprağa toz olur gider

bunlar kırlangıç yavrum
güneyli güzellerimiz
gelirler bir gün bir fırtınayla
yazarlar mavimizi pırıltılarla
doldururlar mavimizi güneşli çığlıklarla
harmanlayıp yavruları ağustos kapısında
karalayıp mavimizi çılgınca
bir gün birdenbire bir fırtınayla
çekip giderler
karalanmış mavi kalır yukarda
çatılarda yuvalar
üşür bir gün
tozar bir gün
dağılır
karışır toprağa toz olur gider

ölümden
ölmekten
değil korkumuz
yaprak düşer
çiçek solar
soğur elbet yuvalar
taa eskiden
çok eskiden
binlerce yıldanberi
kırlangılar gibi savrulur günlerimiz
ve kimbilir
nerde
nasıl
ne biçim
çıkar bir gün karşımıza sonumuz

ölümden
ölmekten
değil korkumuz
daha güzel bir dünya
YAŞANILIR BİR VATAN
diye başlarken şarkımıza
vurulup kahpe tuzaklarda bir geyik gibi
düşmek boyluboyunca
cepte vergi makbuzumuz

bundan işte korkumuz
canım oğlum
güzel yavrum
gözümün ışıltısı
bundan kaygumuz!

BENDEN BİLMEYİN

istanbul’da bir fabrika
fabrikayı ben koymadım oraya
ben diyorum ki size
istanbul’da bir fabrika

fabrikayı işçiler çalıştırır
işçileri bir milyoner
ben diyorum ki size
fabrikayı işçiler çalıştırır

grev gittikçe büyüyor
grevi ben istemiyorum
ben diyorum ki size
grev gittikçe büyüyor

bini boşaldıkça biri doluyor
binini ben boşaltmıyoum
ben diyorum ki size
bini boşaldıkça biri doluyor

bu düzen beyler düzeni
bu düzeni ben yapmadım
ben diyorum ki size
bu düzen beyler düzeni

ortalık gitgide karışıyor
ortalığı karıştıran ben değilim
ben diyorum ki size
ortalık gitgide karışıyor

birgün kıyamet koparsa
kıyamet kopsun istemiyorum
ben diyorum ki size
birgün kıyamet koparsa

gençler kuytularda öpüşüyorlar
marulun vakti geçti
şimdi karpuzlar kızaracak
ardından fındık fıstık
ardından ayva
ayvayı sarartan ben değilim
ben diyorum ki size
gençler kuytularda öpüşüyorlar
ayvanın vakti

IŞIKLARLA OYNAMAYIN

başımı döndürüp bakamıyorum
nasıl kaldı gerilerde onca yıl

karanlık bir gömütlüğü düşte geçmiş gibiyim
tatmadığım bir içkiyi bir akşam
afrikasal bir törende içmiş gibiyim
birdenbire kan yağmurlu bir bulut
birdenbire kan kokulu bir duman
şaşkınlıktan gemileri yakmış gibiyim

ışıklarla oynamayın / dedim ben size
yararı yok karanlıkta sürek avının
dedim ben size
yanlış kalemlere kayar elleri yazıcıların
tutanaklar yanlış yazar
dedim ben size

karanlığı az kullanın / kirliler kokar birgün
birgün yanar bu ışıklar sırıtır suratlarınız
kirlilere sığınmayın / dedim ben size
yararı yok oynaşmanın törensel aklıklarda
kaçın kaçabilirseniz uzak sulara
ışıklarla oynamayın / dedim ben size

MASAL KOKUSU

Ben bu kapıları bir bir açarım açmasına ama kırarım
Şehzadelerle gitti ölü devin altın anahtarları
Masallara dönük yüzlerinizde o hiç eksilmeyen kaygu
O donuk maviliği masal cennetlerinin
Bırakın işte gözleriniz alın işte yumruklarınız
ama siz aptalsınız aptalsınız
Birgün masallaşırsam görün işte cüceliğimi
Aktıkca büyüyen sulardı benim şarkılarda aradıklarım
Ben bu kapıları bir bir kırarım kırmasına ama siz korkaksınız
Daha çocuk bile değilsiniz siz
Devler çizersiniz altın sarayların kapılarına
sonra durup ağlarsınız ağlarsınız
Bu kan sizin kanınız , evet ama ya siz kimsiniz
Neden böyle yorgunsunuz neden böyle aldatılmış
Alıcıkuşlar döner ürpertili etlerınize
Mumyaların gölgesinde piramitler dikersiniz
Atı otu iti eti bırakıp gerçek saraylarda
sürülerle kaçarsınız kaçarsınız
Aktıkça büyüyen sulardı benim şarkılarda aradıklarım

ORANLAMA

Bir sen eksiktin sarıyıldız hoşgeldin
Geç bakalım karşıma benimle içer misin
Ağlar mısın içince burnuna çeker misin
Gözyaşların yakabilir mi dudaklarımı
Ama neden titriyorsun öyle sarıyıldız

Bak ben su taşıyorum ince elekle
İğne deliğinden dünyayı geçiriyorum
Bak ben aklıma uyup sarıyıldız
Durmadan aklımı şaşırıyorum
Sen beni kaçıncı binden tanıyorsun ki

