Hüseyin Atlansoy

Hüseyin Atlansoy Kimdir? Hayatı, Eserleri, Edebi Kişiliği, Özellikleri

Hüseyin Atlansoy (d. 1962, Mihalıççık / Eskişehir)

İlk ve orta öğrenimini Eskişehir’de tamamladı. Bir süre Boğaziçi Üniversitesi Temel Bilimler Fakültesinde okudu. İÜ Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümünü bitirdi. Halen öğretmenlik yapıyor. Şiirleri 1982’den itibaren Diriliş, Yönelişler, Yedi İklim, İkindi Yazıları, Şiir Atı, Albatros, Dergâh, Bürde, Hece dergilerinde yayımlandı. Şehir Konuşmaları ile 1990 Türkiye Yazarlar Birliği Şiir Ödülünü aldı.

Eserleri

Şiir:

  • İntihar İlacı (1985),
  • Balkon Çıkmazında Efendilik Tarihi (1987),
  • Şehir Konuşmaları (1990),
  • İlk Sözler (1998),
  • Kaçak Yolcu (1998).

Şiirlerinden Örnekler:

Balkon Çıkmazında Efendilik Tarihi

bir örnek giysili efendileri beklemekten yorgun
fincan gibi turtularının gülümsemesi yani afrikalı

artık kimseler gelmiyor; cezayir yabancı dil kursu
parmaklarını taklatınca kuşları havalanmıyor bella’nın

gece uçuşuna çıkamıyor azizler gece kuşları suskun
sigarasını tüttürüyor mısırlı üstüne ortadoğu’nun

efendi efendi hani kul köle korkutan seni
ki bir balkon çıkmazında güneşi seyrediyor
özgür atılımlarıyla sersefil gece ve zenne
hintyağı akışında boyuneğişini ölümlerin

kızların sevgiliye ortak dudaklarında duman
enişteler toplamı temerküz kampı gözlerinde
bir kraliçe özür dilemeye dili dönmüyor
bütün tarih kulağında küpe

bir hatırlatma tek kulağı küpeli şirpençe
kölemenlerin üstüne arasıra birkaç beyit

II
/anlamıyoruz sizi; sizin futbol sahası danslarınız
karşılamaya yetmiyor bir genç kızı

ve o genç kızın kulakmemelerinden
akan saf süt tazeliğinde pıhtılaşmış küpelerini

ana karnında cennetini yaşamış bir delinin
göğsüne bir zafer madalyası gibi iliştirilmesine yetmiyor/

yollar bomboş sürekli uykular mutluluğu
efendi utancından pembeleşmiş kekre gülüşlerde

aslı bilinmeyen fransızca şarkıları dinlemekten yorgun
kekeme gülümsemelerin mahmur yüzü ortadoğu
kesik öksürüklerini saçlarımıza düzensiz
zincirleme darbeleriyle savuruyor

atların terkisine uzanan eyerlerin saltanatında
efendi balkon çıkmazında canalıcı tavrıyla
arapkırması gözlerini kırpıyor ilgilerinin

III
yağmursuz çöllerin oruca niyetli kum taneleri
efendinin kulağına kaçıyor
sonu gelmiş haberi olmayan uykularda
bu sevgiyi orucuna bozmaya mahkûm bir derviş gibi

bitiriyorum
işte boynumuz vurun efendiler, yaşıyoruz
ölü toprağı dökülüyor üstümüzden
bir kumarbaz şansı ile çay içmeye geliyoruz.

———
Cuma Koşusu

/siz de biliyorsunuz
‘hüzün’ bu yıl yine moda çocuklar/

cumartesi olanca buğusuyla yayılıyorken
iğde dallarına, nar kırmızısı sıcaklığıyla örtülü
caddelerden, kaldırımlardan sokak aralarına
sızıp
kara kavruk kadınların ve tezgâhtarların
ellerinde
bir tomurcuk, bir orkide çiği oluveriyor.

