Feriddün Attar

Feriddün Attar Kimdir? Hayatı, Edebi Kişiliği, Eserleri

Feriddün Attar Kimdir? Hayatı, Edebi Kişiliği, Eserleri

Feriddün Attar (D. Mart, 1145, Kedken, İran – Ö. 1221, Nişabur, İran)

Feriddün Attar

Feriddün Attar, Horasan Selçuklularının son zamanlarında 537-540 (1142-1145) yılları arasında Nişabur’da doğmuştur. Asıl ismi “Ebu Hamid Feridüddin Muhammed b. Ebi Bekr İbrahim-i Nişaburi”dir, “Attar” lakabını alması ise eczacılık ve tıp ile ilgilenmesinden kaynaklanmaktadır. Çocukluk ve gençlik yılları hakkında kesin bilgi ve kaynaklar bulunmamaktadır, kaynaklardaki bilgiler birbirlerinden farklı ve yetersizdir ancak Attar’ın eserlerine bakıldığında onun gençliğinde bir yandan attarlıkla uğraştığı bir yandan da eğitim aldığı anlaşılmaktadır. Anne ve babasını erken yaşta kaybetmiştir. Muhtarname adlı eserindeki iki rubaisinde oğlunu kaybettiğini dile getirmiştir dolayısıyla evlenmiş olduğu anlaşılmaktadır.

Attar’ın bazı şiirleri ve çeşitli kaynaklara bakıldığında Irak, Şam, Mısır, Mekke, Medine, Hindistan ve Türkistan’a seyahatler yapıp Nişabur’a geri dönüp inzivaya çekilmiştir. Uzun yıllar devam eden inzivası Moğol istilasında şehit edilinceye kadar devam etmiştir.

Attar’ın tasavvuf terbiyesini kimden aldığı sorusunun cevabı kesin olarak bilinmemektedir. Bir görüşe göre Attar’ın babası Şeyh Kutbeddin Haydar’ın müridi olduğu için Attar ilk tasavvufi terbiyeyi bu dervişten almıştır.  Başka bir görüşe göre Tezkiretü’l- Evliya adlı eserinin mukaddimesinde “imam” şeklinde bahsettiği Necmeddin-i Bağdadi’dir fakat kesin bir durum söz konusu değildir. Attar, Esrarname’sinin mukaddimesinde, İlahi-name, Mantıku’t- Tayr gibi eserlerinde övgü ile yer verdiği Ebu Said’e manen intisap ettiğini, terbiyesini ondan aldığını dile getirir bu sebeple kendisini “üveysi” olarak tanıtır. (Üveysilik: Tasavvufta bir kişinin birebir olarak görmediği kişi ya da kişilerden manevi eğitim almasıdır)

Attar’ın eserlerine bakıldığında devrinin birçok mutasavvıfı ve şeyhiyle dostluk kurduğu, dostluk kurduğu şeyhlerin eserlerini okuyarak kendini geliştirdiği görülür. Mevlana, Attar için “Hallac’ın ruhu Attar’da tecelli etmiştir” demiştir, Attar’ın fikirlerine bakıldığında da Hallac-ı Mansur’un fikirlerinden temel aldığı görülür. Tasavvufi düşüncesinde Hallac-ı Mansur’un, Beyazıd-i Bistami ve Hakim Senayi’nin görüşlerinin etkisi vardır. Kaynaklara bakıldığında Attar’a eğitim veren, tarikat yolunu gösteren herkesçe bilinen bir şeyhin adına rastlanılmaz aynı zamanda eğitim verdiği müritlerine de kaynaklarda rastlanılmadığı için, Attar’ın bir tarikat/ şeyh bağlantısının olmadığı anlaşılır.  Kendisinden sonra yaşayan Mahmud-ı Şebüsteri, Sadi, Hafız ve Molla Cami gibi pek çok İranlı mutasavvıf, şair ve edibi etkilemiştir.

Sadece Devletşah ve Camii tarafından anlatılan bir hadiseye Mevlana ve ailesi Belh’ten hicret ederken Nişabur’a da uğramıştır ve burada daha Mevlana on iki yaşındayken Attar ile karşılaşmıştır ve Attar Esrarnamesi’ni Mevlana’ya hediye etmiştir.

