Şiir Tahlili: Visal-Necip Fazıl Kısakürek

  1. Ef’al mertebesi, Rubûbiyyet makamı
  2. Emsal ve Hayal mertebesi, Alem-i Misal
  3. Hisler ve Müşâhede mertebesi, Alem-i Şuhûd Bu şekilde derecelendirilmiş olan varlığın varlık mertebeleri, Necip Fazıl’ın şiirinde,

‘’Perde perde veralar,…’’ (perde perde alemler, dünyalar) şeklinde karşılığını bulmaktadır. Şair, bu ifadesiyle iç içe geçmiş olan ve birbirini perdeleyen alemlerden bahsetmektedir. Muhtemeldir ki varlığın bu beş mertebesi dışında şair, sonsuza uzanan bir görünüşler zincirini de kastetmiş olsun.

Elbetteki mutlak varlığın, bütün varlık kategorilerindeki tecellisi aynı biçimde ve şiddette değildir. İlahi tecelli her mertebede farklı şekilde tezahür etmektedir. O yüzdendir ki şair ‘’…ışık başka, nur başka;’’ demektedir. Çünkü ışık, nur’a nispetle varlığın gölgesi gibidir. Bu bize Platon’un meşhur ‘’mağara’’ teşbihini hatırlatmaktadır.

Teşbih şöyledir: ‘’Bazı insanlar karanlık bir mağarada, doğdukları günden beri mağaranın kapısına arkaları dönük olarak oturmaya mahkumdurlar. Başlarını da arkaya çeviremeyen bu insanlar, mağaranın kapısından içeri giren ışığın aydınlattığı karşı duvarda, kapının önünden geçen başka insanların ve taşıdıkları şeylerin gölgelerini izlemektedirler. İçlerinden biri kurtulur ve dışarı çıkıp gölgelerin asıl kaynağını görür ve tekrar içeri girip gördüklerini anlatmaya başlar ama içerdekileri, duvarda gördüklerinin zâhiri olduğuna ve gerçeğin mağaranın dışında cereyan etmekte olduğuna inandırması imkansızdır.”

İnsan zincirlere bağlı olduğundan gerçek olanı göremez. İdealar dünyasını değil, yansımaları görür. Platon’a göre, bu mağara benzetmesi insan yaşamını çok güzel bir biçimde tavsif etmektedir. İşte şairin, ışık ile nur’un başka olduğunu söylediği zamanki durumu, bir bakıma Platon’un mağara benzetmesindeki zincirinden kurtulduktan sonra gerçeği anlayıp geri dönen insanın durumu gibidir.

Gerçeği anlayan insan, sufilerin vecd hali dedikleri bir hal içerisinde bulunur. Fakat bu bilinç hali sürekli olmayabilir. Bunun sürekliliği çoğunlukla kişinin kendi çabalarına bağlıdır. Ya kişi gerçeği ve mutlak hakikati ‘’bir anlık’’ bir süre içinde tatmanın, ona kavuşmanın verdiği anlık vecd ile kalacak, ya da büyük bir bilinç ve uyanıklık haliyle ‘’kesiksiz huzur’’u yaşayacaktır.

Şair, bir hakikati kendi benliğinde duymuş olmanın verdiği hal ile insanlığa seslenmektedir:

‘’Renk, koku, ses ve şekil, ötelerden haberci; Hayat mı bu sürdüğün, kabuğundan, ezberci?’’

‘’Renk, koku, ses ve şekil’’, kabaca, insanın beş duyusuna yönelen maddi hislerdir. Fakat bu kavramların maddi nitelik taşıyor olmaları onların biricik nitelikleri değildir. Gerçekte, görülen, duyulan, koklanan ve maddi olarak hissedilen dünya, bize göremediğimiz, duyamadığımız, koklayamadığımız ve maddi olarak hissedemediğimiz asıl dünyanın habercileri gibidirler.

İşte şaire göre insanoğlu, şeklî olanla, zahirle değil içsel olanla, özle meşgul olmalı, dış’ın ötesindeki iç’i aramalıdır. Necip Fazıl’ın kullandığı ‘’kabuk’’ ve ‘’ezberci’’ kelimeleri de ‘’kabuğundan ezberci bir hayat süren’’, bu yüzden de manaya ve öze ait olana bir türlü ulaşamayan, dolayısıyla hayatın anlamını bulamayıp hayatını da anlamlandıramayan ‘’insan’’ı ifade etmektedir.

Bir Hadis-i Şerif’te şöyle buyurulmaktadır:

‘’Allah’ım, fayda vermeyen ilimden, yükseltmeyen amelden, erişmeyen duadan sana sığınırım.’’

Mevlana’nın bir sözü ise şöyledir:

6