Ahmet Telli Kimdir? Hayatı, Edebi Kişiliği, Eserleri
Ahmet Telli (D: 2 Aralık 1946, Eskipazar, Çankırı – Ö: 10 Temmuz 2026, Ankara.) Şair, yazar.

Ahmet Telli, 1946’da Çankırı’nın Eskipazar ilçesinde doğdu. Hasanoğlan ve Pazarören öğretmen okullarında eğitim gördü.
Bir dönem köy öğretmenliği yaptı. Ardından Gazi Eğitim Enstitüsü’nü bitirdi. Anadolu’da çeşitli okullarda öğretmenlik yaptı. 12 Eylül’den sonra uzunca bir süre tutuklu kaldı.
1960 sonrası toplumcu gerçekçi şiirimizin ikinci kuşağında yer alan özgün şairlerden.
İsmet Özel‘den sözcük seçimi ve ses tonu bakımından etkilendi. Romantik ve başkaldırıcı şiiriyle bir yandan da Attilâ İlhan‘a yakın durduğu söylenebilir.
Ahmet Telli, 10 Temmuz 2026’da Ankara’da 79 yaşında hayatını kaybetti ve 12 Temmuz’da Karşıyaka Mezarlığı’na defnedildi.
Uzun Biyografisi:

Ahmet Telli (2 Aralık 1946-10 Temmuz 2026), modern Türk şiirinin toplumcu duyarlığı güçlü şairlerinden biridir. Öğretmen, editör ve deneme yazarı kimlikleriyle de tanınır. Şiirlerinde aşkı, ayrılığı ve çocukluğu; toplumsal mücadele, baskı, sürgün, bellek ve umutla birlikte ele almıştır.
Telli’yi yalnızca “aşk şairi” ya da “direniş şairi” diye tanımlamak eksik kalır. Onun şiirinde kişisel acı ile ortak tarih birbirinden ayrılmaz. Sevilen kişinin gidişi bazen bir kentin yıkılışına, bireyin yalnızlığı ise bir dönemin karanlığına açılır. Ahmet Telli şiirini kalıcı kılan başlıca özellik de bu genişleyen anlam alanıdır.
Ahmet Telli’nin Hayatı Kısaca
- Doğum tarihi ve yeri: 2 Aralık 1946, Eskipazar, Çankırı. Eskipazar günümüzde Karabük’e bağlıdır.
- Ölüm tarihi ve yeri: 10 Temmuz 2026, Ankara.
- Mesleği: Şair, öğretmen, editör ve yazar.
- Edebî yönelimi: Toplumcu şiir; modernist ve lirik anlatım.
- İlk şiiri: 1961’de Hız gazetesinde yayımlandı.
- İlk şiir kitabı: Yangın Yılları (1979).
- Öne çıkan eserleri: Hüznün İsyan Olur, Dövüşen Anlatsın, Su Çürüdü, Belki Yine Gelirim, Çocuksun Sen ve Nidâ.
- Başlıca ödülleri: Ömer Faruk Toprak Şiir Ödülü, Yazko Şiir Özendirme Ödülü, Nevzat Üstün Şiir Başarı Ödülü, Akdeniz Altın Portakal Şiir Ödülü ve PEN Türkiye Şiir Ödülü.
Bu kısa çerçeve, Ahmet Telli’nin edebiyat tarihindeki yerini gösterir. Şairin asıl ayırt edici yanı ise hayatı boyunca koruduğu şiirsel ve toplumsal tutarlılıktır.
Ahmet Telli’nin Hayatı
Çocukluğu ve öğrenim yılları
Ahmet Telli, 2 Aralık 1946’da o tarihte Çankırı’ya bağlı olan Eskipazar’da doğdu. İlçe bugün Karabük sınırları içindedir. Hasanoğlan, Pazarören ve Pınarbaşı öğretmen okullarında öğrenim gördü. Bu okulların taşıdığı Köy Enstitüsü geleneği, onun eğitimci kimliğinin ve topluma karşı sorumluluk duygusunun oluşmasında önemli bir zemin hazırladı.
Öğretmen okulunu bitirdikten sonra dört yıl ilkokul öğretmenliği yaptı. Daha sonra Gazi Eğitim Enstitüsü Türkçe Bölümünden mezun oldu. Kastamonu, İnebolu, Doğanyurt, Kırıkkale ve Ankara’da Türkçe ve edebiyat öğretmeni olarak görev aldı.
Öğretmenlik, Telli için yalnızca bir meslek değildi; Anadolu’yu, yoksulluğu, eşitsizliği ve gençlerin dünyasını doğrudan gözlemlediği bir deneyimdi. Şiirlerindeki çocuk, taşra, dayanışma ve gelecek imgelerini bu yaşam birikiminden ayrı düşünmemek gerekir.
İlk yazıları ve edebiyat dünyasına girişi
Ahmet Telli’nin ilk şiiri 1961’de Hız gazetesinde yayımlandı. Özellikle 1972’den sonra şiirleri, eleştirileri ve kitap yazılarıyla edebiyat çevrelerinde daha görünür oldu. Türk Dili, Varlık, Dönemeç, Oluşum ve Damar gibi dergiler ile çeşitli gazetelerde yazdı.
1970’li yıllarda şiirin yanında eleştiri ve kitap tanıtımına ağırlık verdi. Cengiz Tuncer’in Kerkenez romanı üzerine yazdığı eleştiri, 1972’de Varlık dergisinin yarışmasında ikincilik aldı. İlk şiir kitabı Yangın Yılları 1979’da çıktı. Aynı yıl yayımlanan Hüznün İsyan Olur, adını kısa sürede geniş bir okur kitlesine duyurdu.
12 Eylül dönemi, tutuklanması ve meslekten uzaklaştırılması
Ahmet Telli’nin yaşamındaki belirleyici kırılmalardan biri 12 Eylül 1980 askerî darbesinin ardından yaşandı. 1981’de görev yaptığı dönemde sıkıyönetim tarafından tutuklandı ve öğretmenlik görevine son verildi. Türk Ceza Kanunu’nun dönemin siyasal suçlara ilişkin maddeleri kapsamında yargılandığı ilk davada beraat etti. Daha sonra bir yazısı nedeniyle yeniden hüküm giydi.
Bu süreç yalnızca yaşamöyküsünün değil, şiirinin de parçası oldu. Tutukluluk, kapatılma, yalnızlık ve belleğin örselenmesi özellikle Saklı Kalan ile Su Çürüdü çevresinde yoğunlaşan şiir dünyasını besledi. Ancak Telli, yaşananları doğrudan belgelemekle yetinmedi. Tarihsel deneyimi güçlü imgeler ve bireysel bir ses aracılığıyla şiire dönüştürdü.