Feriddün Attar’ın Edebi Kişiliği

Attar klasik nazım şekillerinin pek çoğunu kullanmıştır ancak mesnevi ve gazel başarısını gösterdiği alan olmuştur. Orijinal ve yer yer aşkla dolu rubailer yazmıştır ancak Hayyam seviyesine ulaşamamıştır. Yazdığı kasideler na’t, öğüt ve ana tasavvufi meseleler üzerinedir ve devrinin büyük kaside üstatları olan Unsuri, Ferruhi ve Minuçihri’ nin kasideleri kadar olgun ve akıcı değildir. Dini-ahlaki kasidelerinde devrinin birçok kaside sanatçısından daha iyi eserler kaleme almışsa da Senai ve Nasır-ı Hüsrev’i geçememiştir. Attar’ın ustalığını gösterdiği nazım şekli tasavvufi gazelleridir, bu nazım şeklinde yaratıcı olmanın yanında kendisinden sonra gelen mutasavvıf, şair ve edipleri etkilemiştir.

Mesnevilerinde tasavvufi bir meseleyi ele alırken temsillere başvurmuş, ilk olarak bir çerçeve oluşturup belirli bir plana göre iç içe daha küçük hikayelere yer vermiştir (Çerçeve öykü tekniği: dış anlatı denilen ana çerçeve ve bu ana çerçeve içerisinde yer alan kendi içinde bağımsız ancak hem birbiriyle hem de ana anlatı ile ilişkisi olan eserlerdir. Binbir Gece Masalları bu tekniğin uygulandığı bir eserdir.) Horasan üslubunda akıcı, süssüz bir dili vardır. Kelimeler genellikle bilinen anlamlarıyla kullanılmıştır.

Feriddün Attar’ın Eserleri

Hellmut Ritter, Attar’ın eserlerini üslup açısından üç devreye ayırır:

  1. Birinci Devre: Bu devrede kaleme aldığı eserlerinde başı sonu belli, tertipli bir ana hikaye ve araya sıkıştırılmış fıkralar yer alır.
  2. İkinci devre: Plan zayıflamaya başlar, fıkra azalır iç dünya ve maneviyata yer verilir.
  3. Üçüncü Devre: Plan ve tertip kaybolmuş durumdadır.

Ritter, bu üslup farklılıklarının ender olsa da İran şairlerinde görülen ruhi değişime bağlar. Said-i Nefisi, Zerrinkub ve Bediüzzaman Füruzanfer gibi kişiler ise bunun bir üslup farkı olmadığını, Attar’a ait olmayan birçok eserin ona isnat edilmesinden kaynaklandığını söylerler.

Attar’ın günümüze kadar ulaşan ve ona ait olduğuna dair şüphe bulunmayan yedisi manzum, biri mensur sekiz eseri vardır.

Mantıku’t-Tayr:

Mantıku’t-Tayr

Mantıku’t-Tayr, Attar’ın ünlü mesnevisidir. Çerçeve hikaye tekniği kullanılmıştır.

Konusu kısaca şöyledir: Dünyada bilinen bütün kuşlar bir araya gelerek bütün ülkelerin bir padişahı olduğunu ancak kendilerinin olmadığını, bu sebeple bir padişaha ihtiyaç duyduklarını dile getirirler. Hüdhüd kuşu ise kendilerinin zaten bir padişahlarının olduğunu, ancak haberlerinin olmadığını ve bu padişahın adının ‘Simurg’ olduğunu dile getirir. Kuşlar padişahlarına ulaşmak için yola çıkarlar fakat bu zorlu yolda kimisi yem isteğiyle, kimisi açlık ve susuzluktan can verir. En sonunda yüzlerce kuştan yalnızca otuz tane kuş bu yolculuğu tamamlayabilmiştir. Padişahları Simurg’a baktıklarında kendilerinin yansımasını görmüşlerdir. (Farsça bir kelime olan simurg otuz kuş anlamına da gelir. Si- murg: Otuz kuş) Bu hikayeyle vahdet-i vücud düşüncesini anlatmıştır.