Hadi bana çelik mavisi bir gece getir
Hadi dostlukları tek tek koparıp getir
Alnımdan öp beni e mi, yitik sıcaklığımı getir
Gençliğimi çılgınlığımı deli günlerimi getir
Ne o sarıyıldız sen de mi ağlıyorsun

BULVAR İTİ

ne zaman sevmek desem bir tedirgin bulvar iti gecede
biraz müzik biraz içki ve çok çok resim
kim sarmalar bu bebeği
kimler taşır bu ölüyü belirsizliğe
nerelerde kalır gözüm/nerelerden döner sesim
bu ne biçiim hayvan ki bu/beslenir acılardan
tohum atar kuşaklara kan göllerinde
bu ne biçim oyun ki bu/gizlenir gölgesine gerçeğin
mutluluklar aranır ateş çemberlerinde

bir umarsız bulvar iti vitrin ışıklarında
anladım ki birdenbire/kopmuşum toprağımdan
kopmuşum masallara süt emziren akşamlarımdan
köklerim orda sızlar/yapraklarım bulvarda
resim diye duvarlarda müzik diye ıslıklarda
o çıldırtan deniz orda/balıklar tablalarda
özlemek orda kalmış özlemi sevmek burda
ferhat’sa mendil açmış dileniyor güvenparkta

taradım bütün sözlükleri aşka yer yoktu
bir kaygulu bulvar iti karanlık çıkmazlarda
koşuyordu masallarda/koşuyordu imgelerde
başka yer yoktu
başımdaki ağrı sendin sesimdeki kuşku sen
ne düşünsem dört boyuttu ne ağrısam dört boyut
kopmak belki bir ülkeydi tutkular eski zindan
heerkes kendi bukağısının tutkulu demircisi

bu evleri bizmi yaptık bu yolları bizmi çizdik
ölümlerden bizmi kaçtık bizmi düştük ölümlere
senleştirip giriyorum koynuna gecelerin
senleştirip açıyorum gözlerimi sabaha
bir şey eksik biliyorum bir şey artık sen değil
şafak diye söken sendin sendin gülen penceremde
çayımdaki bahçe sendin içkimdeki bulut sen
içimdeki kuş sürüsü çabamdaki arılardınnere gitsem karşımdaydın ama sen yoktun
sen sahi niçin yoktun

senleştirip biniyordum külüstür taşıtlara
senleştirip okşuyordum osmanlı sokakları
kan bulaşmış caddeleri ölülerli alanları
tepelenmiş çiçekleri kanatılmış mavileri
senleştirip seviyordum bütün çirkinlikleri
telefonlar sensin diye koşturuyordum
kanıyordum
sensin diye karanlık çağrılara
susuyordum senleştirip kahpelikleri
nere gitseem karşımdaydın ama sen yoktun
sen sahi niçin yoktun

duruyordum seni sanıp yangın çığlıklarına
yaşaamak belki buydu belki de öbür yüzü
unutmaktı belki güzel aramaktı belki sevmek
belkideki varsıllıktı kesindeeki yoksulluktu
yitirmek buydu belki yakalamak belki bu
bu kafesi biz süsledik biz aldandık bu süslere
içimdeki sızı sendin yüzümdeki merak sen
gitmelerden beklediğim kalmalardan korktuğum
nere gitsem karşımdaydın ama sen yoktun
sen sahi niçin yoktun

ikibulvar itiyiz biz reklere dolaşmışız
ağzımızda ölüm tadı tüylerimiz kanlı çamur
ikimiz iki yandan bir koca yanlızlığı
bir amansız şaşkınlığı ikimiz iki yandan
dolaştırıp duruyoruz eski zamanlar gibi
müzelik bir inanmanın ören kapılarında

anlamamak elde değil anlamaksa soykırım
uçup uçup düşmek kalır inanmaklardan
kelebekler konuyor yaşlı salyongozlara
ölülerin gölgesinde diriler güneşleniyor
yakın artık gemileri köprüleri atın artık
kim ne derse desin vazgeçin onarımdan

ne seçilen renklerdeyiz ne gidilen yerlerde
danışıklı gözyaşları yapmacık mutluluklar
soykırımsaal bir çoğalma solucanımsı bir eşleme
bir yanımız doğum evi bir yanımız hiroşima
iki bulvar itiyiz biz koşulların kölesiyiz
zincir sesi duydukça sızlar bileklerimiz

bir kenti tanır gibi tanıdım seni ancak
eetine değdi etim/otuzaltı onda yedi/çok değil
elini buldu elim/otuzaltı onda yedi/çok değil
öptüm seni/otuzaltı onda yedi/dudaklarından
bir kenti yaşar gibi yaşadım seni ancak
yaşamadım kendimi

ellerin ellerimdeydi ellerin yoktu
gözlerin gözlerimdeydi gözlerin yoktu
iki portre gibi yanyanaydık albümde
uykunda sevmiştin haberin yoktu
bir kaçağı tanır ggibi tanıdım seni ancak
tanımadım kendimi