Öğretmenlikten uzak kaldığı yıllarda kitapçılık ve yayıncılık yaptı; çeşitli yayınevlerinde editör ve yönetici olarak çalıştı. 1993’te mahkeme kararıyla mesleğine döndü, kısa bir süre sonra emekliye ayrıldı.
Son yılları ve ölümü
Ahmet Telli, şiir ve yazı çalışmalarını ilerleyen yaşlarında da sürdürdü. Nidâ (2010), Bakışın Senin (2016) ve Arkadaşlık Günleriydi (2023), onun geç dönem şiirini izlemeyi sağlayan başlıca kitaplardır. Bu eserlerde bellek, kayıp, yaşlanma, dostluk ve tarih karşısında hesaplaşma daha belirgin hâle gelir.
Bir süredir sağlık sorunları yaşayan ve Ankara Bilkent Şehir Hastanesinde tedavi gören Telli, 10 Temmuz 2026’da 79 yaşında hayatını kaybetti. Şair, 12 Temmuz 2026’da Ankara’daki Karşıyaka Mezarlığı’na defnedildi.
Ahmet Telli’nin Edebî Kişiliği
Ahmet Telli, edebiyat tarihlerinde çoğunlukla 1960 sonrası toplumcu şiirin ikinci kuşağı içinde değerlendirilir. Bununla birlikte onun şiiri tek başına “toplumcu gerçekçi” etiketiyle açıklanamaz. Telli, toplumsal çatışmaları modern şiirin imge olanakları ve güçlü bir lirizmle işler.
Buradaki toplumcu duyarlık, şiirin yalnızca siyasal düşünce aktarması anlamına gelmez. Şair; adaletsizliği, baskıyı, yoksulluğu ve mücadeleyi insanın korkusu, özlemi, sevgisi ve kırılganlığı içinden anlatır. Dolayısıyla düşünce şiire dışarıdan eklenmez; şiirin duygusal yapısına karışır.
Toplumsal olanla bireysel olanın birlikteliği
Telli’nin şiirindeki “ben”, çoğu zaman daha geniş bir “biz” duygusuna açılır. Aşk, ayrılık ve yalnızlık kişisel deneyimlerdir; fakat bunların arkasında dönemin siyasal baskısı, kayıpları ve yenilgileri hissedilir. Bu nedenle onun aşk şiirleri bile yalnızca iki kişi arasında kalmaz.
Örneğin Gidersen Yıkılır Bu Kentte ayrılık, sıradan bir veda olmaktan çıkarak bütün bir kentin dengesini bozan olaya dönüşür. Su Çürüdüde yaşama kaynaklık eden su, baskı ve kapatılmanın etkisiyle çürüme imgesine çevrilir. Çocuksun Sende ise çocukluk; saflığın yanında korunmasızlığı, yitirilmiş zamanı ve geleceğe duyulan inancı taşır.
İsyan ile hüznün iç içe geçmesi
Ahmet Telli şiirinin temel gerilimlerinden biri isyan ile hüzün arasındadır. Erken dönem kitaplarında kolektif mücadele ve yüksek sesli karşı çıkış daha belirgindir. 1980 sonrasında bu ses bütünüyle kaybolmaz; fakat yenilgi, hapis, ölüm ve hatırlama duygularıyla derinleşir.
Bu değişim bir vazgeçiş değildir. Daha çok, şiirin sesinin tarihsel tecrübeyle dönüşmesidir. Yangın Yılları ve Dövüşen Anlatsındaki atak söyleyiş, Saklı Kalan ve Su Çürüdüde daha karanlık ve içe dönük bir boyut kazanır. Nidâda ise geçmiş, yalnızca anılan bir dönem değil, bugünü sorgulayan canlı bir bellektir.
Şiir dili, imgeleri ve söyleyiş özellikleri
Ahmet Telli serbest ölçüyü, uzun dizeyi ve yer yer düzyazı şiire yaklaşan bölümleri kullanır. Şiirlerinin ritmi ölçüden çok sözcük tekrarları, seslenişler, sıralamalar ve cümle akışıyla kurulur. Okura doğrudan hitap eden söyleyiş, şiirlerine konuşma ve tanıklık havası verir.
Şiir dilinde öne çıkan özellikler şöyle özetlenebilir:
- Lirik ve yüksek duygulu bir ses kullanır.
- “Ben” ile “biz” arasında geçişler kurar.
- Günlük dil ile yoğun şiirsel imgeleri bir araya getirir.
- Tekrar, soru, seslenme ve karşıtlıklardan yararlanır.
- Şehir, su, ateş, kül, gece, kuş, çocuk, yara ve yol imgelerini sıkça işler.
- Aşk ve ayrılığı toplumsal bellekle ilişkilendirir.
- Anlamı bütünüyle kapatmayan, fakat yalnızca soyut çağrışıma da yaslanmayan bir şiir kurar.
Telli’nin bazı alışılmadık sözcük bağdaştırmaları İkinci Yeni’nin imgeci dilini hatırlatır. Buna karşılık şiirin anlam ekseni genellikle açıktır. Okur, imgenin çağrışımlarını izlerken şiirin tarihsel ve duygusal yönünü kaybetmez.
Ahmet Telli’nin şiir anlayışı
Ahmet Telli’ye göre şiir, yaşanan hayatın karşısında sorumluluk taşıyan bir sanattır. Yine de bu sorumluluk, şiiri bildirinin ya da sloganın yerine koymaz. Onun başarılı şiirlerinde düşünce, ritim ve imge aynı yapının parçalarıdır.
Şairin tutumu üç temel noktada belirginleşir:
- Tanıklık: Yaşadığı dönemin baskılarını, kayıplarını ve mücadelelerini unutturmamak.
- Dönüştürme: Yaşanmış olayı doğrudan aktarmak yerine estetik bir biçime kavuşturmak.
- Umut: Yenilgi ve ölüm karşısında bile insanın dayanışma gücünü korumak.
Bu yönüyle Telli’nin şiiri, politik olanla lirik olanın birbirini dışlamadığını gösteren güçlü örneklerden biridir.