/hüzün
monepeto değil çocuklar/

yorgun, pazar çantalarını kavramış bilekler
ince, ola ki nazenin bir gülümseyişi
temiz giyimlilere değil, biliyorsunuz
kravatla, fularla elma satılmaz çünkü
yitmişlere, kumaş tüccarlarına, küfürbazlara
yüzlerine bile bakmadan
bir file dolusu hayat karşılığı ödeyiveriyor.

/iyisi, kötüsü olmaz acının ve acı
insanın yüzünde gizlidir; çocuklar/

oysa cuma bugün
günlük güneşlik sevincin abidesi
sisli vapurlar, sigara dumanları, yarım
bırakılmış sarışınların yas günü bugün

/ah! Robenson, cumayı bırak adandan
‘yarın cumartesi’ biliyorsun
biliyorsun ben yeşil gözlü bir çinle avunabilirim
Pekin’de bile olsa/

yavaş yavaş alışıyorum
kente yeni gelmişlerin ürkek sorularına
hatırımda gözlerle geçilen boğaz
bir salı günü uzaklığında olsa da.

/cuma cumartesi Robenson ve saire
ne intihar ve balkon bir buse versene/

sonra yayılsın olanca buğusuyla özlem
bitmeyen zafer haftası; ‘hüzün’ zaten.
————-

Gül

bir gül ararım
yetmiş bir diken batsın ellerime

öyle bir nârım ki yanarken gül
burcu bir toprak
dökülsün isterim bedenime

su dökülsün
su dökülsün su üstüme
konduğunda çiğler üstüne aksın dilim
ateş! üstüne ateş, güller saçılsın üstüme

bir gül açılsın
sevgilinin şefaati dileğince
yetmişbir kerre yetmişbir ince diken
batsın ellerime

Allahım
günahkâr dağlarımı bassın deryaların
bir gül açılsın bir gül için
bin gül içinde

—————-

Sebepsiz Hüzünler Sultanlığı

burası sebepsiz hüzünler sultanlığı
kül burada her şey; aşk,bilgi ve keşif
zaman şu an ve mekan şu nokta
gelir geçer sultanlık hafif ve gözyaşlarıyla

burası sebepsiz hüzünler sultanlığı
yok burada gözlem,deney ortamları ve varsayım
hipotezler,büyük teoriler,hatta bilimsel yasa
ülkem; laboratuarda sıkıştırılmış kahkaha

burası sebepsiz hüzünler sultanlığı
yolunu yitirenlerin kıyısında armasız,tuğsuz
nedimeleri de olmayacak bu aşkın ancak garipler
aşikar kılınacak kirpiklerinin ucunda incinmişlik

burası sebepsiz hüzünler sultanlığı
bir çingen gülümseyişinin ısıttığı otağ!
attık her şeyi ateşe keskinliğiyle bakışımızın
elbet beylik kılıcı şiir kızının kalbinde ışıyacak!

burası sebepsiz hüzünler sultanlığı
gözyaşlarıyla ağlanmayacak çünkü şehzademiz yok
ancak gözlerimizi biriktirebiliriz içimizde
kırdık kafasını zekanın ölümden öte ölüm-çok! !

————-

Hamle Sırası

Satrancı bilmezdin bundan ki
Bütün sevda oyunlarının galibi sendin

I- “Hayta Hamle”

Santranç diyor çocuk, santranç
Bir antlaşmadır sınıftan ve hasattan kopuk gülümseyişlere.
Oysa alabildiğine kopuk filozof
Hancı olmaktan vazgeçmiş göçebe kimliğinde
/Laf aramızda
Millet efendi sanıyor onu hayatın hafifliğinde
Oysa ölüyor filozof ağır hüznünde/

Satranç diyor şair
Salı ve perşembeye bağlı hüzünlerin
Kızarmış o güzelim nar çiçeklerinin
Unutulmaya terkedilmesidir- A evet
Kanundur: Unutmak acıya direnme