şarkılarda buldum seni yitirdim
yılgılarda buldum seni yitirdim
resimler bir türlü konuşmuyordu
fotoğraflar kaçıyordu ben yaklaştıkça
bir yalanı anlar ggibi anladım seni ancak
anlamadım kendimi

evin de mi yoktu senin sokağındamı
adresini silip silip yazıyorlardı
düşlerin türkçe miydi hotantoca mı
çincee mi arıyordun eskimoca mı
herkesste mi arıyordun ne arıyordun
neden öyle gülüp gülüp yaşlanıyordun
bir yüzünü buluyordum öbün yüzün yok
birçizgini buluyordum öbür çizgin yok
olgörüp gelmiyordu adın fırçama
düş müydün düşüncemi anlamıyordum
uzattıkça ellerimi dağılıp gidiyordun
kendimden korkuyordum yoksa yokmuydum

binlerce göz binlerce yüz binlerce biçim
aradığım yerde yoktun sormadığım yerde var
etimdeki acı sendin kanımdaki kuşku sen
nere gitsem karşımdaydın ama sen yoktun
sen sahi niçin yoktun

SEN
SAHİ
NİÇİN
YOKTUN?

BİR OĞLUM OLACAK ADI TEMMUZ

bir oğlum olacak adı temmuz
uykusuz
korkusuz
beter mi beter
ben beynimi satarak yaşıyorum
o benden proleter

bir oğlum olacak adı temmuz
karataşın göbeğinde aşk
karataşın göbeğinde barış
karataş çatladı çatlayacak
bende bitmeyen kavga
onda yeniden başlayacak

bir oğlum olacak adı temmuz
öfkede benden fırtına
sevgide deniz
ne samanyollarının ulu kervanları susuzluğumun
ne kutupşafaklarında tanrılaşması ilkelliğimin
temmuz gibi sıcak ve bereketli
temmuz gibi uçsuzbucaksız

bir oğlum olacak adı temmuz
dilinde en güzel sesi türkçemin
kulağı en yiğit şarkılarla delik
korkak bir merakla değil yıldızlı karanlığı
vivaldi’yi dinler gibi okuyup anlayacak
ve belki de sütdişleri sürerken balaban bir bursa şaftalisine
ay’dan kendi sesini dinleyecek
vahşi bir çiçek gibi açılmış gözleriyle

ben ki yalınayak bastım kızgın dişlerine açlığın
iri bir çizme gibi balkanlar’a basarken faşizm
dağlarda silah atmayı sevdim
ben ki silah taşıdım gizli gizli
dünyanın bütün devrimlerine
boşuna dönmüyor bu rotatifler
boşuna bağırmıyor bu kara
boşuna dinlemiyor bu korku kapımızı
anamın aksütü gibi biliyorum ki
doyumsuz günlere doğacak temmuz
doyumsuz günler görecek
hani şu hep andıkça sızlatan yüreğimizi
hani şu hep dalıp dalıp gittiğimiz andıkça
beklediğimiz beklediğimiz beklediğimiz
ve tam görecekken göçüp gittiğimiz günler gibi günler
ama mutlaka

karataşın göbeğinde aşk
karataşın göbeğinde barış
karataş çatladı çatlayacak
ben direndim yorulmadım
o yorulup yıkılmayacak

HER ZAMAN SEVDİM

varsın bulsun sizi diye
uçurdum merhabamı güvercinlere

Ben sizleri dostlarım her zaman sevdim
Yanınızda olmasam da
Katılmasam da sazlı sözlü günlerinize
Katmasam da kahkahamı kahkahanıza
Hep sizlerle birlikte başladı sabahlarım
Ben sizleri dostlarım
Her zaman sevdim

ÇOCUKTAN AL HABERİ

çocuktan aldım haberi
yakın, diyor
güzel, diyor
dopdolu, diyor
iştecik, şuracıkta
iştecik yolu, diyor

çocuktan aldım haberi
iyi, diyor
açık, diyor
kurtuluş, diyor
iştecik, şuracıkta
koş birazcık koş, diyor

çocuktan aldım haberi
oh, diyor
tatlı, diyor
sıcacık, diyor
iştecik, şuracıkta
diren azıcık, diyor

koştuk direndik yorulduk
düştük anılar ırmağına ey çocuk
bak işte kan içinde yumruklarımız
belki senin hakkındır mutluluk

ÇÖPLÜK

‘diyar-ı küfrü gezdim beldeler kaşaneler gördüm
dolaştım mülk-i islamı bütün viraneler gördüm
(Ziya Paşa) ‘

sokakları çöplük çöplük
evleri çöplük
selamları çöplük çöplük
elleri çöplük
kanser uru gökdelenler
köyleri çöplük
işyerleri işhanları
aracılık çöpçatanlık
kaçakçılık karaborsa
hepsi
hepsi
hepsi çöplük

gözgöze gülüşmeler
nişan nişan sevişmeler
nikah nikah çiftleşmeler
hepsi
hepsi
hepsi çöplük