İlahi-name:

6500 beyitten oluşan bir mesnevidir. Çerçeve hikaye söz konusudur. Konusu kısaca: Padişah olan bir baba altı oğluna dünyada en çok arzuladıkları şeyin ne olduğunu sorar. Çocuklar sırasıyla peri padişahının kızı, sihirbazlık, şarap, ab-ı hayat- Süleyman’ın yüzüğü ve el-kimyayı istediklerini söylerler. Baba onlara bu dünyevi isteklerinden vazgeçirmeye ve daha yüksek gayelere yönlendirmeye çalışır.

Esrar-name:

Attar’ın 26 bölümden oluşan ilk tasavvufi mesnevisidir. Çerçeve hikaye yoktur, küçük hikayelerden oluşur.

Musibet-name:

Çerçeve hikaye tekniğiyle yazılmıştır. Konusu Allah’ı kainatta arayan bir salikin onu içinde bulmasıdır. (Salik: Tasavvuf yoluna girmiş tarikat yolcusu, derviş)

Hüsrev-name:

Gül ü Hüsrev veya Gül ü Hürmüz de denilen eser, Attar’ın tasavvufi olmayan dünyevi aşkı anlattığı tek eseridir. Rum Kayseri’nin bir cariyeden olan oğlu Hüsrev ile Hüzistan Şahı’nın kızı Gül’ün maceralarını anlatır. 8364 beyitten oluşur. (Attar’a aitliği kesin değildir)

Muhtar-name:

Attar’ın 5000’den fazla rubaisinden seçerek 50 bölüme tertip ettiği rubailer mecmuasıdır.

Divan:

10.000 beyitten oluşur ve mesnevisindeki tasavvufi görüşlerini lirik şekilde ifade ettiği eseridir.

Tezkiretü’l- Evliya: Tek mensur eseridir.

Kaynaklarda ve çeşitli araştırmalarda Pendname, Haydamame, Uşturname, Cevherü’z-zat, Nüzhetü’l-ahbab, Mazharü’l- aca’ib, Lisanü’l- gayb, Rumuzü’l- ‘aşıkın, Şahbazname, Mihr ü Müşteri, Heftebad, Heft Vadi, Tercemetü’l- ehadis, Si Fasl, Miftahu’l-fütuh, Bi-sername, Bülbülname, Mi’racname, Cümcümename, Vuslatname, Heylacname, Hayyatname, Vasıyetname, Kenzü’l- haka’ik, Kenzü’l-esrar, Veledname, Siyahname, İhvanü’s-safa’ ve Esrasü’ş- şühud gibi eserler Attar’a isnat edilip çoğu onun adıyla yayımlanmıştır. Araştırmalara göre adı geçen çoğu eser XV. yüzyılda yaşayan Attar-ı Tuni tarafından, bir kısmı ise Attar adlı ve mahlaslı diğer kişilerce kaleme alınmıştır.

Mantıku’t-Tayr’dan Örnekler

Feriddüddin Attar, Mantıku’t-Tayr. çev. Ahmet Metin Şahin (İstanbul: Karbon Kitap, Kasım 2020) Cilt I, II.

Simurg’un şaşılacak ilk işi şudur:

Bir gece yarısı Çin ülkesinde göründü. O ülkeye kanadından tek tüy düştü; bütün şehirler, o bir tüyden başka çeşit bir nakış, bir resim elde etti. O nakışlardan birini gören, bir çeşit iş yapmaya, bir çeşit yeni işe girişti. O tüy, şimdi Çin nakış ve resim müzesinde bulunduğu için; ‘İlim, Çin’de bile olsa arayın, elde edin!’ denmiştir. Kanadının tüyündeki nakış görünmeseydi alemde bu kavga, bu gürültü olmazdı. Bütün bu eserler, onun parlaklığının, aydınlığının eseridir. Bütün bu ışıklar kanadının bir tek tüyündeki nakıştan meydana çıktı. Onu anlatmanın, onu vasfetmenin ne başı bellidir, ne sonu; artık bundan fazla söz söylemek doğru değil! Şimdi sizden kim yol eriyse hadi, yola girin, bu yola ayak basın!” (s.60)