Ahmet Telli’nin Türk Şiirindeki Yeri ve Önemi
Ahmet Telli, 1970’lerin siyasal ve kültürel atmosferinden doğan şiirini farklı kuşaklara ulaştırmayı başardı. Bunda şiirlerinin bestelenmesi ve sözlü kültürde dolaşıma girmesi de etkili oldu. Ancak geniş kitlelerce tanınması, şiirinin yalnızca kolay ezberlenen dizelerden oluştuğu anlamına gelmez. Eserlerinin arkasında tutarlı bir dünya görüşü, güçlü bir imge düzeni ve uzun yıllara yayılan poetik arayış vardır.
Onun Türk şiirindeki önemini şu başlıklarda toplamak mümkündür:
- Toplumcu şiir ile bireysel lirizmi başarılı biçimde birleştirmiştir.
- 12 Eylül döneminin yarattığı travmayı şiirsel belleğe dönüştürmüştür.
- Aşk, çocukluk ve ayrılık temalarına toplumsal bir derinlik kazandırmıştır.
- Şiiri yalnızca kitap okuruna değil, besteler ve dinletiler yoluyla daha geniş çevrelere taşınmıştır.
- Düzyazılarıyla şiir, dil, sanat ve aydın sorumluluğu üzerine düşünmüştür.
Bu nedenle Ahmet Telli, bir dönemi temsil etmekle sınırlı değildir. Şiirleri, farklı zamanlarda benzer kayıp, özlem ve adalet duygularını yaşayan okurlarla yeniden ilişki kurar.
Ahmet Telli’nin Eserleri
Ahmet Telli’nin eserleri şiir kitapları, seçkiler, toplu şiirler ve düzyazılar biçiminde sınıflandırılabilir. Aşağıdaki tarihler, eserlerin ilk yayımlanma yılları esas alınarak hazırlanmıştır. Farklı bibliyografyalarda bazı kitaplar için baskı yılına bağlı küçük tarih ayrılıkları görülebilir.
Şiir kitapları
- Yangın Yılları (1979)
- Hüznün İsyan Olur (1979)
- Dövüşen Anlatsın (1980)
- Saklı Kalan (1981)
- Su Çürüdü (1982)
- Belki Yine Gelirim (1984)
- Çocuksun Sen (1994)
- Barbar ve Şehlâ (2003)
- Nidâ (2010)
- Bakışın Senin (2016)
- Arkadaşlık Günleriydi (2023)
Seçme ve toplu şiirleri
- Kalbim Unut Bu Şiiri (1994, seçme şiirler)
- Yüzünün Doğusu Gül / Gul e Rojhilata Rûyê Te (2005, Türkçe-Kürtçe seçmeler)
- Vedâ Divânı (2018, 1966-2016 arasındaki toplu şiirler)
- Gidersen Yıkılır Bu Kent (2022, seçme şiirler)
Deneme, söyleşi ve sanat yazıları
- Ben Hiçbir Şey Söylemedim (2001)
- Sulara mı Yazıldı (2001)
- Buradayım Sözümde (2005)
- Neylersin (2013)
- SöyleSen (2015, söyleşiler)
- GörSen (2016, plastik sanatlar yazıları)
- Dinlersen Anlatırım (2020, edebiyat ve şiir yazıları)
Kendi sesinden şiir kayıtları
- Kalmasın (1993)
- Kül ve Kil (1997)
Ahmet Telli’nin En Bilinen Şiirleri
Ahmet Telli’nin bazı şiirleri kitapların sınırını aşmış; besteler, şiir dinletileri ve alıntılar yoluyla geniş kitlelere ulaşmıştır. En çok bilinen şiirlerinden bazıları şunlardır:
- Gidersen Yıkılır Bu Kent
- Çocuksun Sen
- Su Çürüdü
- Sıyrılıp Gelen
- Hâlâ Koynumda Resmin
- Acılara Tutunmak
- Belki Yine Gelirim
- Yüzünün Doğusu Gül
- Kalbim Unut Bu Şiiri
Bu şiirlerde aşk, ayrılık ve özlem ilk bakışta öne çıkar. Daha yakından okunduğunda ise kişisel duygunun toplumsal kayıp, kent hayatı ve geçmişle hesaplaşma gibi daha geniş katmanlara açıldığı görülür.
Ahmet Telli’nin Aldığı Ödüller
- 1972: Varlık dergisi Eleştiri Yarışması ikinciliği.
- 1980: Hüznün İsyan Olur ile Ömer Faruk Toprak Şiir Ödülü. Ödülü Metin Altıok ile paylaştı.
- 1982: Saklı Kalan ile Yazko Şiir Özendirme Ödülü.
- 1982: Su Çürüdü ile Nevzat Üstün Şiir Başarı Ödülü.
- 2011: Nidâ ile Akdeniz Altın Portakal Şiir Ödülü.
- 2020: PEN Türkiye Şiir Ödülü.
Ödüller, Telli’nin hem erken dönemindeki güçlü çıkışının hem de şiirde uzun yıllar koruduğu etkisinin göstergesidir. Özellikle Nidâya verilen Altın Portakal Şiir Ödülü, geç dönem şiirinin de eleştiri çevrelerince önemsendiğini ortaya koyar.
Ahmet Telli’nin Hayatındaki Önemli Tarihler
- 1946: Eskipazar’da doğdu.
- 1961: İlk şiiri Hız gazetesinde yayımlandı.
- 1972: İlk eleştiri yazısıyla Varlık yarışmasında ikincilik aldı.
- 1979: İlk şiir kitabı Yangın Yılları yayımlandı.
- 1981: Tutuklandı ve öğretmenlik görevine son verildi.
- 1993: Mahkeme kararıyla öğretmenliğe döndü; daha sonra emekli oldu.
- 2011: Nidâ ile Akdeniz Altın Portakal Şiir Ödülü’nü aldı.
- 2020: PEN Türkiye Şiir Ödülü’ne değer görüldü.
- 2023: Arkadaşlık Günleriydi yayımlandı.
- 2026: 10 Temmuz’da Ankara’da hayatını kaybetti.
Ödülleri:
- 1980 Toprak Şiir Ödülü Hüznün İsyan Olur kitabı ile (Metin Altıok’la paylaştı)
- 1982 Yazko Şiir Özendirme Ödülü Saklı Kalan ile
- 2011 Altın Portakal Şiir Ödülü Nida kitabı ile
- 2020 PEN Türkiye Şiir Ödülü.
Ahmet Telli Hakkında Sık Sorulan Sorular
Ahmet Telli hangi edebî akıma bağlıdır?