çöplük çöplük içinde
çöplük çöplük üstünde
en tepede bir horoz
çöplüğün tepesinde
çalımı ortaçağlı
gagası boklu
ağrıyor biryerlerim ey insanoğlu
utanıyor biryerlerim
bu ağrının bu utancın
bu utancın bu ağrının
bir adı yok mu

AĞLAMALAR

gördüm babaların ağlamasını
dalları düğüm düğüm
gövdesi kahve falı
bir zeytin ağacını köklemek var ya

sökmek var ya sarp yamaçtan ardıcı
kazma vurmak beş yüz yıllık meşeye
acısı duymak var ya kopmanın

babaların ağlaması işte o
babaların ağlaması öyle zor

gördüm babaların ağlamasını
anaların ağlaması bir başka
anaların ağlaması bir ayrı
anaların ağlaması bir beter

dövülen döş
yolunan saçları damlayan bir çığlık
ağustosta çam ormanı yangını

sokaklar alanlar evler kapılar
mutfaklar kilerler ocaklar ağlar
zıbınlar beşikler uykusuzluklar ağlar
ağlaşırken analar

dağ taş toprak ağaç su yıldız
yeşeren buğday ağlar savrulan saman ağlar
ağlaşırken analar

kanın umudun hakkı
sütün ekmeğin hakkı
ne söylersin bre ozan
duru tek tel üstünde inceden sızlaşmağa

bütün bir evren ağlar
ağlaşırken analar

gördüm babaların ağlamasını
anaların ağlaması bir başka
anaların ağlaması bir beter

SİVAS SABAHI

eylülün bulanık bir cay gibi ekime aktığı gündü
yine yaşlı değirmenler yine mazılar çığlık çığlık
yine bir aksamdı Sivas carsısında
yine aksam taşıyorlardı ıslak Sivas carsısına kağnılar
sanki gülerken vurulmuştuk sanki akşamdık
sanki bir savaş ertesiydi durup yaslandığımız
ay altında kerpiç ve kul ve ağıt

namlular yılan sırtı meneviş
tren düdükleri yakın uzak yabanıl
ben bu gözleri bir ali galipte gördüm
kurtuluşun bir sayfasında
sinsi hain şımarık ve daha
içimde Sivas sabahlarının o delikanlı gerinişi
sırsıklamdık
ben bu gergin havaları her zaman sevdim
bu bir kurultay havasıdır bir abdurrahman halayına
duruştur bu
sığamadım gecelere
sığamadım türkülere
sığamadım kadın sesinde Anadolu aksamlarına
onlar
o kasları yıkık
çakmaktaşı gibi kuvayi milliyeciler
Mustafa kemal şafağının kıyısında öylece duruyorlar
yüreklerinde katıksız güvenleri
yalın yüzlerinde hakli öfkeleriyle
öylece duruyorlar
dimdik
ve apaydınlık
sığamadım toprağımda kar aklığına
sığamadım delikanlı içkilere yaylamda
sığamadım nakıslarla boğulan gözyaşlarına
ben bu gergin havaları her zaman sevdim

bak yine barut gibiyim sanki kurultaydayım
sanki kulaklarımda sömürge sinekleri
oysa Sivas carsısındayım gözlerime yağmur yağıyor
namlular yılan sırtı meneviş.
sen bir hüzzam makamından aksama bakıyorsun
menekşe gözlerinde uzak bir acının ince buğusu
kul rengi bir tango seni uykulara çekiyor
ya bir roman kahramanısın ya da bir Paris yolcusu

bu aksamlar hep böyledir karakuş gibi iner yukarılardan
fabrikada sokakta perdeler arkasında vurur insani
bu aksamlar hep böyledir, ben işte hep böyle götürülürüm
beni her yerde görürsün adres kullanmıyorum
bayrakları severim, tutsaklığa yumruk gibi savrulan
bayrakları
insanları severim, haksızlığa yumruk gibi sıkılan insanları
kötüler ali galipseler ben kuvayi milliyeciyim
yüreğimde doludizgin bir kardeşlik özlemi
o şafağın kıyısında yine dimdik beklemekteyim

bir Sivas sabahı var ki onu sonra göstereceğim.

AKARSUYA BIRAKILAN MEKTUP

incecikti
gül dalıydı
dokunsam kırılacaktı
dokunmadım
kurudu
gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç
ağaçlar bükmesinler n’olursun boyunlarını
neden akşam oluyorum tren kalkınca
kırlangıçlar birdenbire çekip gidince
mendiller sallanınca neden tıkanıyorum
öyle çok acımasız ki öyle birdenbire ki
az önceki çiçekler nasıl da diken diken
gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç o sularda çimdik, bitti; köprüleri geçtik bitti
o elmanın tadı orda, o kuş çoktan öttü, bitti
artık çocuk değiliz, susarak da bir şeyler diyebiliriz
günler devlet alacağı, yıllar bir kadehcik buzlu rakı
oyunlar oyuncaksı, oyuncaklar eski şarkı
kavaklara oklu yürek çizip duran o çakı
nerde şimdi nerde şimdi, nerde o kan sarhoşluğu
gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç

AMENNA

‘Yaşayanlar bir gün ölür’
elbette
ağaçlarla
balıklarla
kuşlarla ben
âmenna

‘ağlayanlar bir gün güler’
elbette
uyanmakla
anlamakla
bilmekle ben
âmenna

‘kısa çöp uzun çöpten hakkını alır’
elbette
direnmekle
kurtulmakla
barışla ben
âmenna

öyle bir yerdeyim ki
ne karanfil
ne kurbağa
öyle bir yerdeyim ki
biryanım maviyosun
dalgalanır sularda
biryanım çocuk parkı
çığlıkçığlığa
öyle bir yerdeyim ki
anam gider allah allah
dölüm düşmüş sokağa

dostum dostum güzel dostum
bu ne beter çizgidir bu
bu ne çıldırtan denge
yaprak döker biryanımız
bir yanımız bahar bahçe

FİLİZKIRAN FIRTINASI

gün doğmadan başladı filizkıran fırtınası
evler yemen türküsü
sokaklar seferberlik
öyle bir gariplik ki
öyle bir tedirginlik
yaz başında güz sonrası

ayvalar çiçekteydi
güller daha tomurcuk
açıl demişti güneş
açılmıştı kıraçta kış elmaları
çözül demişti güneş
çözülmüştü yılanlar karanlık odalarında
dallarda yuvalar tüy kokuyordu
düğünçiçekleri şenlikli

gün doğmadan başladı filizkıran fırtınası
ne dal kaldı ne tomurcuk
yerden yere çaldı otları ağaçları
insan yüzlü bir korkuluk
üşüdüm dünyalarca
baskın yemiş bir kent gibi üşüdüm
sergen etti filizleri sapsarı bir karanlık
bahardan kışa düştüm

acılı günler gördüm
sığdıramam bir tek günü bir koca yıla
geceler geçirdim yoz kentlerin bulvarlarında
nice baharları kışlara gömdüm
uzak düştüm yelinden yelvesinden acılı yurdun
uzak düştüm umudundan mutundan
yomundan uzak düştüm
bunaltının böylesini görmedim

severim fırtınanın her türlüsünü
ormanlar uğultulu sular dalgalı
severim filizkıran fırtınası’nı
kırıp kanatmıyorsa sevincin türküsünü
nerde benim baharım
dalım yaprağım nerde
gece çökmüş üstüne kerpiçsel yalnızlığın
sanki kaplan pençesinde bir manda böğürtüsü
ne kuş kalmış ne çiçek
ne kırmızı ne yeşil
sapsarı karanlıkta yerler bahar ölüsü (1978)

KERBELÂ UZAK DEĞİL

“pîr sultan’ım eydür yezitler gamda
horasan erleri urum’da şam’da
biz de mihman olduk bir ayn-i cemde
doyup kanamadık hallerinize

nezaman boynuma gitse elim
büyür kerbelâ’m
nezaman kana değse gözlerim
kerbelâ’da bir akşam

bir uzun havadır munzur
mor bir katar gibi düzülüp gider
saz çalar akşamları pîr sultan göçmenleri
gönlümün terazisi bozulup gider
koca fırat vura vura başını
hey fırat
fırat fırat
benim anam döve döve döşünü
kerbelâ uzak değil
ağlama sen

ben de silah çattım munzur eteklerinde
yıldızlara uludum yalnızlığın fıratçasından
gözleri nasıl da gözlerimdi hoooooy
ağrıda benden öte
bir munzur
bir fırat
ve bir gelincik
üçü de erzincanlı
üçü de üçgüzeller
gibi şuramda
ben de kulaç attım dedemlik tosbağalarla
kıyıları gelincikli fırat’ta
fırat fırat
hey fırat
insan nasıl allahsarmış gördüm o yalnızlığı
yaşadım allahsamayı bütün boyutlarıyla
kerbelâ uzak değil
ağlama sen

uzak geldim
seferberlik seferberlik çığrışır ayaklarım
başımdır dolaşır elden ele hergün şam’larda
yüreğimdir her seher bir ak güvercin
bu kaçıncı yezit
dostlar
bu kaçıncı muharrem
ben gözüme sürme değil kerbelâ çektim
ağlama sen
‘ağlama gözlerim mevlâ kerimdir’
ben bilirim o mevlâyı
mevlâ bizimdir
taze karpuz kokusu
bu benim kanım
dostlar, yüzleriniz neden böyle kuytu gülleri
yüzleriniz bir avuç su
a dostlar
fırat fırat
hey fırat
neyleyim ben suyunu
yangınım kaç bin fırat
çilem kaç bin cehennem
hergünüm bir kerbelâ

bakın hele
bakın şu soyukahpelilere
sabahın seherini haram etmişler bana
kaygulu geceleri vatan etmişler bana
fırat fırat
hey fırat
fırat’ı, dost fırat’ı
düşman etmişler bana
nezaman bir ak güvercin konsa dalıma
ak boynundan kanlar sızsa boynuma
nezaman tuza batsam fırat kıyılarında
yezitler doldursa akşamlarımı
dolaşır kesik başım şam’larda
ürkerim büyük tutsaklığımdan