Düşünde beyaz taşları ve beyazlığını
Ele vermeyen mendilini ve dişlerini
Seçiyor sevgili. Ve akıyor
Saçlarından karanlık bir nehir. Hadi söyleyelim
İngilizcesiyle: “dark river in your black hair”

Saçlarında
Parlayan bir-iki beyaz tel; nehirde
Yanan beyaz çakıltaşları gibi.
Piyon hamle ediyor ancak
O ana kadar sakin ve miskin yıkanan at
O muhteşem dönüşüyle
Sanki bir salonda
Reverans edercesine
Engelliyor küçük savaşçının
Vezirlik hayallerini
Olsun diyor çocuk olsun ne çıkar
Önümde uzun bir ömür; girilecek sınavlar
Ölüm kalım savaşları, âşık olunacak kızlar
Ve muhteşem matlar var!

Ah! diyor filozof, ah bir bilsen
Zamanın ölçümü referans noktasına
Göre değişir dese de
O zeki ve dili kocaman şarlatan
Yani Ayştayn
Herkesin ama herkesin
İnce örülü bir kaderi ve giydiği kazaklara
Bile sinmiş bir kederi var!

II- “Derin Sükût”

Son bir salınışla ellerini saçlarına
Götürüyor dişi oyuncu: Hani diyor
Hani saçlarımı savuracak rüzgâr! Hani…
Hani atlar hani beni uçuracak kanatlar
Hani o muhteşem bakışıyla derin kartal!

Bu oyunda kartal yok diyor şair
Bendim o ve yitirdim bakışımın yarısını
Yenilgisiz bir gökyüzünde asılı kaldım
Oysa sultanım ben süzülürken kayıtsız
Siz
Sonsuz ve süresiz bir pata
Uzatırken aşkınızı
Kanatlarıma uzanamazsınız..

III- “Oyunun Sonu”

– Beyaz masayı terk eder
Asla dönmez artık gökyüzüne
İlk hamleyi pas geçmiştir
Yüzünde derin bir sükût

—————-
Kaçak Yolcu

Öğleyi hızla geçerek
bir ayrılık ikindisine uğruyor zaman.
Yaşlı ve yorgun ruhum
vedalaşıp uzaklaşıyor gölge ve ışıktan

Gülücükler öpüşler sunuyor bana
kırık bir kapıdan odama sızan akşam
Keklik sekişleri ve ötüşlerle
göz kırpımlık bir anda beliren doğrudan.

Katlanarak akıyor duru bir su zaman
artık hiç bahsetmeyeceğim ben ruhumdan.

Bedenim gibidir ruhum da
kalabalık önünde soyunmaktan utanan.
Öylesine mahcup başını yerden kaldırmayan
hayır hayır bahsetmeyeceğim ben ruhumdan.

Ah! devinen kanı bedenimin bir dursa
bahsetmeyeceğim ben artık hiç ruhumdan.
bulunsa sabah gibi bir taş başucumda
dinlenecek ruhum da su uğultusundan
—————-
Musalla Taşında Açan Gül

Yağmur bu kadar inceyken
Ağır açan bir gül kadar hafifken merhamet
Ölüm çok ağır Allah’ım
Ölüm çok ağır affet.

Hafiften bir yağmurla Allah’ım
Musalla taşında bir gül kıl beni
Usulca bir güvercin
Kaldırsın ince kırmızı giysilerimi

İznin olursa açılsın kuş dili
Söyleyiversin ince naif şarkılar
Zamanın süzgecinden geçen bedenimi
Dağıtıp savursun ruhumla birlik rüzgâr.

Hiçbir sırrını ele verme
Öl ya da ölü taklidi yap ey suretim
Dişleri kenetlenmiş çenesi bağlı
Bir ölü taklidi yap – yapabilirsen
Çünkü bir tek
Ölüler doğru fotoğraf verir.

Ayrıca bakınız->> 1980 SONRASI TÜRK ŞİİRİ