Ahmet Telli çoğunlukla toplumcu gerçekçi ya da toplumcu şiir çizgisinde değerlendirilir. Bununla birlikte şiirinde modernist imge, romantik başkaldırı ve güçlü lirizm de bulunur. Bu nedenle onu tek bir kalıba yerleştirmek yerine, “modernist-toplumcu ve lirik bir şair” olarak tanımlamak daha açıklayıcıdır.
Ahmet Telli’nin ilk şiir kitabı hangisidir?
Şairin ilk kitabı 1979’da yayımlanan Yangın Yıllarıdır. Aynı yıl çıkan Hüznün İsyan Olur da onun edebiyat dünyasında tanınmasını sağlayan temel eserlerdendir.
Ahmet Telli’nin en ünlü eseri hangisidir?
Tek bir eser belirlemek güçtür. Su Çürüdü, Hüznün İsyan Olur, Çocuksun Sen ve Nidâ öne çıkan kitaplarıdır. Şiirleri arasında ise Gidersen Yıkılır Bu Kent, Sıyrılıp Gelen ve Hâlâ Koynumda Resmin geniş okur çevrelerince bilinir.
Ahmet Telli ne zaman ve kaç yaşında öldü?
Ahmet Telli, 10 Temmuz 2026’da Ankara’da 79 yaşında hayatını kaybetti. 12 Temmuz 2026’da Karşıyaka Mezarlığı’na defnedildi.
Ahmet Telli’nin şiirlerinin başlıca temaları nelerdir?
Aşk, ayrılık, çocukluk, yalnızlık, dostluk, ölüm, siyasal baskı, toplumsal mücadele, bellek ve umut şiirlerinin başlıca temalarıdır. Bu temalar çoğu zaman aynı şiir içinde birbirini tamamlar.
Sonuç
Ahmet Telli, kişisel olanla toplumsal olanı aynı şiirsel damarda buluşturan özgün bir şairdir. Aşkı tarihten, hüznü isyandan, bireyin kırılganlığını ortak bellekten ayırmaz. Şiirlerinin hem geniş bir okur kitlesine ulaşması hem de eleştirel okumaya açık kalması, bu çok katmanlı yapının sonucudur.
Onun şiiri, yaşanan acıları kayda geçirirken okuru umutsuzluğa teslim etmez. Hatırlamanın, dayanışmanın ve yeniden ayağa kalkmanın imkânını da korur. Ahmet Telli’nin Türk edebiyatındaki kalıcı yeri, yalnızca güçlü dizelerinden değil; şiir ile hayat arasında kurduğu bu sahici ve tutarlı bağdan doğar.
Ahmet Telli ile bir röportaj:
Ahmet Telli’nin Şiirlerinden Örnekler
SU ÇÜRÜDÜ
1
Yetmiş iki gündür bir dolapta kilitliyim. Yalnızca anahtar
deliğinden hava giriyor ve ölü bir ışık sızıyor içeri. Yalnızlık
hiç de tanrısal değil, görkemli değil. O yalnızca geçmişle
gelecek, ölümle yaşam arasında kocaman bir karanlık nokta.
Geçmişi ve geleceği olmayan, ölümle yaşam arasında irinli bir
leke yalnızlık denilen. Şimdi ne varsa, anahtar deliğinden sızan
havayla ışıkta… (Farkına varsalar, kapatırlar mıydı onu da?)
Bütün belleğimdekileri yokettim. Elektrikli bir aygıtla yaktım,
jiletle kazıdım. Çığlıkların aralığından uçurdum hepsini, kül
edip savurdum.
Adımdan gayrısını bilmiyorum.
2
Zamanı yiyip bitirdi karanlık. Gece yoktu. Güneş çoktan
kömürleşmiş ve yeryüzü yapışkan bir karanlıkla örtülmüştü.
Yabanıl sesler geliyordu derinlerden ve karanlığı ince bir bıçak gibi
yırtıyordu. Saklayan kırbaç gibi… Acı duvarını aşan bu
sesler, madeni bir gürültüye dönüyor ve yerkabuğunu
zorluyordu artık. Sesim yoktu. Karanlığın karnında yitirdim
sesimi. Kör bir kuyuda unutulan Yusuf’tum belki. Ama
durmadan soruyorlardı. Tanrılar bilmiyordu sordukları şeyleri,
peygamberler büsbütün hain çıkmıştı. Ama yine de soruyorlar,
soruyorlar, soruyorlar…
Adımdan gayrısını bilmiyorum.
3
İki şeyi bilmek istiyorum. (Belki aynı şeyi iki kere bilmek
istiyordum.) Duvarların rengi neydi? Derimin rengi neydi?
Dokunuyorum duvarlara; parmak uçlarımla, avuçlarımla,
dilimle dokunuyorum. Duvarların bir rengi olmalı. Ama hiçbir
duvarcının, hiçbir ressamın bu rengi bildiğini sanmam. Adı
yoktu bu rengin, kimyası yoktu. Belki renksizliğin rengiydi bu.
Çürüyen bir bedenin kokusuydu duvarların rengi…
Adımdan gayrısını bilmiyorum.
4
Bir böcek gibi antenlerimi gezdiriyorum bedenimde. Anahtar
deliğinden sızan ölü ışıkta ellerime bakıyorum. Ellerim… Sanki
bir kadının memelerini hiç okşamamış, sicaklığını duymamış.
Ellerim… Her dizesi çığlık olan şiirleri hiç yaratmamış sanki. Ne
beyaz tenliyim artık, ne esmer, ne de kara… Cüzzamlının,
vebalının bir rengi vardır. İrinin bir rengi… Ölünün bile bir
rengi vardır ama derimin rengi yoktu. Belki çürüyen bir kentin
rengiydi bu. Çürüyen bir dünyanın…
Adımdan gayrısını bilmiyorum.
5
Killi, ayakları üzerinde duramayan bir yaratıktım artık.
Soyumun neye benzediğini unuttum. ‘İnsana benziyorlardı’
diye duymuştum bir vakitler. Demek ki şimdi maymun
halkasında insanlık…
Adımdan gayrısını bilmiyorum.
6
Ağzımı anahtar deliğine dayayıp havayı emiyorum. Böcek
sokması gibi bir yanma duyuyorum boğazımda. Oysa kuru bir
yaprağı bile dalından düşürecek gibi değil bu esinti. Belki
çöle dönmüş toprağa tek yağmur damlasının düşüşü yalnızca.
Çamur gibi bir yağmur damlası… Ama toprak, bu damlayla
çatlatacak bağrındaki tohumu. Çöl, bütün vahalarını bu
damlayla yeşertecek… Genzim yanıyor. İnce bir kan şeridi
sızıyor dudaklarımdan. Kirli, sıcak ve simsiyah…
Adımdan gayrısını bilmiyorum.