yavrum, mazlum bakışlım, niye akşamız
niye böyle
binicisiz at gibi
göçün ucu saplandı karanlığa
göçün ardı görünürde yok
kim geçmiş bu dağlar kargaşasını
kar kokmuş güneş kokmuş türküsü kimin
kim dökülmüş kızılırmak’lara binlerle

bakarım biryanıma
derim yüzülür
bakarım biryanıma
etim kıyılır
sallanır ak bedenim yağmurda yaşta
urganı boynunda dedem görünür
tutuşmuş ali kuzularının ak çadırları
aşar gelir çığlıkları anacıkların
adımın arkasında
taptaze yaram görünür

kerbelâ aşkım benim
umudum öfkem açlığım
kalabalık yalnızlığım
çocuk saflığım benim
fırat fırat
hey fırat
muhanete muhtaçlığım
kerbelâ benim

onlar hep yezit’tiler
ben hep hüseyin
onlar çöle akar gibi akıp gittiler
ben geldim buralara
fıratlaşarak
kerbelâ uzak değil
kerbelâ uzak değil
ben bilirim bu kavgayı
ağlama sen

DEMEDİM Kİ

Bu kenti sevdim dedim
Benim olsun demedim ki

Sevdim dedimse akşam kızıllığını
Gönlüm gibi akıp giden şu çayı
Şu ormanı şu denizi şu dağı
Benim olsun demedim ki

Vuruldumsa gözlerinin gül bahçesine
Yürek çizen şimşeklerse kaçamak bakışları
İşte buna sevmek derler dedimse

Çattımsa acıların en güzeline
Yedirdimse uykuları o tatlı kuşa
Benim olsun demedim ki

Bu akşam kankırmızı şarap istiyor canım
Bu akşam dünyanın bütün şarkılarını
Bu akşam dünyanın bütün özlemlerini
Bu akşam beni yalnız bırakın
Bu akşam yalnızca onu düşüneceğim
Onu ve kendimi yalnızca

AĞUSTOS ŞİİRİ

Yüreğim sızlıyor bu roman iyi bitmeyecek
Beterin beteri var diyenlere inanmıyorum
Hep böyle havalar besler fırtınaları
Korkarım bu mavi ışık çabuk sönecek
Duymazdım durgun suların bezgin türkülerini
Alışmak ölümün bir başka adıymış bilmezdim

Bir yangın sonu yorgunluğu yakıyor avuçlarımı
Bir rüzgar kulaklarımdan hiç eksilmiyor
Esirgenmiş bir dünyada müthiş yalnızım
Geri dönsen bile ben artık o ben olmayacağım
Yüreğim sızlıyor bu roman iyi bitmeyecek…

Ben mısralarımı kerpiç gecelerinden çekmişim
Beş numara lamba kaderi var mısralarımda benim
Deli çizgi gözlerimi kör etmiş, kör etmiş, kör etmiş
Göçmüş kıtalar üstünde kuşlar dönüyor garipsi
Çığlık çığlığa kuşlar dönüyor evcil ve tedirgin
Gök mavisi bir türkü dolanmış yüreciğime
Selsele yolculuklar tütüyor gözlerimde, neyleyim
İnsan demişim, kitap yüzlü insanlar demişim gidemiyorum…

Kaderim kaderleri demişim güzelim
Sen olmasan ben böyle değildim
Böyle uysal ve kırılmış değildi şiirlerim
Bir yangın sonu yorgunluğu yakıyor avuçlarımı
Yüreğim sızlıyor bu roman iyi bitmeyecek…

Rüzgâr gibi ağustos geçti ellerimizden
Meyvalar bizi bal renkli günahlara çağırıyorlar
Bir yanda yaşanmamış günlerin hırsı
Bir yanda boşa geçen gecelerin acısı
Malum o dramın en güzel perdesindeydik
Ağustos şarap olmuş, kanımıza akmıştı
Göçmüş kıtalar üstünde kuşlar gibiydik
Her gören didik didik bizi denetliyordu
Biz kendi derdimize düşmüştük…

Orda da akşamlar olacak güzelim
Kanlı mendil gibi ağustos akşamları
Şu benim çektiklerimi görmeyeceksin
Belki yanında başkaları olacak
Belki düşlerine bile girmeyeceğim
Gün oldu acıların şiirini yaşadım
Gün oldu zehir gibi yokluğunu yaşadım
Bana sen ne diye duyurdun yalnızlığımı
Ne diye gurbet gibi mısralarıma sindin
Dokunsan parmaklarıma tutuşacağım…

Yere batan şehrin tek yalnızıyım
Yüzyılın ağrısını anlayarak çekiyorum
Ekmeğime barut sinmiş bulanık özgürlükler
Tepmişim rahatımı, boynu bükük mutluluğumu
Yaşıyorsam erkekçe yaşıyorum…

Düşün ki coğrafyanın en güzel yerindeyiz
En güzel günlerinde gençliğimizin
Ölümden ötesini aklım almıyor
Beterin beteri var diyenlere inanmıyorum
İstesek cenneti kurtarabiliriz
Ben bir ışık için tepmişim rahatımı
Bu güleç yüzlülerin, bu acı türkülerini
Bu yoksul yerleri anlayarak seviyorum
Delicesine anlayarak güzelim
Yüreğim sızlıyor bu roman iyi bitmeyecek