Büyük İskender, o büyük ve yüce padişah, bir yere elçi göndermek istedi. Nihayet o cihan hükümdarı, elçi kıyafetine bürünüp, o ülkeye gizlice gitti. Kimsenin duymadığı şeyleri, İskender şöyle buyurdu diye nakletti. Bütün alemde kimse, bu elçinin bu elçinin İskender olduğuna inanmadı ki! Hiç kimsede İskender’i görecek göz yoktu; o ben İskender’im deseydi de kimse inanmazdı. Padişaha her gönülden bir yol vardır ama yoldan çıkmışların ondan haberi yoktur. Odanın dışındaysan padişah, sana yabancıdır. Fakat içeriye girmişsen gam yeme, padişah da orada! (s.87)

Bir mahalde, hor, hakir bir meczup vardı. Şöhret kazanmışlardan birisi, bu meczubun yanına gitti; Ona dedi ki:

“Sende bir kabiliyyet görüyorum. Bütün duygularını bir isteğe bağlamış, orada toplamışsın, hatırın perişan, aklın dağınık değil!”

Meczup dedi ki:

“Ben nereden böyle bir topluluğu bulacağım? Pireyle sinekten kurtulmadım daha. Bütün gün sinek, beni rahatsız eder durur; bütün gece de pirelerin elinden uyuyamam. Nemrud’un burnuna bir küçücük sivrisinek girdi, o sersemin beynini dumanlarla doldurdu. Ben de bilmem ki, zamanın Nemrud’u muyum ki sevgiliden nasibim, yalnız sivrisinek, pire ve karasinek!”  (s.132)

Türkistan piri, kendi sevdikleri hakkında şöyle dedi:

“Ben en fazla iki şeyi severim. Birisi yürük kıratım, öbürü de oğlum! Oğlumun ölüm haberini alırsam bu haberi getirene, müjde olarak bu atı bağışlayacağım. Çünkü görüyorum ki bu iki şey, benim canıma adeta iki put gibi görünmede! Mum gibi yanıp yakılmadıkça hiç kimse temizlikten söz edemez! Temizlikten dem vuran, kendi içine bir baksa perişan olur gider. Temiz kişi, iştahla, çok zevkle bir yemek bile yese derhal cezasını çeker, ensesine bir sille de yer. (Cilt II,s.23)

Çıplak bir meczup, yolda acıktı! Hava da çok soğuktu, sağnak halinde bir yağmur yağıyordu. Meczup nihayet yağmurdan, kardan, sırılsıklam oldu. Ne sığınacak bir yer vardı, ne de bir ev. Orada bir virane vardı. Viraneye adım atar atmaz damdan başına kerpiç düştü. Kafası yarıldı, kanı ırmak gibi akmaya başladı. Adam, yüzünü göğe çevirip dedi ki:

“Padişahlık bavulunu dövmek ne vakte kadar? Taş atmaman, saltanat nöbeti vurdurmandan daha iyi! Canı, sevgili önünde sırlara mahrem olan, seher çağı gibi sırların yeşilliğini bulur, yeşerir, açılır! Ya sevgilinin kapısında bir yücelik elde etmeli; yahut yolunda deli divane olup gitmeli!” dedi. (Cilt II,s.38)

KAYNAKÇA

  • Küçük, S. (2013). Feridüddin Attâr’ın Hayatı ve Eserleri/The Life of Fariduddin Attar and his Studies. Journal of History Culture and Art Research2(1), 241-262.
  • Nazif Şahinoğlu. Feridüddin Attar. TDV İslam Ansiklopedisi. 1991. Cilt 4, s.95-98.
  • Saylan, B. (2017). Mevlânâ’nın Göç Kervanı: Mevlânâ üzerinde Ferîdüddîn Attâr Etkisi. AKADEMİAR Akademik İslam Araştırmaları Dergisi3(3), 133-154.
  • ÜNAL, V. (2016). Ferîdüddin Attâr’ın Pendnâme’sinde Din ve Toplum. Zeitschrift für die Welt der Türken/Journal of World of Turks8(1), 271-288.

Hazırlayan:

Kader Kayhan, Yıldız Teknik Üniversitesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü.

Benzer İçerikler:

Başa dön tuşu