7
Suyum, bir litrelik karton süt kutusu içinde. Yetmiş iki gündür
sakındığım ve hergün ancak bir kere dudaklarımı
değdirdiğim… Dilimi bir köpek gibi değdirdiğim. (Dilin suya
dokunuşu… Bir süngerin denizi yutuşu yani. Bir çölün seraba
kesilmesi bir an için.) Her gün ancak bir kere değdiriyorum
dudaklarımı suya. Dilimi kaçırıyorum artık. Sünger, bütün
vantuzlarını birden uzatmasın diye… Bataklıktaki suyun da bir
su yanı vardır. Çürüyen bir bedenin bile dayanılabilir
kokusuna. Kutuda kalan son bir yudum su, bu bile değildi
artık. Küstü, öldürdü kendini su…
Su çürüdü…
Adımdan gayrısını bilmiyorum.
BEKLE BENİ
Karlar tozarken bekle
Ortalık ağarırken bekle
Kimseler beklemezken bekle beni (K.Simonov)
I
Bekle beni küçüğüm
umudu karartmadan
sevinci yitirmeden bekle
döneceğim bir gün elbet
bekle beni
Bahar geldiğinde
kırlara çıkacaksın
diz boyu otlar üstünde
koş koşabildiğince
ve sakın yitirme neşeyi
Kırların sessizliğinde
yüreğinin sesini dinle
ve orada benim için
küçücük bir yer ayır
ve bekle beni küçüğüm
Doğa pervasızdır biraz
bakarsın en olmaz yerde
masmavi bir su fışkırır
ve suyun ışıldayan göğsünde
sevincin nilüferleri
Bahar şaşırtmasın seni
sırtüstü uzan bir gölgeye
suların, kuşların sesini dinle
ve bekle beni orada
döneceğim küçüğüm
II
Mapusane türküleri
hüzünlüdür biraz
belki her dinleyişinde
yüreğin burkulmakta
için sızlamaktadır
Ama acılara alışılmaz
bir şeyler var değişecek
bir şeyler var
değiştirmemiz gereken
önce acılardan başlanacak
Beş on yıl dediğin
pek kolay geçmeyebilir
üstelik bu savaş
bu kahredici kıyım
bitmeyebilir daha uzun süre
Ama sen sahip çıkarak
yaşama ve sevince
bekle beni küçüğüm
acılar bitecek bir gün
sevgiler çiçek açacak
Mapusane türküleri
hüzünlüyse de biraz
yüreğin burkulmasın
için sızlamasın sakın
ve bekle beni küçüğüm
III
Kış kıyamet bir gün
bakarsın çıkıp gelmişim
varsın azgınlaşsın tipi
ve uğuldayadursun
dışardaki rüzgâr
Sakın şaşırma küçüğüm
üşümüş bir serçe gibi
titremesin ellerin
apansız çıkıp geleceğim
kış kıyamet de olsa bir gün
Uğuldayan bu rüzgâr
bu delice yağan kar
ürkütmesin seni
direnmektir artık
bekleyişin öbür adı
Sen türküler söyle
ve gülümse küçüğüm
çünkü sesinin
ırmağıyla yeşerecek
hasretin bozkırları
Bekle beni küçüğüm
umudu karartmadan
sevinci yitirmeden bekle
döneceğim bir gün elbet
beke beni küçüğüm
ZAMAN KEKEMEYDİ
Gün bitti, elindeki güller de soldu
anımsanacak neler kaldı bugünden
paylaşılmış olan nelerdi sımsıcak
belki bir türkü söyleriz geceye karşı
saçlarını tarazlayan bir şafak olur
Zaman kekemeydi ve tarihe sızan
soytarılar gördük gencömrümüzde
ölüm peşimize düşende bir göçebeydik
suretimiz ağardı kurulan darağaçlarına
bütün sığınaklar uçurumlara açılırdı
Rüzgâr suyu soğutsun su terli bedenlerimizi
ve aşkı düşünelim biz, destan yalnızlıkları
konuşursak akşam olur ve yine yağmur yağar
gidersek gülüşler azalır buralarda
kim bulur kayıp adresteki dostları
Bir karanlığa bakıyorum bir de zamana
ay büyüyüp bir gül oluyor ellerinde senin
ve ancak yeni bir yorumu oluyor aşkın
saçlarından sızan bu karanlık yağmur
ayın çağıltısıyla tutuşuyor begonyalar
Saçlarındı diye düşünüyorum ömrümüzü
çözdükçe savrulan rüzgârdı saçların
ve ikide bir aklıma düşüyor aynı soru
-Aşkı bilmiyorsam nasıl değiştiririm
kendimi, seni ve bütün dünyayı
AKŞAMI GECİKTİREBİLİRSİN BELKİ
Feride için
Gün batarken sula fesleğenleri
balkonun kokusu sokağa taşsın
sokaklar kayıp çocuklar gibi
hırçındır, ürkek ve biraz şaşkın
Sular bulutlanır sen susarsın
ve kent çıngıraklı bir yılan kadar
zehirlidir artık sevgilin mahpusken
üstelik kirli bir lekeye döner umutlar
Acılar katlanır mendil yerine
sarışınlaşırsın bu kaçıncı güz
ellerin üşür, çiy düşer çiçeklere
beklediğin mektuplar da gelmez
Bomboş sayfalara dönerken aklın
tecrit’teki kitabı fareler kemiriyor
ve düşlerin sonsuz bir boşluktayken
bir sigara yakıyorsun, tutuşuyor sular
Akşamı geciktirebilirsin belki
suladığın fesleğenlerle, kimbilir
ama vaktin ayırdındadır şimdi
kuşlar, çocuklar ve mahpuslar
Usulca inse de koldemirleri
ÇOCUKSUN SEN / I
Dünyanın dışına atılmış bir adımdın sen
Ömrümüzse karşılıksız sorulardı hepsi bu
Şu samanyolu hani avuçlarından dökülen
Kum taneleri var ya onlardan birindeyim
Yeni bir yolculuğa çıkıyorum kar yağıyor
Bir aşk tipiye tutuluyor daha ilk dönemeçte
Çocuksun sen sesindeki tipiye tutulduğum
Dönüşen ve suya dönüşen sorular soruyorsun
Sesin bir çağlayan olup dolduruyor uçurumlarımı
Kötü bir anlatıcıyım oysa ben ve ne zaman
Birisi adres sorsa önce silaha davranıyorum
Kekemeyim en az kasabalı aşklar kadar mahçup
Ve üzgün kentler arıyorum ayrılıklar için
Bir yanlışlığım bu dünyada en az senin kadar
Ve sen kendi küllerini savuruyorsun dağa taşa
Bir daha doğmamak için doğmak diyorsun
Ölümlülerin işi bir de mutlu olanların
Onların hep bir öyküsü olur ve yaşarlar
Bırakıp gidemezler alıştıkları ne varsa
Çocuksun sen her ayrılıkta imlası bozulan
Susan bir çocuktan daha büyük bir tehdit
Ne olabilir, sorumun karşılığını bilmiyor kimse
Kötü bir anlatıcıyım oysa ben ve ne zaman
Bir kaza olsa adı aşk oluyor artık
Aşksa dünyanın çoktan unuttuğu bir tansık
Seni bekliyorum orda, o kirlenen ütopyada
Kirpiklerime düşüyorsun bir çiy damlası olarak
Yumuyorum gözlerimi gözkapaklarımın içindesin
Sonsuz bir uykuya dalıyorum sonra ve sen
Hiç büyümüyorsun artık iyi ki büyümüyorsun
Adınla başlıyorum her şiire ve her mısrada
Esirgeyensin bağışlayansın, biad ediyorum.