AŞK ŞİİRİ

Sen aşk şiiri yazamazsın Hasan Hüseyin
Çünkü aşk şiirden önce gelir sende
Oysa şiir önünde gitmelidir herşeyin

Sen aşk şiiri yazamazsın Hasan Hüseyin
Çünkü aşk
Kavganın içindedir
Çünkü sen
İçindesin kavganın

Elmayı kokusundan
Güvercini biçiminden soyutlamaktır
Yaşamak denilen kavagyı aşksız düşünmek

Sen aşk şiiri yazamazsın Hasan Hüseyin
Çünkü sen
Gagasından tutup kuşu
Öt kuşum öt kuşum demiyorsun
Çünkü sen
Yedirip çiçekleri ineğe
Koklayıp gerisini ineğin
Kok çiçeğim kok çiçeğim demiyorsun

Öpüşmek başka şeydir yiğidim
Öpüşmeyi düşünmek başka
Sevişmek başka şeydir güzelim
Sevişmeyi düşünmek başka

Sende yaprak -iki gözüm-
Sende yıldız -yürek sızım-
Sende su
Sende bu dört boyutlu kaçma tutkusu
atlıkarıncadan geceleyin
Bakmaktır lunaparka

Sen aşk şiiri yazamazın Hasan Hüseyin
Çünkü sen ilkyaz yağmurlarında çırılçıplak
Dolaşır gibi sıcak morlarda
İçer gibi morları
Düşer gibi morlara
Yaşarsın aşkı iliklerinde

Çünkü sen iki düşman ucun bileşkesisin
Acısısın kavuşmanın
Ayrılmanın sevincisin
Sen aşk şiiri yazamazsın Hasan Hüseyin

Çünkü aşkın kendisidir şiirin
Oysa sen
Oysa aşk
Oysa sen
Sen
Sen aşk şiiri yazamazsın Hasan Hüseyin

ANILAR IRMAĞININ KIYISINDA

1/
kavaklar ışıldardı batıya karşı
küskün dağlar gülkurusu
yazılar kızıltılı
öyle çetin öyle hırçın bir çağdı ki öyle o
sevmek yangın uğultusu
sevilmemek yangındı

kavakların arkasında bir evdi
mor patiska perdeleri oyalı
gözalıcı kumrallığı akşamüstleri
eşsiz bir çağlayandı
ayrılmazdı pencereden bütün bir yaz
aradığı o şehzâde kimbilir kimdi

hem severdik o çiçeği delicesine
hem de sevmez görünürdük
çocukluk işte
kapışmamız sanki bir başka nedendendi
yoksulluk dağ başında yalınayak keloğlan
varsıllıksa subaşında bir devdi

2/
yuvasız bir atmacaydı sevmek belki de
döner ha dönerdi de taa yukarlarda
konamazdı biryerlere
amaçsız bir yolculuktu sevmek
bir sürekli kaçmaktı kendi kanatlarından
gidip gidip dönmekti hep aynı yere

topu bulutlara tepmekti sevmek
çıplak atı deliduman sürmekti yazılarda
ağaçların tepesine çıkıp inmekti sevmek
kovalarla şarap içip o dinginlikte
tabanca yumruk bıçak
düğünlerde kıyasıya halay çekmekti sevmek

3/
ben miydim topa vuran
vururcana yoksulluğun başına
top çıkardı yıldızlara
bütün gözler yıldızlara
kız bakardı yıldızlara
saçları sular gibi
akardı pencereden

ben miydim çıplak atı
koşturan deliduman
at giderdi çevrenlere
bütün gözler çevrenlere
kız bakardı çevrenlere
masallar çevrenlere
saçları sular gibi
akardı pencereden

4/
duruyor daha orda
gün batarken daha orda
kavaklar daha orda
duruyor daha orda
o sevmek daha orda
teptiğim top bulutlarda
sürdüğüm at bulutlarda
yüzdüğüm çay bulutlarda
kavgalarım özlemlerim
dönmedi
daha orda
bulutlar nerde?
bulutlar nerde?

o kız artık yok orda
o saçları çağlayanlı
o gözleri kuşlarlı
o kız artık yok orda
yok orda o çocuklar
yok orda o kavgalar
o kıskançlık yok orda
o gizlemek yok orda
varsam baksam o bahçe
varsam baksam o akşam
o bahçe de yok orda
o akşam da yok orda

ya ben nerelerdeyim
ya ordaki ben nerde?