Çocuksun sen ve bu dünya sana göre değil
ÇOCUKSUN SEN / II
Çocuksun sen sesinin çağlayanına düştüm
Bir çiçeğe tutundum düşerken, ordayım hâlâ
Sallanıp durmaktayım bir saatin sarkacı
Nasıl gidip geliyor gidip geliyorsa öyle
Zaman benim işte, nesneleşiyor tüm anlar
Dursam ölürüm paramparça olur dünya
Çocuksun sen sesinin çağlayanına düştüğüm
Uçurum diyordun bir aşk uçurum özlemidir
Bırakıyorum öyleyse kendimi sesinin boşluğuna
Tutunabileceğim tüm umutları görmiyeyim için
Gözlerimi bağlıyorum geceyi mendil yaparak
(Gözlerim bir yerlerde daha bağlanmıştı, bunu
Unutmuyorum unutmuyorum unutmuyorum hiç)
Bir rüzgâr esse ellerin fesleğen kokuyor
Kırlangıçlar konuyor alnına akşamüstleri
Bu yüzden bir kanat sesiyim yamaçlarda
Üzgün bir erguvan ağacıyla konuşuyorum
Ayrılığın zorlaştığı yerdeyim ve dalgınlığım
Bir mülteci hüznüne dönüyor artık bu kentte
Çocuksun sen alnına kırlangıçlar konan
Bir bulutun peşine takılıp gittiğimiz yer
Okyanus diyelim istersen ya da sen söyle
Batık bir gemiyim orda, seni bekliyorum
Upuzun bir sessizliğim fırtınalar patlarken
Gövdem köle tacirlerinin barut yanıkları içinde
Ve gittikçe acıtıyor yaralarımı tuzlu su
Çocuksun sen, büyümek yakışmazdı hiç
Gülüşünün kokusuyla yeşerdi bu elma ağacı
(Soluğunun elma kokması bundandı belki)
Bir elma kokusuna tutundum düşerken
Sallanıp durmaktayım bir saatin sarkacı
Nasıl gidip geliyor gidip geliyorsa öyle
Çocuksun sen, çocuğumsun
SAVRULAN KÜLLERİ ÖMRÜMÜZÜN
Bir kızın kocaman gözlerinde gördüm
bulutların dağlara sessizce çöküşünü
Çocuksu susuşları gördüm, kırılan sevinci
Ve kalbimi puslu yamaçlardaki pusulara saldım
çobanlar çoktan inmişlerdi ovaya
bense yapayalnız bir ağaçtım doruklarda
Harelenen sularda bir yanık kokusu
ve uzun boyunlu bir kızın gülümseyişi
Işık zamana bağlı zamansa onun
kocaman gözleridir artık
Anladım tarih de yazılmaz
bir aşkın sayfalarına düşmüyorsa gün
Yalnızdım, yapraklarım dökülmüştü bir bir
deryalara savrulup çöllere düşmüştü
Bir duman tütüyor yine hangi kent yandı
hangi sokakta vuruldu sevgilim
Bir demet menekşe bir avuç toprak
burkulan bir yürek miyim hep
Sesimde bir yanma bir kekrelik
uzayıp giden bir çöl yalnızlığı
Gazeteleri okumuyorum başım dönüyor
sulanmamış çiçekler gibi kuruyor her şey
her şey bir yolculuğun hüznünü taşıyor
gidip de gelmemek üzere bütün yüzler
Puslu yamaçlarda bir çakal gölgesi
bir dağ suskunluğu yürüyor kentlere
yenilen biz miyiz yoksa aşklar mı
bir kızın kocaman gözlerinde görüyorum
savrulan küllerini ömrümüzün
Bu kenti ayrılıklar yıkacak birgün biliyorum
Ölümden şikâyeti yok ölüp gidenlerin
ama bir kızın kocaman gözlerinde yangınlar çıkıyor
Acılar dehşetli kinlendiriyor beni
Kabarıp duruyor içimde, kabarıp duran bir okyanus
yurdumu arıyorum batık bir tekne değilim
yurdumu arıyorum kızgın küller ortasında
BELKİ YİNE GELİRİM
Dudaklarımı kanatırcasına ısırıyorum günlerdir
Her sözcük dilimin ucunda küfre dönüyor çünkü
Bir gök gürlese bari diyorum, bir sağnak patlasa
Bitse bu sessizlik, bu kirli yapışkanlık bitse
Ama bir tufan az mı gelir yoksa yine de
Yırtılan ve parçalanan bir şeyler olmalı mutlaka
Hiç durmadan yırtılan ve parçalanan bir şeyler.