BİR ÖRNEK İNSAN PORTRESİ

demek hiç aç kalmadın sen öyle mi
açıkta kalmadın ha?
kirinden gömleğinin
dirseğinin yamasından
eziklik duymadın ha?
bravo be
aşkolsun şu adama vallahi!

demek hiç sövmediler anana avradına
hiç kimseye sövmedin ha?
bir gececik olsun çekip kafayı
şakır şakır oynamadın
hıçkırarak ağlamadın öyle mi?
bravo be
aşkolsun şu adama vallahi!

demek yalnızlıktan böğürmedin hiç
akrep sokmuş gibi sıçramadın geceleri ha?
hiç sevmedin öyle mi
kendini öldürmeyi çekip gitmeyi
büyük işler becermeyi düşünmedin ha?
bravo be
aşkolsun şu adama vallahi!

demek bu musluklar hep bu ellerde
bu düzen bu dünya bu gidiş
sen hep böyle mutlu kişi örnek vatandaş
giden ağam gelen paşam, öyle mi?
bin yaşasın seni sokmayan yılan
sen mi kaldın düzeltecek, öyle mi?
haksızlığa uğramadın taşlanmadın ha?
ne şam’ın şekeri, ha
ne arabın yüzü, ha?
yaşadın da bunca yıl şu bataklıkta
gül sandın bu kokuyu öyle mi?
hadi be hırbo sen de
adam mısın sen de be!

YÜREĞİM SIZLADIĞI ZAMAN

Yüreğim sızladığı zaman
Gece yarılarından sonra,şafaktan önce
Bilmediğim bir istasyondan,bilmediğim bir müzik geliyor kulağıma:
Uzak
vahşi
Karanlık…
Gece denizleri gibi bir müzik,
Batık gemilerli gece denizleri gibi bir müzik,
Çağırıyor,çağırıyor beni durmadan
Ve belki de işte o zaman başlıyor sızlamaya yüreğim.

Yüreğim sızladığı zaman
Duvarları banka afişli çok eski bir şehrin Cumhuriyet Caddesi’nde iki tüfek bir kelepçe,
Tüfekler garip garip
Kelepçe garip…
Öyle beter
Öyle çamur
Bir yaprak döne yuvarlana,
Bir akarsu bata çıka…
Koşuyor koşuyor bir kadın kelepçenin ardından
Ve belki de işte o zaman başlıyor sızlamaya yüreğim.

Yüreğim sızladığı zaman
Bir kara tank çıkıyor bir ağıttan,bir filmden,bir savaş romanından çıkıp yürüyor sevgilerin,özlemlerin üzerinden.
Aşkların,umutların,oyuncakların,küçük emeklerin,büyük kaygıların üzerinden geçip gidiyor.
Su gibi ilerliyor yangın
İşliyor kıtlık karanlığı
Ölüler birden bire şarkılaşıp
Virüsler bakteriler
Bütün dilleri birden konuşuyor herşey.
Çırpınıyor yerde bir damla kan
Ve belki de işte o zaman başlıyor sızlamaya yüreğim.

Yüreğim sızladığı zaman
Kör bir çeşme başında kör bir kadın geliyor gözlerimin önüne
Bütün iplikleri bütün iğnelere takıyor da
Ne iplikler bitiyor,ne de iğneler.
Götürülmüş oğluna mı
kaçırılmış kızına mı
Geçen günlerine mi
Unutmuş neye ağladığını
Ağlıyor,aranıyor
Aranıyor,
Bıkmadan
Bilmeden
usanmadan.
Ve belki de işte o zaman başlıyor sızlamaya yüreğim.

Yüreğim sızladığı zaman
Ciğerlerime çekerken kötülüğü,
Ellerimle dokunurken kötülüğe,
Ayaklarıma dolaşırken kötülük,
Şu taşı şurdan alıp şuraya koymamanın pis bunaltısı geçiriyor tırnaklarını gırtlağıma.
Kokuyor işyerleri
Kokuyor günaydınlar.
Ne varsa verilmemiş,
Alınmamış ne varsa;
Edilmemiş söz,
Patlamamış öfke,
Uyutulmuş ne varsa
Ne varsa kokuyor birden bire
Ve kayıyor bir şey parmaklarımdan,
Ve belki de işte o zaman başlıyor sızlamaya yüreğim.

Yani ben dört mevsime bölerek bu yürek sızısını,
Günlere,saatlere bölerek bu yürek sızısını,
Sokağım,kentim,vatanım sanarak bu yürek sızısını,
Bir yaprağı durmadan işliyorum bu ölümsüz ağaca.

Günlere,saatlere bölerek bu yürek sızısını

ÖYLE BİR YERDEYİM Kİ

Öyle bir yerdeyim ki
ne karanfil ne kurbağa
Bir yanım mavi yosun
Dalgalanır sularda
Dostum dostum
Güzel dostum
Bu ne beter çizgidir bu
Bu ne çıldırtan denge
Yaprak döker bir yanımız
Bir yanımız bahar bahçe

Öyle bir yerdeyim ki
Bir yanım çığlık çığlığa
Öyle bir yerdeyim ki
Anam gider Allah Allah
Öyle bir yerdeyim ki ne karanfil, kurbağa
Öyle bir yerdeyim ki
Bir yanım mavi yosun çalkalanır sularda

Dostum, dostum güzel dostum
Bu ne beter çizgidir bu
Bu ne çıldırtan denge
Yaprak döker bir yanımız
Bir yanımız bahar bahçe

Öyle bir yerdeyim ki bir yanım çığlık çığlığa
Öyle bir yerdeyim ki
Anam gider Allah, Allah dölüm düşmüş sokağa.