Oysa ne kadar sakin bu sokaklar ve bu kent
Ne kadar dingin görünüyor bana şimdi gökyüzü
Gidenler nerde kaldılar, özledim gülüşlerini
Bir kenti güzelleştiren yalnız onlardı sanki
Onlardı çocuklara ve aşka ölesiye bağlanan
Kadınları güzelleştiren herhalde onlardı
“Tükürsem cinayet sayılır” diyordu birisi
Tükürsek cinayet sayılıyor artık
Ama nerede kaldılar, özledim gülüşlerini onların
Uzun uzun bakıyorum kıvrılan sokaklara
Tek yaprak bile kıpırdamıyor nedense
Ve tek tek söndürüyor ışıklarını varoşlar
Alnımı kırık bir cama yaslıyorum, kanıyor
Kanımın pıhtılarında güllerin serinliği
Ve fakat bir cellat gibi yetişiyor pusudaki
Dilimin ucunda küfre dönüyor her sözcük
Yaşamak neleri öğretiyor, düşünüyorum
Okuduğum bütün kitaplar paramparça
Çıkıp dolaşıyorum akşamüstleri bir başıma
Bir uçtan bir uca yalnızlıklar oluyor kent
Bulvar kahvelerinin önünden geçiyorum
Sarmaşık aydınlar, arabesk hüzünler
Bir gazete sayfasında sereserpe bir yosma
Sesler gittikçe azalıyor, kuşlar azalıyor
Ve ne zaman yolum düşse vurulduğun yere
Kızgın bir halka oluyor boynumda o sokak
Hüznü yalnız atlarımız duyuyor artık
Biz çoktan unutmuşuz böyle şeyleri
Ama içimde bir sırtlanın dalgın duruşu
Ve dilimin ucunda küfre dönüyor her sözcük
İçimde zaptedilmez bir kırma isteği
Dizginlerini koparan bir at sanki bu
Soluk soluğa kalıyorum her sonbahar
Ve sevgilim ne zaman hoşgörülü olsa
Bir yolculuk düşüyor aklıma, gidiyorum
Bütün gençliğim böylece geçip gitti işte
Ama hala bir şeyler var vazgeçemediğim
Hangi duvar yıkılmaz sorular doğruysa
Bir gün gelirsek hangi kent güzelleşmez
Şiirlerim bir dostun vurulduğu yerde yakıldı
Geri almıyorum külleri yangınlar çıksın diye
Devriyeler çıkart şimdi, bütün ışıklarını söndür
Sorduğum hiçbir soruyu geri almıyorum ey sokak
Ve dilimin ucunda küfre dönüyor her sözcük
Dudaklarımı kanatırcasına ısırıyorum günlerdir
Bir gök gürlese bari diyorum bir sağnak patlasa
Bitse bu kirli ve yapışkan sessizlik, hiç gitmesem
Oysa ne kadar sakin sokaklar, bu kent ve bütün yeryüzü
İpince bir su gibi sızıyorum gecenin tenha göğüne
Sessizce çekip gidiyorum şimdi, sessiz ve kimliksiz
Belki yine gelirim, sesime ses veren olursa bir gün…
YENİLDİK
Yenildik;
Şimdi kim bilebilir zakkumun
O kekre tadını bizim kadar
Tenimize sinmiş sülfür kokusunu
Soluğumuzdaki cıvayı kim duyar
İntikamcıydı bilim, sezgimizse
Gölgesi sulara vuran bir ceylan
Neyi yaşamışsak ömrümüz diye
Derimize yazdı o vak’anüvis
Kehribar saplı bir hançerle
Kehânet kuyularında sınandık
Terkettiğimiz her şehir yakıldı
Anıtlar dikildi kahhar ve kutsal
Zamansa bir karadeliğe dönüştü
Belleğimizin oksitlenen çöllerinde
Çöl ve moraran cesetler, rüya
Kâbusa dönüyor cinnet saatidir
Coğrafyanın bu yakasında bir halk
Kendi oğullarını boğazlıyor artık
Kûfi bir cesaret oluyor cinnet
Biz keder diyorduk, tarihmiş
Dilimizde işte o kil ve kül tadı
Şimdi kim bilebilir yenilginin
O kekre kokusunu bizim kadar
Soluğumuzdaki cıvayı kim duyabilir
AKBABALAR-KELEBEKLER
Yüreği ağzında bir çocuk
Gibi alırken kalemi elime
Beceriksiz, acemi ve olasıya
Yapayalnızım her defasında
Bu sonuncu olsun diyorum
Ömrümün eksiksiz tek şiiri
Yazılsın artık kırk yaşımın
Ve bir aşkın bittiği bu gece
Akbabalar bin yıl kelebekler
Bir mevsim yaşarlarmış ki aşk
Da kısa ömürlüdür, başlar
Gibi biter yaşanmışsa eğer
Yaşanan ne varsa hoşgörünün
Bir parçasıdır artık ama ben
Yine de yakabilirim bu gece
Bütün anılarımı bir şiir için
Sonra irkiliyorum, anılarım yoksa
Dostlarım da terkedilmiştir yangın
Sürüp dururken yurdumda ki o zaman
Kıymeti harbiyesi nedir bu şiirin
Sabaha karşı dilim paslı
Beynim keçeleşmiştir ve yangın
Yalnızlığıma sıçrarken üşüyor
Bütün sözcükler. Umut yoktur
Yüreğim diyorum, kekeme
Alıngan, serseri yüreğim
Sen nerden bilebilirsin
Bir şiirin nasıl yazıldığını
ANISI BİZ OLALIM BU SOKAKLARIN
Anısı biz olalım bu sokakların
öpüşmediğimiz tek saçak altı
hiçbir otobüs durağı kalmasın
Biz yürüyelim kent güzelleşsin
gürültüsüz sözcükler bulalım
yeni sevinçlere benzeyen
Biz gelince bir yağmur başlar
yüzün çizilir buğulanan camlara
bir uzun karartma biter
akasyalar köpürür birdenbire
ve her avluda adınla anılan
çiçekler sulanır akşamüstleri
Bir arkadaş evine uğrarız yol üstü
bir fincan kahve içeriz, ısıtır bizi
başını sessizce omzuma koyarsın
gülüreyhan olur soluğun
Biz kalırız kuşlar dönüp gelir
her balkonda bir menekşe sesi
Belki yeniden güzelleştiririz
adları değiştirilen parkları
perdeleri hiç açılmayan evlerde
ışıklar yanar çocuk sesleri duyulur
tanıdık sevinçlerle dolar yeniden
kendi sesini kemiren alanlar
Anısı biz olalım bu sokakların
ve hiç durmadan yağmur yağsın
Biz gürültüsüz sözcükler bulalım
sarmaşıklar fısıldaşsın yine
Gidersek birlikte gideriz
yeni sevinçler buluruz hüzne benzeyen
AŞK BİTTİ
F.E.S. ve öbürleri için
Bir aşk nasıl biterse öyle bitti bu aşk da
Uzun bir hastalık gibi
Aralıksız dinlediğim alaturka bir fasıl gibi
Gökyüzüne bakmayı, dostlara mektup yazmayı
Çiçekleri sulamayı unutmuşluğum gibi
Bitti.
Bir aşk nasıl biterse öyle bitti bu aşk da
Yürümeyi yeniden öğrenen felçli bir çocuk gibi
Sokağa çıkmalıyım şimdi ve çoktandır
İhmal ettiğim dostlara yeni bir adres bırakmalıyım
Pencereleri açmalı, kitapları düzenlemeliyim
Belki bir yağmur yağar akşama doğru
Yarıda bıraktığım şiirleri tamamlarım
Aşk da bitti diyordu ya bir şair
Aşk bitti işte tam da öyle
AYRILIK AYRACI
Bütün ayraçları kaldırdın ama unuttuğun
Bir şey vardı yine de, çiçekleri sulamadın
Gökyüzü sarardı o zaman bulutlar kirlendi
Ve ne kadar az konuşur olduk günboyu
Birden ayrımsadık ki ayrılık orda başlıyor
Tam da susuşların birbirine eklendiği yerde
Ezberlenecek hiçbir şey yok bu dünyada
Kirletilmemiş bir bulut bile yok artık
Böyle diyorsun her yolculuğa çıkışımda
Yaşadığın kent de sana benziyor gitgide
Ne zaman dönmeyi düşünsem yangın çıkıyor
Ya da erteletiyorum biletimi son anda
Uzun bir sessizlik oluyorsun dağlara baksam
Karşılıksız mektuplar kadar burkuluyor kalbin
Yazdığım şiirler de canımı sıkıyor artık
Fotoğraflarımı yırtıp atıyorum tek tek
Ve ben bütün yapraklarımı döküyorken şimdi
Eylül diyorsun, tam da orda başlıyor ayrılık
Üşüyünce ağlıyorsun yalnızım dememek için
Uçaklar gemiler trenler çiziyorsun duvarlara
Kendine bir deniz bul artık bir de rüzgâr
Parçalanacağın bir uçurum bul bu dünyada
Tek tutkun o kenti bırakıp gelmek olmalı
Ve gelirken havaya uçurmak bindiğin otobüsü
Birden ayrımsadık ki ayrılık orda başlıyor
Tam da çiçeklerin sulanmadığı yerde
Konuşacak bir şeyler bulamıyorsak günboyu
Derim ki ayrılık gündemdedir ne yapılsa
Ve sen bütün ayraçları kaldırdığını sanmıştın
Ama unutmuşsun yine de ayrılık ayracını
ESKİ BİR HÜZÜNLE
Günlerdir eski bir hüzünle çıkıyorum voltaya
(kötüye işaret bu, üstelik yalnızlığa sığınıyorum)
Unutup gitmişim ezberimdeki bütün şiirleri
bulutlara bakıyorum uzun uzun, yalnız bulutlara
O uzak kasaba akşamları düşerken aklıma
tecrit’teki yine bir türkü tutturuyor
Ey kalbim sana denk düşüyor bütün bu acılar
acılar tek ve mutlak olan bir şeyi anlatıyor
Yağmur kuşları geçiyor avludan sürü sürü
dalların hışırtısını duyuyorum, üşütüyor beni
Ötede, kentin üstünde bir şimşek çakıyor birden
suretin yansıyor göğe ve her yağmur damlasına
Uzak bir anı oluyor her şey, silikleşiyor
ve alnım ateşler içinde, bir tutabilsen
unutup gitmişim bütün türküleri artık
(kötüye işaret bu, üstelik yalnız sana sığınıyorum)
Kısa süren hastalıklar vardır ya, işte öyle
geçip gidiyor akşama doğru hüzün bulutu
resmini asıyorum ranzamın başucuna yine
ve bir türkü tutturuyorum günün son çayında
-Teslim olmayalım halilim kurşun atalım!
SIĞINAK
Sözün yine hep aşktan yanaysa
sevgilim sen sakla bir kaçağı
belki yorgun ve yaralıdır hâlâ
ölüm basmıştır son sığınağı
Sus ve sadece dinle sessizliği
perdeleri çek ışıkları söndür
bir selam bir haber gönderir belki
sesleri hiç duyulmayan dostlar
Bir cigara sar bitlis tütününden
bir çay demle sonra, anısı kalsın
bekle başında onun sabahadek
Belki benim sana böyle sığınan
yapayalnız ve öylesine yorgun
kimliği duvarlarda kalan bir kaçak
GÜLÜŞÜN EKLENİR KİMLİĞİME
Gün biter gülüşün kalır bende
anılar gibi sürüklenir bulutlar
Ömrümüz ayrılıklar toplamıdır
yarım kalan bir şiir belki de
Aykırı anlamlar arayıp durma
güz biter sular köpürür de
kapanmaz gülüşünün açtığı yara
uçurum olur cellat olur her gece
Her gece yeniden bir talan başlar
acı ses olur, ses deli bir yağmur
eski bir eylüle gireriz böylece
Sığındığım her yer adınla anılır
ben girerim, sokağı devriyeler basar
bir de gülüşün eklenir kimliğime
HÜZ’NÜN İSYAN OLUR
Suya düşen bir karanfilse yüreğin
bırak kendini ırmağın türküsüne gülüm
vursun seni o taştan bu taşa
o çağlayandan bu çağlayana
Kavgadan uzak kalmışsan
sevdadan da uzaksın demektir
devinmez yüreğinin mağması
çatlamaz sabrın kara taşı
KALBİM UNUT BU ŞİİRİ
Uğuldayan ve hep uğuldayan
bir orman kadar üşüyorum şimdi
yanlış rüzgârlar esiyor dallarımda
yanlış ve zehirli çiçekler açıyor
Kanımda kocaman gözleriyle bir çığlık
Su ve ses kadar beklediğim
ne kaldı geride, bilmiyorum
uzanıp uyumak istiyorum gölgeme
ve sarınmak o kocaman gözlerin
uğuldayan rüzgârlarına
Bir acıyı yaşarım ve zehrinden
çiçekler üretirim kömür karası
uçurum kadar bir yalnızlık
yaratırım kendime, atlarım
Anısı yoktur küçük rüzgârların
Yapraklarım yok artık kuşlarım yok
büsbütün viran oldu dağlarım
ezberimdeki türküler de savrulup gitti
ömrümün karşılığı kalmadı sesimde
sesimde yalnız ormanların gümbürtüsü
Yanlış, daha baştan yanlış
bir şiirdi bu, biliyorum
ve belki ömrümüzün yakın geçmişi
bu kadar doğruydu ancak, kim bilir
Kalbim unut bu şiiri
Ahmet TELLİ





